Yazı Kategorileri > Akademik Yazılar
28-12-2012
ÇEVRE SORUNLARI VE EKONOMİ

 

ÇEVRE SORUNLARI VE EKONOMİ 

Doç. Dr. Cihan Dura*

 

Erciyes Üniversitesi

İktisadî ve İdarî Bilimler Fakültesi

 

A. Giriş

İnsanoğlu başlangıcından beri kıtlığa karşı kesintisiz bir savaş sürdürmektedir. Bu savaşta onun tek yardımcısı, içinde doğup yaşadığı “tabiat” veya “çevre”dir. Çevre dar anlamda tabiî ortam şartlarının bir toplamı; geniş anlamda ise, bununla sosyal şartların bir toplamı olarak düşünülür. Ne var ki, insanların ekonomik faaliyeti çevre üzerinde olumlu etkilerin yanı sıra olumsuz etkiler de yapagelmiştir ve bunun başlıca sonucu, tabiat dengesinin bozulması olmuştur. Dar açıdan bu olguya yani tabiatın tahribine veya tabiî dengenin bozulması olgusuna çevre kirlenmesi adı verilir. Geniş açıdan, insanın üretim ve yaşama kaynağını oluşturan doğal çevre yoluyla sosyal çevre de tahribe uğramaktadır ki bunların tamamına çevre bozulması (polüsyon)[1] terimi tahsis edilebilir. Meydana geldiği ortamdan taşıcı, büyük yayılma gücüne sahip bir olgu olan çevre bozulması, günümüzde bir dünya sorunu haline gelmiş bulunmaktadır.

Yukardaki açıklamalarımızdan da anlaşılacağı gibi, insan ekolojisi yalnız tabiat bilimlerinden değil, sosyal bilimlerden de faydalanmak zorunda olduğundan, çevre bozulmasının etüdü mutlaka disiplinlerarası araştırmalar gerektirir. Bu araştırmalarda, biyoloji, psikoloji, hukuk, teknoloji, ekonomi gibi bilim dallarına ait olgular, bunların kendi bakış açılarından farklı bir yaklaşımla etüt edilir. Ne var ki, çevre sorunları her şeyden önce iktisadî açıdan anlaşılması gereken bir sorundur. Psikoloji, hukuk, teknoloji, politika gibi bilim dalları da çevre sorunları bakımından çok önemli olmakla beraber, buna her şeyden önce ekonomik bir sorun gözüyle bakılmazsa, diğer yaklaşımlardan verimli sonuçlar alınması uzak bir ihtimaldir. Bu önem dolayısıyladır ki, dünyada ve özellikle A.B.D.’nde “polüsyon ekonomisi” adı verilen ayrı bir bilim dalı oluşmuş bulunmaktadır.

Bu araştırmada, çevre sorunları ile ekonomi arasındaki ilişkiler Türk ekonomisinden örnekler verilerek etüt edilmeye çalışılacaktır.

B. Temel Ekonomik Kavramlar ve Çevre Sorunları

Ekonomik sorunların temelinde kıtlık olgusu yatar. Ekonomik faaliyet kıtlığa karşı bir meydan okuma, sistemli bir savaş olarak özetlenebilir. Ne var ki bu faaliyetin, kendi içinde şaşırtıcı bir çelişki doğurduğu da bir gerçektir: İnsanoğlu üretim ve tüketim faaliyeti sırasında, ihtiyaçlarını karşılayacak derecede bol olmayan yeni bir “kıt kaynak” oluşmasına neden olmuştur ki bu da kaliteli çevredir. Dünyanın pek çok ülkesinde olduğu gibi Türkiye’de de, çevreyi oluşturan doğal değerlerin ekonomik faaliyet dolayısıyla bozulması ve hızla azalması, kaynakların kıtlık derecesini yani kaynaklarla ihtiyaçlar arasındaki dengesizliği daha da artırmaktan başka bir anlam taşımamaktadır.

Ekonomi biliminin temel gayesi, uzun süre, maksimum miktarda mal ve hizmet tüketimi anlamında refah düzeyinin yükseltilmesi olarak anlaşılmıştır. Refahın bazı asgarî niteliklere sahip bir çevre de gerektirdiği düşünülmemiştir. Bu hata şüphesiz bir çevre de gerektirdiği düşünülmemiştir. Bu hata şüphesiz bizatihi refah olgusunun değil, onu kavramlaştırma biçiminin bir sonucudur. Çünkü klasik refah kavramında, tabiî dengenin gözetilmesinden doğan çevre kalitesi elamanı yer almamaktadır. A. Smith’den beri, refah göstergesi olarak mal ve hizmet üretimi yeterli sayılmış; toplumların daha fazla mal ürettikleri zaman daha mutlu olacaklarına inanılmıştır. Oysa, çevreyi korumadan maç insanoğlunun duyduğu hazzı artırmak yani bir ihtiyacını tatmin olduğuna göre, kaliteli çevre refahın tamamlayıcı bir elemanı olacaktır. Böylece, yalnız sanayileşmiş ülkelerde değil hattâ Türkiye gibi sanayileşen ülkelerde dahi, kaliteli çevrenin diğer ihtiyaçlar kadar refah artırıcı bir unsur olarak gözetilmesi, ekonominin temel gayelerinden biri olan - çeşitli hedeflerin uyumlu ve sistemli olarak gerçekleştirimesi anlamındaki - rasyonel davranış kriterine de uygun düşmektedir. Çünkü çevre sorunlarının ekonomik çözümleri maliyet ve fayda analizleri ile yani mevcut bileşimlerden optimum bileşimin seçilmesi ile mümkün olur.

Çevre sorunları temel ekonomik kavramlardan alternatif maliyet kavramı ile yakından ilgilidir. Çünkü çevre koruma kaynakların alternatif kullanımları arasından bir tercih yapmak; kaliteli çevreye bir alternatif olan diğer bazı ihtiyaçları karşılayacak üretimlerden vazgeçmek sonucunu doğurur [2]Karşılanmamış ihtiyaçların nisbeten fazla olduğu az gelişmiş ülkelerde ve bu arada Türkiye’de çevre sorunlarının göz ardı edilmesinin başlıca nedeni, çevre korumanın alternatif maliyetinin yüksek sayılmasıdır. Oysa refah kavramının geniş anlamda düşünülmesi ve optimum bileşimlerin araştırılması durumunda, çevre maliyetlerinin sanıldığı kadar yüksek olmadığı sonucuna varılabilir.

Kaliteli bir çevre herhangi bir ihtiyaç kadar bir ihtiyaçtır. İnsan iyi bir çevrede yaşadıkça haz; ondan yoksun kalınca da üzüntü duyar. Belki “çevre ihtiyacı”nı diğer ihtiyaçlardan farklı kılan şey, sağladığı haz ve elem dönemlerinin insan ömürleri ile kıyaslanabilir büyüklükte olmasıdır: İnsanlık, çevrenin aşırı derecede bozulmadığı, çevre ihtiyacını alabildiğine tatmin edebildiği haz dönemi boyunca - yani “üretim amacıyla tüketim” dönemi boyunca - sunî ve lüks olan ihtiyaçlarını tatmin edecek üretimlere yönelmiştir. Böylece, gittikçe hızlanan bir israf ve çevre sorunları neticesinde çağdaş bir ihtiyaç varlığını hissettirmeye başlamıştır. Çünkü kıtlaşan kaliteli çevre dolayısıyla insanlık çevre ihtiyacı bakımından bir tatminsizlik yani “elem dönemine” girmiştir. Bugün Türkiye’de, çevre tatmininin sonlarına yaklaşılmakla beraber henüz “haz dönemi”nde bulunulduğu içindir ki “çevre koruma Türkiye için bir lükstür” görüşü ileri sürülebilmektedir.

Bozulmamış bir çevre insanların belirli bir ihtiyacını tatmin ettiğine göre bir mal veya hizmet olarak kabul edilebilir. A. Smith’den beri çevre ihtiyacını karşılayan hava, yeşil alan, güneş ışığı gibi tabiat elemanları birer mal, fakat ne yazık ki, elde edilmeleri zahmet gerektirmediği ve ihtiyaçlara oranla bol miktarda bulundukları düşünülerek, “serbest mal” olarak nitelenmiştir. İşte çevre kirlenmesinin doğuşunda, geleceği yani zaman faktörünü hesaba katmayan bu statik varsayımın büyük rolü olmuştur. Dünyada üretim ve tüketim büyük bir hızla artarken bu ve benzeri statik varsayımlara dayalı ekonomik kararlar yüzünden, hemen bütün ülkelerde tabiat kıtlaşmaya, çevrenin kalitesi hızla bozulmaya başlamıştır. Günümüzde “artık kaliteli çevre, kıt, az bulunur ve arzı talebinden düşük olan ekonomik bir mal haline gelmiş” bulunmaktadır. Türk ekonomisinde de yıllardır bu statik varsayıma dayalı bir sanayileşme politikası izlenmektedir. Şüphesiz yakın gelecekte, tabiat elemanlarının geniş çapta, birer “ekonomik mal” yani ihtiyaçlara oranla kıt, elde edilmeleri büyük harcamalar gerektiren birer mal haline geldikleri pişmanlıkla görülecektir.

Her kıt malın bir bedeli olduğuna göre, çevrenin de bir fiyatı olması gerekir. Ancak serbest mal sayılarak özel mülkiyete konu olmayan hava, deniz, tabiî manzara gibi kaynaklara fiyat biçmek, uzun süre ciddî bir konu sayılmamıştır. Bundan başka, bir üretim faktörü olarak tabii kaynakların sosyal maliyeti ve faydası kendiliğinden diğer fiyatlara yansıtılmamıştır. Bir örnek verirsek, meselâ Türkiye’de turistik bir bölgedeki fabrikanın çevrede yarattığı rahatsızlık ile Boğaziçi’nde bir koruluğun insanlara sağladığı refah artışı fiyat olarak belirlenmemekte, dolayısıyla ekonomik kararlarda rol oynayamamaktadır. Oysa gittikçe yaygınlaşan bir görüşe göre; fiyatlar çevre kirletme maliyetlerini de içermelidir; yani, her ürün mutlaka çevreye getirdiği yükü yansıtacak şekilde fiyatlanmalıdır[3]. Pazar ekonomisine dayalı ülkelerde, çevre kirlenmesini denetlemenin en gerçekçi yolu şüphesiz, onun fiyatlar sistemine dahil edilmesi olacaktır. Çevre kirlenmesinin maliyet ve fiyatlara dahil edildiği bir sistemde, bir yandan, meselâ otomobil imalâtçılarının daha az kirleten bir motor yapmaları için teşvik unsurları sağlanmış; diğer yandan da çevre kirlenmesi yapan malların üretici ve tüketicileri bu maliyetleri yükleneceğinden, adaletli bir maliyet dağılımı gerçekleştirilmiş olur.

Bir millî ekonomide çevre sorunları ile üretim faktörleri arasında da belirli ilişkiler vardır. Kanımızca üretim faktörleri son analizde iki esas faktöre indirgenebilir ki, bunlar insan ve tabiat faktörüdür. Tüm diğer faktörler bu iki faktöre dayanılarak, tanımlanabilir. Ekonomik gelişmenin motoru sayılan sermaye faktörü bile “tabiî kaynakların bir gaye yönünde şekil ve düzen verilmiş, insan akıl ve muhakemesinin cisimleştiği bir devamından ibarettir”.

Tabiat, üretime elverişli olan toprak, deniz ve akarsular, orman, rüzgâr, güneş ışığı gibi her türlü kaynağı kapsar. Bir ülkenin tabiî kaynakları, ne kadar zengin olursa olsun, mutlaka bir sınırı olduğundan kıt bir kaynak sayılacağı açıktır. Gerçek bu olmakla beraber, ekonomi biliminde tabiat faktörü son yıllara kadar son derece ihmal edilmiş, adeta unutulmuş bir faktör durumundaydı. Ekonominin en temel varsayımlarında bile - yukarda değindiğimiz gibi - bu ihmali kolayca gözlemlemek mümkündür. Çevre sorunlarının temelinde üreten insanın tabiat faktörü karşısındaki bu geleneksel tutumu yani bazı tabiî kaynakların bol ve sınırsız olduğu; dolayısıyla serbest (bedelsiz) mallar olduğu varsayımı yatmaktadır. Ekonomi biliminin temel eksikliği tabiat faktörünü sadece miktar, kalite ve teknolojik elverişlilik yönünden kavramlaştırarak, onu özünde mevcut olan “denge” elamanından soyutlamış olmasıdır. Eğer iktisatçılar “doğal kaynaklar” kavramında “tabiî denge” unsuruna da yer vermiş olsalardı şüphesiz sanayileşen dünyamızı büyük tehlikelerle karşı karşıya bırakan çevre sorunları bu boyutlarda ortaya çıkmazdı. İktisatta “denge” kavramından soyutlanmış bir tabiat faktörü kavramı, bilimsel yönden eksikliği bir yana pratik yönden de büyük sakıncalar arz etmektedir. Bu alanda bütün iktisatçıları doğal kaynaklarla ilgili olarak yeni bir kavram oluşturma çabası beklemektedir.

Teknoloji, tabiî kaynakları insan ihtiyaçlarına en uygun şekilde kullanma usul ve sanatıdır. İnsanlığın yüzyılımızda dev boyutlara erişen çevre sorunlarıyla karşı karşıya kalmasının nedeni, ihtiyaçlarına uygun olarak bu usul ve sanatları geliştirirken, kaliteli çevrenin ihtiyaçları arasında yer almadığını varsaymış olmasıdır. Dolayısıyla, geliştirilen teknolojilerin çoğu, çevre üzerinde yıkıcı ve yok edici etkiler yaparak çevre bozulmasına yol açmıştır. Ne var ki, insanın tabiat üzerindeki her etkisi yine teknoloji sayesinde gerçekleşeceğinden, çevre koruma da yine bilimsel ve teknik ilerlemeyle, üretimde insanın çevre ihtiyacını da hesaba katan yeni teknolojiler bulunup uygulanmasıyla mümkün olacaktır.

Çevre sorunları ile insan faktörü arasındaki ilişkiler müteşebbis ve emek faktörlerinin teknolojik tutumlarına karşı tabiatın bir tepkisi olarak yorumlanabilir. Şöyle ki, çevre bozulması, bir yandan insanların beden ve ruh sağlıklarına zarar verirken, bir yandan da kıtlaşan doğal kaynaklar ekonomik faaliyet üzerinde olumsuz etkiler yapar. Bu iki grup etki ikinci bir aşamada, doğrudan doğruya emek prodüktivitesini azaltıcı sonuçlar doğurur; hattâ ülke çapında sosyal ve siyasal huzursuzluklar çıkmasına vesile olabilir.

Nihayet, açıklanması gereken bir diğer husus da çevre sorunları ile ekonomik sistem arasında bir bağlantı olup olmadığı hususudur. Kanımızca, çevre kirlenmesi bir ekonomik sistem sorunu değildir. Zira, çevre bozulması şu veya bu boyutlarda A.B.D.’nde olduğu kadar Sovyetler Birliği’nde de ortaya çıkmaktadır. Üstelik kapitalist olmayan toplumlarda çevre kirlenmesine karşı halkın herhangi bir tepki göstermesi daha zor olabilir. Buna karşılık çevre kirlenmesinde ferdiyetçi (bireyci) anlayışın büyük katkısı olduğu da bir gerçektir. Şu bakımdan ki, kapitalist toplumlarda, birçok çevre varlığı kişilerin değil toplumun malıdır. Dolayısıyla insanlar bu varlıkların kirletilmesine karşı çıkma ve korunmalarına özen gösterme zahmetine kolay kolay girmezler.

C. Üretim, Tüketim ve Çevre Sorunları

İktisat tarihi; çevre sorunlarının, insanın üretim ve tüketim gücündeki artışa paralel bir seyir izlediğini göstermektedir. Çevre bozulması üretim ve tüketimin bir “yan etkisi”, hattâ bir “yan ürünü”dür, denebilir. Çevre sorunları bu iki temel faaliyetle çok sıkı ilişki halinde olduğundan, millî gelirle de bağlantı halindedir. Bu bağlantı, istihdam, faaliyet hacmi, vergi, enflasyon, ödemeler dengesi gibi olgular vasıtasıyla kurulur[4]. Dolayısıyla, çevre sorunlarına ilişkin tercihlerde Gayrisafi Millî Hâsıla üzerindeki etkiler büyük önem kazanır. Ancak, bunların büyüklük ve yönünün belirlenmesi son derece güç olmaktadır[5].

Üretim ve tüketimdeki başdöndürücü gelişmenin, tabiatta kurulu dengeyi bozarak, çevre sorunları ortaya çıkarması nisbeten yeni bir olaydır. Aslında olgu eskiden de mevcut olmakla beraber, boyutça küçüklüğü kaynaklar üzerinde giderilemeyecek zararlar oluşmasını engelliyordu. Ne var ki günümüzde durum değişmiş; teknolojide ve üretimdeki başdöndürücü gelişmeler tabiat üzerinde yıkıcı ve yok edici etkiler yapmaya başlamıştır.

Bu etkiler üretim sürecinde önce, girdi tedariki sırasında kendini gösterir: Çağdaş ekonomilerde üretimi arttırmanın tek hedef haline gelmiş bulunması, üretim girdilerinin de yoğun, sürekli ve süratle teminini gerektirmekte; ancak bu sürecin yan etkileri üzerinde uzun boylu düşünülemediğinden doğal kaynaklar da aynı yoğunluk ve süratle tüketilmektedir. Türkiye’de sanayileşme ile birlikte toprağa olan büyük talep artışı neticesinde verimli tarım arazilerinin yok edilişi, bunun çarpıcı bir örneğidir. Bundan başka üretim girdisi olan bazı maddeler de doğrudan doğruya çevreye zarar verebilmektedir. Bunlar arasında, tarımda prodüktiviteyi arttırmak için kullanılan kimyasal gübreler, bitki korumada kullanılan pestisidler sayılabilir. Pestisidlerin çevre üzerinde çok olumsuz etkiler yaptığı bilinmektedir[6].

Üretim sürecinin çevre üzerindeki ikinci olumsuz etkisi çıktı aşamasında ortaya çıkar. Şöyle ki, çevre kirlenmesi aslında faydalı bir faaliyet olan üretim sırasında oluşan, ancak arzulanmayan “yan ürünler”in eseri olabilir. Bunlar her türlü işe yaramayan, istenmeyen veya atılmış olan maddeler yani “üretim artıkları”dır. Son yıllarda bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’de de, üretim ve tüketimdeki artışa paralel olarak “artık” üretiminde de hızlı bir büyüme gözlemleniyor.

Çevre bozulması bir ekonominin doğrudan doğruya üretim faaliyeti üzerinde bir tür “bumerang” etkisi yapabilir. Yani kısa vâdede bazı sektörlerde üretim artışları sağlanırken, uzun vâdede başka sektörlerde üretim veya prodüktivite azalmaları meydana gelebilir. Bu olgu azalan verim kanununun makro seviyede ortaya çıkışı olarak yorumlanabilir[7].

Meselâ tarım arazilerinin bozulması ve yok olması, hem üretim ve verim azalmasına, hem de insan sağlığı üzerinde olumsuz etkilere yol açar. Türkiye’de tarım arazilerinin şehirleşme ve sanayileşme maksadıyla kullanılması, ülkemizin en büyük çevre sorunlarından biri olarak kendini göstermektedir. Şehir ve sanayi artıklarının meydana getirdiği kirli sular da birikerek, toprağın kalitesini bozmakta, dolayısıyla, verim düşüklüğüne yok açabilmektedir. İlâve edelim ki bir ülkede bu neticeleri doğuran sektörler, sadece inşaat veya sanayi sektörleri değildir; bizatihi tarım faaliyeti de kendi içinde benzer etkiler yaratabilir. Meselâ tarım alanı elde etmek gayesiyle Amik Gölü kurutulunca, bölgenin iklim şartları değişerek yağışlar azalmış, çevre tarımında prodüktivite düşüşü görülmüştür[8]. Türkiye’de toprakla ilgili çevre sorunlarının bir diğeri de yanlış üretim tekniği nedeniyle ortaya çıkan erozyon sorunudur. Bu yoldan meydana gelen yıllık toprak kaybımızın yaklaşık 500 milyon ton olduğu tahmin ediliyor. Erozyona uğrayan bütün topraklarda prodüktivite belli ölçülerde azalmakta; şiddetli erozyon halinde ise, topraklar üretkenliklerini tamamıyla kaybetmektedir[9]. Erozyona uğramış topraklar turistik değerini de yitirmektedir. Ormanlarımızın aşırı kullanılması, flora ve faunanın çeşit ve sayıca azalması, üretkenliğin azalması sonucunu doğurmakta; hidrolojik düzendeki bozulmalar da tekrar erozyon sonucu toprak, yani üretim faktörü kaybına sebep olabilmektedir[10].

Nihayet, üretim faaliyetinin yarattığı çevre kirlenmesinin yine üretim üzerindeki olumsuz bir etkisi de emek faktörü vasıtasıyla oluşur. Şöyle ki, kirlenme yoluyla oluşan zararlı maddeler, insan sağlığı, dolayısıyla emek prodüktivitesi üzerinde olumsuz sonuçlar doğurabilir. Diğer yandan, kontrolsuz şehirleşme ve sanayileşme yalnız doğal kaynakların kirlenme ve kaybına yol açmakla kalmamakta, aynı zamanda sosyal çevrenin sessizliğini de bozmaktadır. Sürekli olarak gürültüye maruz kalınması sonucunda, iş verimliliğinin azaldığı bilinen bir gerçektir.

Çevre sorunları yalnız üretim değil, aynı zamanda tüketim faaliyetinden de kaynaklanabilir. Sanayileşme sürecinde tüketim, üretime paralel olarak onun yapısı ve karakteristiklerine benzer şekilde gelişir. Çevre bozulması açısından tüketimin birinci önemli yönü burada kendini gösterir. Şöyle ki, çağdaş ekonomik düzen “tüketim amacıyla üretim” yerine “üretim amacıyla tüketim” biçimini benimsemiştir. Başka bir deyişle, üretim, artık zorunlu ihtiyaçlar yerine, zorunlu olmayan hattâ lüks sayılabilecek ihtiyaçları tatmin gayesine yönelmiş bulunmaktadır. Bu eğilim belli bir gelişme düzeyinden sonra, kaynak israfına ve çevre kirlenmesine yol açmaktadır. Tüketim faaliyetinin çevre kirlenmesi ile ilgili olan ikinci yönü, onun, bazı türleri itibariyle “topluca” yapılan bir faaliyet olmasıdır. Öyle ki bu karakteristik, literatürde, çevre kirlenmesinin temel nedenleri arasında sayılır. Bilindiği üzere temiz hava, yeşil alan gibi çevre hizmetleri birçok kişi tarafından topluca tüketilir. Ne var ki, bu kullanımların tüketiciye düşen fiyatı belirlenemediğinden, yaratılan kirliliğin bedelini istemek de kolay olmamaktadır. Bu güçlük açıktır ki, çevre kirlenmesini sürdürücü bir rol oynayacaktır.

D. Çevre Sorunlarında Fayda ve Maliyet Analizlerinin Önemi

Çevre sorunlarının doğuşunda, insanların kıt kaynaklardan sağladıkları kazancı maksimumlaştırma eğiliminin de payı verdır. Bilindiği gibi, mevcut kaynaklarla tüketici faydasını, üretici ise kârını maksimumlaştırmaya çalışır. Bir malı en düşük maliyetle üreterek kârını maksimumlaştırmak isteyen üretici, oluşan üretim artıklarını önleme veya yok etmenin çevreye sağladığı faydaları hesaba katmaktan, genellikle kaçınmıştır. Bu durum başka bir yönden şöyle açıklanıyor[11]: Firma davranışının temel bir kuralı olan minimum maliyet prensibinin en ucuz üretim faktöründen daha çok kullanılmasını gerektirmesi, doğal kaynakların israfına ve sömürülmesine sebep olmuştur. Tabiata oranla nüfusun az olduğu dönemlerde, doğal kaynaklar bol ve çok defa bedava olduğundan minimum maliyet prensibi sadece en az emek kullanıldığı zaman yerine getirilmiş addedilmiştir. Başka bir deyişle emekten tasarruf düşünülürken, tabiattan tasarruf düşünülmemiştir. Nüfus az olduğu, teknoloji çok ilerlemediği sürece tabiat, bu uygulamanın yol açtığı dengesizliği giderebilmiştir. Ancak günümüzde nüfus-tabiat oranı tabiat lehine değiştiğinden, bu faktör kıt hale gelerek çevre sorunlarını da gündeme getirmiştir. Demek ki çevre sorunlarının çözümü, firmanın klasik davranışının düzeltilmesinde yani, hem özel hem de sosyal boyutları olan fayda-maliyet analizlerinde yatmaktadır.

Standart olarak her ekonomik sorun, bir faaliyetten sağlanacak net kazancı maksimumlaştıran işlem seviyesini araştırma şeklinde formüle edilebilir. Bu formül çevre kirlenmesine de aynen uygulanabilir. Şöyle ki, her karar çevre korumanın maliyeti ile faydaları arasındaki net farka göre verilmelidir.

Ekonomik yönden bir dışsallık[12] olan çevre kirlenmesinde çevreyi kirletenler bunun maliyetini, diğer ekonomik birimlere yüklerler. Çünkü çevreyi kirletmemeye karar verenin bir maliyeti göze alması gerekir. O halde kirlenmenin sürmesi çevre hizmetlerinden faydalananlara bu maliyetin aktarılması demektir. Sadece bu maliyeti fiyatlarına yansıtmamak içindir ki çevreyi kirletenler eylemlerini sürdüreceklerdir.

Demek ki, bir ülkede çevre koruma için alınan önlemler doğrudan doğruya üretim maliyetlerinin yükselmesine neden olmaktadır. Çevre kirlenmesi yapmayan üretim teknolojilerinin uygulanması, araştırma veya yeni teknoloji nedeniyle firmalara daha fazla harcama yükleyecektir. Meselâ bazı AET ülkelerinde çevre kirlenmesine karşı, piyasaya kurşunsuz yakıt sürülmesi istenmektedir. Böylece kurşunlu yakıtın yasaklanması otomobil imalâtçıları ile rafineri işletmecileri için bir intibak sorunu doğurmaktadır. Çevre koruma yönünden fayda sağlanması da kurşunsuz yakıta geçiş maliyet dağılımının bir karara bağlanmasını gerektiriyor. Kurşunun tasfiyesi başlangıçta yakıt tüketimini, dolayısıyla da petrol faturasını % 5 arttırmakta; “temiz” bir motor maliyetinin de hayli yüksek olacağı anlaşılmaktadır[13].

Gelişmekte olan ülkelerde ve bu arada Türkiye’de bu tür maliyetlerin yükü şüphesiz daha ağır hissedilecektir. Özellikle sınai ürün maliyetleri yüksek ve finansman sıkıntısı büyük olduğundan, buna ek olarak arıtım maliyetlerine katlanılması veya yerleşmiş teknolojilerden vazgeçilmesi, soruna daha büyük boyutlar kazandırabiliyor.

Çevreyi koruma için alınan önlemler gibi, zaten oluşmuş bir kirlenmenin giderilmesi de yine bir maliyet unsurudur. Meselâ Avrupa’da şu hiç önemsemediğimiz günlük ev artıklarının yok edilmesi bile, son derece pahalıya mal olan bir sorun haline gelmiş bulunuyor: Yapılan hesaplara göre, bunların yok edilmesi ton başına 25-40 A.B.D. dolarına mal olmaktadır[14]. Bunların toplanması, yeniden işlenmesi veya yok edilmesi ayrı bir harcama gerektiriyor. Türkiye’de katı artıkları toplama, taşıma ve benzeri maliyetlerin, sürekli artarak günümüzde “patlama noktası”na geldiği ifade edilmektedir. Bu miktar 1979 yılında yalnız Ankara için 850 milyon TL’nı geçmiş bulunmaktaydı[15]. Bu tür temizleme maliyetlerinin pek çok halde önleme maliyetlerinden de yüksek olduğu belirtilmektedir.

Çevre bozulmasında marjinal maliyetin, özellikle de fayda fonksiyonlarının tahmini kolay olmamaktadır. Çevre sorunlarını ortadan kaldırma maliyeti genellikle ölçülebilmekte; buna karşılık, faydası psikolojik faktörler nedeniyle kolay ölçülememektedir[16]. Öte yandan, rasyonel bir toplumun yapacağı tercih, temiz çevre ile kirli çevre arasında değil, çeşitli kirlenme düzeyleri arasında yapacağı seçim olacaktır. Çünkü kıt kaynaklardan mümkün olan en yüksek tatmini sağlama anlamına gelen rasyonel davranış, maliyete ve faydaya dayalı akılcı marjinal kararlarla gerçekleşir. Çevre korumanın sağlık, güzellik ve haz için, temiz hava ve su, yeşil alan, iyi gıda, rahat konut gibi pek çok amacı vardır. Fakat asıl sorun, bu cazip alternatiflerden hangilerine sahip olmaktan çok, hangi bileşimin en çekici olduğuna yani optimum bileşime karar vermektir. Bu optimum, makro-ekonomik sorunlarda da, meselâ sanayileşme ile çevre kirlenmesi arasında bir denge sağlanarak, aynen gözetilmek gerekir. Bu takdirde, çevreyi kirletici sonuçlar vermeyen, fakat sanayileşme hızını da düşürmeyen tercihler yapılması en ideali olacaktır.

“En iyi tercihleri nasıl yapacağız?” sorusunu ise, “fiyat mekanizması sayesinde” yanıtıyla cevaplandıracağız. Piyasa fiyatları belirli şartlar altında, optimum tercihin yapılması için gerekli tüm bilgileri sağlamaktadır. Rekabet piyasalarının iyi çalışması için de özel maliyetlerle sosyal maliyetler birbirine özdeş olmalıdır. Bir üretici çevreye artıklar atıyor ve hiç bir ödeme yapmıyorsa; ancak artıkarın kirletici etkisi yoksa, bu artıkların özel ve sosyal maliyetleri özdeş ve sıfırdır. Üreticinin özel kararları sosyal açıdan da verimlidir. Aksine, artıklar başkalarını etkiliyorsa bunları oluşturmanın maliyeti sıfır değildir; özel ve sosyal maliyetler de farklıdır. Bu takdirde, kârı maksimumlaştırıcı kararlar da sosyal açıdan verimli değildir. O halde her türlü çevre kirlenmesinin temel nedeni, özel ve sosyal maliyetler arasındaki farklılıktır [17].

E.  Etkinlik ve Çevre Koruma

Çevre koruma bir kıt kaynak alternatif kullanım alanıdır. Dolayısıyla, kaynak kullanımında etkinlik sağlandığı ölçüde refah artışına katkıda bulunacaktır.

Çevre koruma kaliteli bir çevre üretim faaliyeti olarak düşünülürse, ortada bir üretim fonksiyonu var demektir ve bunu belirleyen ilk faktör, ülkenin sosyal, kültürel ve kurumsal yapısı olacaktır. Türkiye’de çevre bozulması son yıllara kadar ciddî olarak ele alınmadığı gibi bu konuda, halkımız da yeterli ölçüde bilinçlenmiş değildir. İnsanlarımızın çevreye karşı kayıtsızlığı, çevrenin korunmasına kaynak ayrılması bakımından elverişli bir ortam oluşmasına imkân tanımamıştır. Genellikle hayat görüşümüz, dünyaya yönelme, hayat standardını yükseltme, daha iyi bir çevre isteme gibi çevre korumayı geliştirci elemanlardan önemli ölçüde yoksun bulunmaktadır. Oysa çevrenin korunmasında, elverişli bir hayat görüşü, ahlâki ve sosyal sorumluluk faktörleri, özellikle hukukî yaptırımların bulunmadığı veya tesirsiz kaldığı hallerde önemli rol oynayabiliyor.

Çevre kirlenmesi ile mücadele fikri, gelişmiş ülkelerde kamuoyunca geniş çapta benimsenmiş, bu konuda kurulan çeşitli dernek ve kurumlar, çevre kirlenmesine karşı etkin biçimde faaliyette bulunmaya ve ekolojik bir ağırlık oluşturarak, politik kararlarda rol almaya başlamışlardır. Demek ki ülkemizde de çevre korumanın başarıya ulaşmasında, halkın bilinçlenmesi, kamuoyu ve ekolojik bir ağırlık oluşturulması hayatî bir önem ifade etmektedir.

Çevre ve korumanın toplumsal bilincimizde tuttuğu yerin zayıflığını Devlet uygulamalarında da görüyoruz: Devletin, çevre korumaya inancını gösteren bir planlama, yatırım ve eğitim politikası, son yıllara kadar mevcut olmamıştır. Gerçi kalkınma planlarımızda çevre bozulmasına karşı bazı ilke ve tedbirlere yer verilmektedir; ne var ki doğal değerlerin korunması, spekülasyonların önlenmesi, millî parklar kurulması, arazi kullanımının düzenlenmesi gibi ilke ve önlemler hep birer niyet olarak kalmış; uygulamada kaynaklarımızın gerektiği ölçüde korunması neticesini vermemiştir. Bu alanda son yıllarda kaydedilen tek umutlandırıcı gelişme, 1983’de çıkarılan 2872 sayılı Çevre Kanunu’dur. Böylece Türkiye’de ilk defa çevre kirliliği kavramı kanun konusu olurken, çevre sorunlarının çözümlenmesi için yeni düzenlemeler getirilmiştir [18].

Bir ülkenin bilim, teknik ve organizasyon birikimi, kısaca “tatbiki fonu” da çevre korumanın etkinlik derecesini belirler. Çeşitli sektörlerde çevre koruma alanında yetişmiş, bilgili ve uzman elemanların azlığı, buna ayrılan tatbiki fonun yetersiz olduğunu ifade eder. Türkiye’de eğitim ve öğretimde bu alanda daha önce yapılmış ihmaller, çevre korumanın tatbikî fondan aldığı payın düşük kalması sonucunu doğurmuştur. Oysa eğitim çevre sorunlarının çözümlenmesine büyük katkılar sağlayabilir. Çevrebilim yalnız bir okul dersi olarak değil, insanların tüm hayatınca süren bir eğitim konusu olarak değerlendirilmelidir.

Çevrenin korunmasında organizasyonun da önemli fonsiyonları vardır. Bugün, bozulan çevre şartlarının bilincine varmış olan gelişmiş ülkelerde, çevre sorunlarının denetim altına alınması için gerekli olan örgütler kurulmuş bulunmaktadır. Bu örgütlerin çalışmaları, çevre sorunları ile ilgili sanayileşme, tarım, ulaştırma, enerji, tüketicinin korunması faaliyetlerini de içine alacak şekilde geniş kapsamlı tutulmaktadır[19]. Çevre sorunlarına ilişkin örgütlenme ülkemizde nisbeten yenidir. Bu örgütler arasında bazı resmî kuruluşlar, TÜBİTAK, üniversitelerin çevre sorunları enstitüleri ile ilgili bölümleri ve TÇSV... sayılabilir[20].

Türkiye’de çevre korumaya yönelik sermaye stokunun kıyaslamalı büyüklüğü de incelemeye değer bir konudur. Bunun hakkında ancak dolaylı yoldan, yani çevre yatırımlarının toplam yatırımlardaki payı hesaplanarak bilgi edinilebilirse de kullanılabilecek kapsamlı ve güvenilir istatistikler mevcut değildir. Ancak, bu oranın çok düşük olduğu tahmin ediliyor[21]. Diğer ülkelerde, meselâ A.B.D.’nde sadece belediye ve sanayi kaynaklı su kirleticilerini yok etmek için, 1982 yılında toplam 320 milyar dolar yatırım gerekmekteydi ki bu tutar yıllık üretimin yüzde 30’una eşitti[22]. Aynı ülkede çevre koruma yatırımlarının GSMH’ya oranı 1971-75 döneminde yüzde 0.8 idi. Bu oran F. Almanya’da yüzde 0.8, İtalya’da 0.4, İsveç’te 0.5-0.9, Japonya’da ise yüzde 3.5-5.5 olarak gerçekleşmiştir[23]. Türkiye’de son 30 yılda süratli bir sanayileşme ve kentleşme gerçekleşirken, çevre kirlenmesine büyük ölçülerde göz yumulmuştur. Bu ihmal ülkemizde çözümü ağır yatırımlar gerektiren ciddî çevre sorunları doğurmuş olmasına rağmen, bu alana ayrılan kaynakların hâlâ çok düşük seviyelerde kalması, sorunları daha da ağırlaştırmaktan başka bir işe yaramamaktadır.

Bir ülkede kaynakların etkin kullanılması, bunların en iyi amaçlara yöneltilmesi ve israf edilmemeleri demektir. Oysa bir toplumda halkın tercihleri arasında kaliteli çevre de yer alır. Diğer yandan, çevre koruma, kaynakları israf etmemek anlamına gelir. Burada, çevre kirlenmesinin, kaynakları etkin kullanmamak demek olduğu kolaylıkla görülmektedir. Bundan başka, üretim metodlarına ilişkin tercih kararları çevre bozulması yoluyla refahı etkileyebilir. Bu kararlar kıt kaynaklardan tasarruf, israfın asgarîleştirilmesi, kuruluş yerinin iyi seçilmesi, en verimli üretim metodlarının kullanılması gibi hususları içerir; bütün bunlar da çevre sorunları ile yakından ilgilidir. Demek ki çevre sorunları ile kaynakların etkin kullanımı arasında son derece kuvvetli ilişkiler mevcuttur.

Hakikat bu olmakla beraber, Türkiye’de kaynak dağılımındaki hatalardan doğan çevre bozulmasına dair pek çok somut örnek verebiliriz. Bunlar genel hatlar itibariyle şöyle özetlenebilir:

-    1950 yılından beri 12-13 milyon hektardan fazla çayır ve mer’a tarla haline getirilerek, 6 milyon hektar mer’a arazisinden ülke olarak yoksun kalınması (oysa, bir miktar yatırım göze alınarak alternatif alanlar tarıma açılmış olsaydı, muhtemelen aynı bitkisel üretim sağlanırken, mer’a arazileri de yitirilmemiş olabilirdi);

-    Plansız ve dağınık bir sanayileşme nedeniyle doğal kaynakların büyük ölçüde yok edilmesi; alternatif alanlar bulunmasına rağmen, büyük şehirlerimizin yakınları ile başlıca karayollarımızın (İstanbul-Adapazarı, İskenderun-Mersin, İstanbul-Tekirdağ-Kırklareli) geçtikleri, tarım üretimi yapılan kaliteli arazilerin sanayi kuruluşları tarafından işgal edilmesi veya yerleşim alanı olarak kullanılması;

-    Yanlış kuruluş yeri ve sınai yerleşme (Haliç, İzmir, İzmit Körfezi, Marmara Denizi); şehir, kıyı ve sanayi bölgelerinde irrasyonel planlama; çimento, kâğıt, nükleer enerji santrallerinin yer seçiminde yapılan hatalar.

Bütün bu örnekler kaynak dağılımında etkinlik sağlanması ile iyi kuruluş yeri tespitlerinin, çevre sorunlarının temel çözüm yollarından biri olduğunu da göstermektedir. Henüz sanayileşme yolunda olan ve çevre bozulmasının - herşeye rağmen - çok büyük boyutlara ulaşmadığı ülkemizde, çevre koruma bakımından en önemli noktalardan biri de “yeni yatırımların, büyük şehir ve yerleşim merkezlerinin dışında yapılması ve tarım ve turistik potansiyeli yüksek olan bölgelerin dışına kaydırılmasıdır”[24]. Böylece, kaynak dağılımında etkinlik prensibine uyulduğu ölçüde, çevre sorunları da kendiliğinden çözüm yoluna girmiş olacaktır.

Bir ekonomide kaynakların etkin kullanımı, en uygun üretim teknolojilerinin kullanılmasına da bağlıdır. Çevre maliyetlerini de hesaba katan bir fayda-maliyet analizi, bugünkü üretim teknolojilerinin daima en uygun teknolojiler olmadığı sonucunu verebilir. Günümüzde, tarım arazileri, orman alanları gibi çevre değerlerinin tahribinin temel bir nedeni de kullanılan yanlış üretim teknikleridir. Meselâ tarım üretiminde uygulanan yanlış metodlar erozyona, bazı sınai girdilerin tarımsal değeri yüksek topraklardan sağlanması tabiatın tahribine; tarla açmalar ve aşırı kullanımlar ormanların tahribine sebep olmaktadır. Sanayi kaynaklı kirlenmelerin büyük bir kısmı da yanlış teknoloji seçimlerinden veya “çevre” faktörü gözardı edildiği için optimum görünen teknolojilerden ileri gelmektedir.

Bununla beraber tekrar belirtelim ki, çevre sorunlarını azaltma imkânlarına yine teknoloji sayesinde, kaynakların en etkin kullanımını sağlayan teknolojiler sayesinde kavuşacağız. Başka bir deyişle tabiat-insan ilişkisinin mevcut teknoloji ile şekillendirilmiş biçimi kaçınılmaz değildir; ona yeni bir şekil verilmesi gerekir. Gelişmekte olan her ülkede ve Türkiye’de yapılacak üretimin ve seçilecek teknolojinin yapacağı bir zararın hesaba katılması, bir çevre sorunu olmaktan çok, kaynakları etkin kullanma sorunu olarak görülürse, toplum da kendiliğinden en az zarar veren teknolojileri seçme yoluna girecektir. Bunlara örnek olarak, yeni ve temiz enerji kaynaklarının kullanılmasını, ulaştırma alt sistemlerinde en az yer kaplayan sistemlerin seçilmesini, yeni teknoloji ithal edilirken çevre etkilerinin mutlaka hesaba katılmasını, arıtma ve artıkları değerlendirme teknolojilerinin yaygınlaştırılmasını sayabiliriz. Bu konuda çok önemli bir husus da şüphesiz, arazi kullanım kararlarının böyle bir bilinç ışığında alınması olacaktır. Yerleşme alanları, fabrika kuruluş yerleri, teknoloji seçimi ile ilgili tercihlerde çevre etkilerinin dikkate alınması pek çok yıkım ve tahribatı işin başında önleyebilir. Bugün sanayileşmiş dünyanın eski hâle dönebilmek için büyük kaynaklar ayırdığı birçok çevre sorununu, baş göstermeden şimdiden engelleyebiliriz. “Bütün bunlar ileri ülkelerin de başından geçmiş; biz de katlanacağız” demenin “körü körüne taklitçilik”ten başka hiçbir anlamı yoktur.

F. Ekonomik Gelişme ve Çevre Sorunları

Ekonomik gelişme ile çevre sorunları arasında çok sıkı ve karşılıklı ilişkiler mevcuttur. Bu ilişkilerin birinci grubuna göre, ekonomik gelişme sebep, çevre sorunları ise neticedir. Günümüzde gittikçe artan sayıda insan, ekonomik büyümeyi dünyanın başlıca sorunlarından çevre bozulmasının temel nedeni olarak görüyor. Yeryüzünün bütün ülkelerinde ve bu arada Türkiye’de, ekonomik gelişme devam ettiği ve hızlandığı oranda çevre sorunları da artmakta ve genişlemektedir. Çünkü ekonomik gelişme öteden beri, Gayrisafi Millî Hâsıla’da yani toplam üretimde sağlanan artışla özdeş sayılmıştır. Her üretimin nihaî gayesi de tüketim olduğuna göre, bir toplum, tüketimini artırıp çeşitlendirdiği ölçüde, gelişme halinde bir toplum kabul edilmiştir. Oysa, daha önce açıkladığımız üzere, üretim ve tüketim büyüyüp süratlendiği ölçüde de çevre sorunları meydana gelmektedir. Demek ki ekonomik gelişme sürecini çevre sorunlarına bağlayan halkalar, doğrudan doğruya üretim ve tüketim olguları olmaktadır. Öte yandan, çevre sorunları doğuran üretim ve tüketim faaliyetlerinin temelinde de kaynak tahsisinde ve teknoloji kullanımında etkinlik prensiplerine gerekli önemin verilmemesi yatar. Toparlarsak, çevre sorunları ekonominin üç temel sorunundan kaynakları artırma (ekonomik gelişme) sorununa, rasyonel hesaplara dayanmayan, dolayısıyla aşırı ölçüde bir öncelik tanınmasından ileri gelmektedir.

Tarihî olayların akışına bakılınca, çevre sorunlarının şöyle oluştuğu görülür: İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, tüm ülkelerin girişmiş olduğu büyük kalkınma hamleleri, iç ve dış rekabetlerin etkisiyle bir büyüme tutkusuna, her alanda bir yarış haline dönüşmüştür. Ne var ki bu tutku, en sağlam zemin olan “mevcut kaynakları en etkin biçimde ve tam kullanarak, iktisadi kaynakları artırma” zeminine oturmamıştı. Dünyada pek çok ülkeyi ve bu arada Türkiye’yi de peşinden sürükleyen başlıca sanayileşmiş ülkeler, “tüketim amacıyla üretim” yerine “üretim amacıyla tüketim” sürecini yaratmışlardı. Böylece, gerçek ve zorunlu ihtiyaçları tatmin edecek üretimler yerine etkinlik prensibinin gösterdiği istikametin tamamen aksi yönde, ülkeler ve dünya ölçeğinde gittikçe devleşen sermayeyi ve yatırımları çalışır ve prodüktif hâlde tutacak üretimler gerçekleştirmekten başka bir şey düşünülmez olmuştur. İktisadın temel prensiplerine aykırı şekilde oluşan bu gelişme süreci içinde, doğal olarak, daha önce açıkladığımız şekiller altında çevre sorunları da bütün korkunçluğu ile zuhur etmeye başlamıştır.

Bilindiği gibi ekonomik gelişme, dünyanın hemen her yerinde sanayileşme biçimini almıştır. Bu bakımdan gelişme deyince çok defa akla sanayileşme gelir. O hâlde, tarımdaki makineleşme ve modernleşme de - bu bile sanayileşmenin “koku”sunu taşıyor - bazı önemli sorunlar doğurmakla beraber, çevre bozulmasının asıl sanayileşmenin bir sonucu olduğunu söyleyebiliriz. Yukarda üretim bahsinde, üretimle çevre sorunları arasında kurduğumuz tüm ilişkiler aynen sınai üretim için de geçerlidir. Özetlersek, çevre sorunları sınai üretimin hem “input” hem de “output” aşamalarında kendini gösterir. Öte yandan, sınai yatırım projeleri iyi değerlendirilmeyerek, kaynak kullanımı ile kuruluş yeri ve üretim teknolojisi seçiminde, çevre faktörleri ciddî şekilde hesaba katılmamaktadır. Meselâ Türkiye’de daha önce değindiğimiz gibi, birçok yerde hızla artan sınai yatırımlar, hep  tarım toprakları aleyhine bir gelişme göstermiştir. Kontrolsuz bir şehirleşmeyi de beraberinde getiren hızlı sanayileşme, suyu, havayı, toprağı kirletip yeşil alanları yok ederken, aynı zamanda temel üretim unsuru olan insanın sağlığını, hayat ortamının huzurunu da bozmaktadır.

İkinci olarak, bir ülkede ortaya çıkmış ve iyice yayılmış olan çevre sorunları, bu sefer bir dizi tepkiler halinde ülkenin ekonomik gelişme süreci üzerinde olumsuz etkiler yapabiliyor. İktisadî analizlerde, ekonomik kalkınmanın temel kriterleri olarak, ekonominin toplam üretim miktarının alındığını biliyoruz. Böylece, üretim fonksiyonu analizlerin temel taşı haline gelmektedir. Bu takdirde, ülkede oluşmuş çevre bozulmasının, çeşitli elemanları ve her boyutu ile, toplumun üretim fonksiyonunu, toplam üretimini ve dolayısıyla ekonomik kalkınmasını tesir altına alacağı açıktır. Çünkü çevre bozulması üretimde kullanılan girdilerin miktar ve kaliteleri, üretim faktörlerinin verimlilikleri üzerinde çok olumsuz etkiler yapabiliyor.

Önce, tabiat faktörünü ele alalım. Bugün meselâ Türkiye’de sanayileşme, ulaşım ve yerleşme lehine, kısacası bugünkü ekonomik gelişme lehine, optimum bir bileşim düşünülmeden doğal kaynakların süratle tahribi ve yok edilmesi; yanlış kuruluş yeri, aşırı kullanım ve erozyon nedeniyle kaynakların üretim dışı kalmaları, gelecekteki toplam üretim fonksiyonumuzda bu girdilerin güçlükle temini, miktarca azalması ve kalitesizleşmesi sorunlarını doğuracaktır. İkinci olarak, sanayileşmenin bugün yarattığı çevre bozulması, bir süre sonra ekonomik gelişme üzerinde üretim fonksiyonunun diğer elemanı olan emek vasıtasıyla olumsuz etkiler yapacaktır. Daha önce değindiğimiz gibi, sanayi bölgelerimizde meydana gelen ve çevreye yayılan zararlı maddeler, bugün ve gelecekte insanlarımızın sağlığı üzerinde, dolayısıyla üretim gücü üzerinde menfi sonuçlar doğuracak boyutlara ulaşabilir. Çeşitli şekillerde oluşan ve insan kitlelerini etkisi altına alan katı ve sıvı sınai artıklar, kömür ve benzeri maddelerin oluşturduğu zararlı gazların insan sağlığı için büyük tehlikeler arzettiği bilinmektedir. Bir ülkenin toplam üretim fonksiyonunun iki ana faktörünü oluşturan tabiat ve insan faktörleri üzerindeki bu olumsuz etkilerin önlenmesi veya giderilmesi de zaten kısıtlı olan tasarrufların gittikçe artan boyutlarda bir yandan sağlık, diğer yandan çevre yatırımlarına ayrılmasını gerektirecektir. Bugünkü yanlış tercihlerimizin sebep olduğu bu gelişmeler, gelecekteki toplam üretim fonksiyonumuzu belirleyerek, ekonomik büyümemizi aksatacak ve sınırlayacaktır. Şu bakımdan ki, ekonominin diğer sektörlerindeki yatırımların finansmanı sağlık ve çevre yatırımlarının büyüklüğü ölçüsünde güçleşecek; dolayısıyla, bir yandan sektörel büyüme hızlarında yavaşlamalar, bir yandan da üretim maliyetlerindeki yükselme nedeniyle ülkenin rekabet gücünde gerileme meydana gelebilecektir.

Yukarda yaptığımız açıklamalar gösteriyor ki, klasik iktisadın refah anlayışına dayanan bir ekonomik gelişme, daima çevre sorunları ile atbaşı gitmekte; herkesin iyimser olduğu bir ilk aşamada bu süreç alabildiğine çevre bozulması yaratmakta ve buna göz yumulmakta; problemin bütün ciddiyeti ile hissedildiği ikinci aşamada ise, bizatihi çevre sorunları ekonomik gelişme sürecine sanki bir “boyunduruk” vurarak, önünde duvarlar örmektedir. O zaman akla “çevre koruma ile kalkınma arasında bir çelişki mi var?” sorusu gelecektir. Bu sorunun cevabı tamamıyla, toplumların iktisadî refahtan ve gelişmeden ne anladıklarına bağlı bulunmaktadır. Bir yazarın ifade ettiği gibi, eğer kalkınma kavramından geçen dönemlerin tüketim kalıplarına göre bolluk içinde yaşayan toplumlardan biri olmayı kastediyorsak, şüphesiz çevre ile kalkınma arasında bir çelişki vardır[25]. Buna karşılık, - yukarda açıkladığımız - “çağdaş” tüketim kalıpları tartışma konusu yapılır, sadece “klasik” anlamda bolluğun kalkınma demek olmadığını kabul edersek arada bir çelişki bulunmadığı sonucuna kolaylıkla varabiliriz. Ne var ki günümüzde, az gelişmiş ülkeler ve bu arada Türkiye, bu sonuncu anlayışa pek yakınlık göstermeyi istemiyorlar. Kendilerine Batı toplumlarını örnek alan bu ülkeler, yüksek tüketimli bir topluma geçişin yan etkilerine ilişkin olarak yine Batı’da oluşan kaygıları pek önemsememektedir. Bunun sebebi, ekonomik büyümeyi bir zorunluluk olarak gören bu ülkeler, kendileri ile gelişmiş ülkeler arasındaki gelişmişlik “uçurum”unu kapatmaya çalışıyorlar. Bu hedefe doğru yol almaya çalışırken, çevre koruma amacıyla yapacakları yatırımlarla arıtma teknolojilerinin gerektirdiği harcamaların, üretim maliyetlerini yükselterek, gelişme hızlarını yavaşlatacağından endişe ediyorlar. Oysa az önce belirttiğimiz gibi, bugünkü büyüme hızımız düşmesin diye göz yumduğumuz çevre sorunları, gelecek yıllarda büyüme hızımızı yine sınırlayabilir ve hedefe yol alışımız yine yavaşlayabilir. “Büyümenin sınırları” diye adlandırılan bu süreç, 1976’da yapılan Roma Klübü toplantısında dile getirilmiş ve bütün dünyanın dikkati bu konuya çekilmiştir.

Çevre sorunlarına, daha önce belirttiğimiz statik varsayımları aşarak, doğrudan doğruya kaynakların etkin kullanımı ile ilgili bir sorun olarak baktığımız zaman, çevre koruma ile ekonomik gelişme arasında görünürde mevcut olan çelişkiyi ortadan kaldırabilir ve hedefe doğru daha sağlam adımlarla ilerleyebiliriz. Şöyle ki, asıl hedef, daha geniş bir zaman perspektifi içinde, ekonomik gelişme ile çevre koruma arasında bir denge gözetilmesi olmalıdır. Bu takdirde sorun yine bir fayda-maliyet analizine dönüşecek ve en ideal tercih, çevre bozucu tesirleri minimum olan, buna karşılık mümkün olan en yüksek büyüme hızını sağlayan bir gelişme politikası lehinde oluşacaktır.

G. Sonuç

Türkiye’de çevre sorunlarının önemi, ne halkımız, ne bilimsel ve teknik çevreler, ne de Devlet tarafından yeteri kadar anlaşılmış değildir. Bu sorunların iyi anlaşılması, disiplinlerarası çalışmalar gerektirdiği için, başta iktisatçılar olmak üzere, bilim adamlarının konuya yönelmeleri ve canla başla sahip çıkmaları; bunların ortak çalışmalar yapabilmeleri için de resmî ve gönüllü kuruluşların gerekli ortam ve imkânları hazırlamaları icap eder.

Ülkemizde yakın gelecekte, yatırımlar hızlandıkça yeni çevre sorunarı, hem de boyutları genişleyerek, ortaya çıkmaya başlayacaktır. Bunları önleyici tedbirler özellikle proji safhasında şimdiden alınmazsa, - hattâ bununla da yetinmeyerek konulan  yaptırımlar işletme döneminde de sıkı şekilde takip edilmezse - ileride çözümlenmesi çok zor olan problemlerle karşı karşıya kalınabilir. Alınacak her önlemin, geniş perspektifli ve çok yönlü, özel faydanın yanısıra sosyal faydayı da hesaba katan proje değerlendirme yöntemlerinin ciddiyetle uygulanması halinde bir anlam ifade edeceği açıktır.

Eğer sorunlara rasyonel bir toplum olarak yaklaşmak istiyorsak, yapacağımız tercihin, temiz çevre ile kirli çevre arasında değil, çeşitli kirlenme düzeyleri arasından yapılacak bir seçim olduğunu bilmeliyiz. Başka bir deyişle nihai hedef, mümkün olduğu kadar az çevre sorunu doğuran, fakat ekonomik faaliyet sürecini de sınırlandırmayan bir bileşim bulmak olacaktır.

Öte yandan, çevre sorunlarının önlenmesinde en tesirli çözümün, iyi işleyen bir fiyat mekanizması sayesinde gerçekleşeceğini unutmamak gerekir. Çevre kirlenmesini denetlemenin en gerçekçi yolu, onun, fiyat sistemine dahil edilmesidir. Ülkemizde böyle bir sistemi tesis edebildiğimiz takdirde hem daha az kirleten teknolojiler için teşvik unsurları hem de çevre kirletme maliyetleri bakımından adaletli bir maliyet dağılımı gerçekleştirmiş oluruz.

Bilim, teknik ve organizasyon yönünden bugüne kadar yapılmış ihmallerin olumsuz sonuçlarının telâfisi için, başta Devlet ve eğitim kurumlarımız olmak üzere, çevreye yönelik “tatbikî fon”un genişletilmesi çabaları hızlandırılmalı; toplam yatırımlar içinde çevre yatırımlarının payı süratle yükseltilmeye çalışılmalıdır. Çevre sorunlarının, her şeyden önce etkin kaynak kullanımı eksikliğinden ileri geldiğini vurgulamak, sorunun insanlarımız ve Devletimiz tarafından benimsenmesini büyük ölçüde kolaylaştıracaktır.

Kararlar kısa vâdeli alındığı sürece, çevre koruma yatırımlarının bugünkü gelişme hızımızı yavaşlatacağı kaygısından asla kurtulamayız. Oysa, çevre koruma konusunda yapacağımız her ihmal de gelecekteki gelişme hızımızı yavaşlatabilir. Demek ki sorun, bu iki uç arasında tam ortada olan bir tercihi yapabilme sorunudur. Bu da, bir yandan en az çevre sorunları yaratırken, diğer yandan da optimum bir büyüme hızı gerçekleştiren yeni bir gelişme stratejisi ile sağlanabilir.

 

 

 


 

* Bu makale, TÇSV’nin Ağustos 1985’te yayınladığı “Çevre ve Ekonomi” adlı kitaptan alınmıştır.

[1] K. TOSUN, “Çevre Bozulması Sorununun İşletme Teorisi ve Uygulamasına Etkileri”, Yönetim, S. 5, Tem./Eylül 1976, s. 5

[2] Bu durumun üretim imkânları eğrisi ile açıklanması hakkında bkz. C.N. BERBEROĞLU, “Ekonomik Açıdan Çevre Kirliliği Sorunu”, Eskişehir İ.T.İ.A. Dergisi, S. 1, Ocak 1982, s. 224 vd.

[3] Çevre kirlenmesini fiyatlandırma hakkında bkz. L.E. RUFF, “Çevre Kirlenmesinin Ekonomik Anlamı”, Yönetim, S. 8, 1978, s. 74 vd.

[4] Bu konuda bkz. K. TOSUN, loc. cit., s. 31 vd.

[5] Bu etkileri inceleyen çalışmalar için bkz. C.N. BERBEROĞLU, loc. cit., s. 229.

[6] Pestisidlerin tanımı, çevre üzerindeki etkileri konusunda geniş bilgi şu eserde bulanabilir: TÜRKİYE ÇEVRE SORUNLARI VAKFI, Türkiye’nin Çevre Sorunları, ’83, 1983, s. 77, 257 vd.

[7] Daha fazla bilgi için bkz. K. TOSUN, loc. cit., s. 12 vd.

[8] Y. ÖRS, “Çevrebilim Kavramı ve Anadolu”, İnsan ve Çevre, iç., TÇSV yn., 1982, s. 13.

[9] TÜRKİYE ÇEVRE SORUNARI VAKFI, op. cit., s. 141 vd.

[10] Ibid., s. 183.

[11] K. TOSUN, loc. cit., s. 14.

[12] Bir dışsallık olarak çevre kirlenmesi hakkında bkz. K. TOSUN, loc. cit.; C:N. BERBEROĞLU, loc. cit.

[13] G. MERRITT, “Çevre Sorunları 2-Kurşunsuz Yakıt”, Avrupa, s. 94, Ekim 1984, s.8.

[14] J. BECKER, “Ev Artıkları”, Avrupa, S. 73, Tem.-Ağus. 1982, s. 24.

[15] TÜRKİYE ÇEVRE SORUNLARI VAKFI, op. cit., s.229.

[16] Çevre kirlenmesi maliyetlerinin hesaplanması hakkında bkz. L.E. RUFF, loc. cit., s. 70 vd.

[17] Ibid., s. 69.

[18] Bkz. Türkiye Çevre Sorunları Vakfı,  Gerekçeli ve Açıklamalı Çevre Kanunu, Ank. 1983. E. Ural, “Çevre Kanununa Sahip Çıkılmalı”, Çevre (TÇSV Haber Bülteni), S. 22, Eylül 1983.

[19] Çevre sorunlarında örgütlenme hakkında bkz. A.N. TUC, “Çevre Sağlığı ve Çevre Sorunları”, B.Ü. İkt. Ve Sos. Bil. F. Dergisi, S. 2, Ara. 1981, s. 54  vd.

[20] Türkiye Çevre Sorunları Vakfı, Türkiye’nin....., op. cit., passim.

[21] Görüş, S. 8, Ağus. 1984, s. 30

[22] K. TOSUN, “Çevre Bozulması Sorunu ve Biz”, Yönetim, S. 8, 1978, s. 7.

[23] Görüş, loc. cit.

[24] K. TOSUN, “Çevre Bozulması Sorunu ve Biz”, loc. cit., s. 10.

[25] Th. W. Wilson, “Çevre ile Kalkınma Arasında Bir Çelişki Var mı?” Yönetim, S. 8, 1978, s. 39.

 

 

 

 

Copyright © Prof. Dr. Cihan Dura