Yazı Kategorileri > Bilimsel Yöntem Yazıları
09-04-2012
“Avrupa’da Şöyle, Bizde de Öyle Olmalı” Demek Neden Doğru Değildir?

Cihan Dura

9.4.2012


Türkiye’de, bütün önemine rağmen en az bilinen kavramlardan biri “yapı” (bünye, structure, pattern) kavramıdır. Çoğu aydınımız, iş adamımız, politikacımız, yöneticimiz, hatta bilim adamımız yapı gerçeğinden, onun ne anlama geldiğinden ve stratejik öneminden habersizdir. Bu bilgisizliğin kuvvetli bir göstergesi şudur: Okumuşlarımız hemen her sorunda, çözüm arayışında derhal Avrupa’yı örnek gösterirler: Efendim Avrupa’da şöyle, bizde de öyle olmalı. Böyle mutlak bir yargı, bunu söyleyenin yapı kavramından habersiz olduğunun en sağlam kanıtıdır.

YAPI NEDİR?

 

“Yapı” kavramı çağdaş bilimlerde çok geniş ölçüde kullanılan bir kavramdır. Modern bilimlerin en başlara gelen,  “olmazsa olmaz” konularından biridir. Şu sebeple ki dünyada bilimlere konu olan her varlığın, her olgunun bir yapısı vardır. Biz bu yapıları araştırıp öğrenmedikçe, gözlem ve muhakemelerimizi onları esas alarak yapmadıkça gerçekleri keşfedemeyiz, öğrenemeyiz. 

Peki, yapı nedir? F. Machlup 1958 tarihli bir çalışmasında 25 değişik ekonomik yapı tanımı vermiştir. G.  Bombach’ın “istatistikçilerin yapı kavramı” olarak nitelediği tanımı şöyledir: Bir bütünü oluşturan parçaların göreli payları ile bunların birbirleriyle olan ilişkileri ve etkileşimleri… Yapısal değişme ise bir bütün içindeki parçaların (elemanların) göreli paylarının kayması ve bu elemanların her birinin gelişmesinin tekdüze ve eşit bir şekilde gerçekleşmemesidir.

Bana göre yapı “bir olgu ile onun elemanları arasındaki ve o elemanların kendileri arasındaki oransal ilişkilerdir”.  İktisat biliminde bir ekonomik ünitenin yapısı belli koşullar altında ve belli bir zamanda o üniteyi karakterize eden oranların tümüdür. Dinamik açıdan yapı; bir ekonomik kümenin belirli bir dönem boyunca nispeten istikrarlı görünen (çok yavaş hareket edip, çok yavaş değişen) oranlarıdır.

YAPISAL ANALİZİN FAYDALARI

Bir olgunun “yapısal analizi”nde, onun oluşturucu elemanları belirlenip gözlemlenir. Yapısal ilişkileri belirlenir, hesaplanır ve yorumlanır. Yapısal analiz mevcut ve yeni teorilerin açıklama ve uygulanma yeteneklerini gün ışığına çıkarır. Yapı analizi bir ekonominin global işleyişini daha iyi anlamamızı mümkün kılar. Ekonomide önem derecesi ve etkilenme derecesi farklı alanların varlığını ortaya koyar. Yapı analizi bizi global miktarlara dayalı mekanik yorumlardan uzak tutar. Çünkü global analizlerde oluşturucu elemanlar şu veya bu derecede ihmal edilmektedir. Eylem (politika) planında yapı analizi etkili bir ekonomik politika oluşturulmasını sağlar. Eş deyişle, ekonomik amaç ve araçlar o ekonominin yapısal özelliklerine göre seçilir. Böyle olunca da o politika etkili olacak, beklenen sonucu verecektir. Demek ki hükümetler ekonomi politikalarını uygularken, ülkelerinin yapılarını hesaba katmak zorundadır. Çok daha basit örnekler de verebilirim: Tıpta tedavi çocuğa, gence, yaşlıya göre farklıdır. Eğitimin yöntemi ve içeriği yaşa göre değişir. İnşaat bölgeye (mevsime, iklim koşullarına) göre değişir. Giyim yaşa, cinsiyete göre farklıdır. Neden? Çünkü söz konusu öznelerin yapıları farklıdır. Öyleyse politika da ülkeye göre, ortama göre değişik olacaktır.

KARARLARDA YAPISAL ANALİZ YOKLUĞUNUN SAKINCALARI

Aydınlarımızın, politikacılarımızın, iş adamlarımızın, yöneticilerimizin büyük çoğunluğu yapı kavramından ve onun yansıttığı yaşamsal gerçekten neden habersizdir? Belki en önemli sebep şudur: Eğitim sistemimizde, üniversitelerimizde yapı olgusu öğretilmemekte, bir ders olarak okutulmamaktadır[i].

Türkiye’de karar alıcıların çoğu, bu kavramı, “yapı”yı, yapı gerçeğini bilmediklerinden, yabancı bir ülkeye -daha doğrusu bir Batı ülkesine- gittiklerinde, orada neyi görürlerse, ânında birer “ayran budalası” kesilip, olduğu gibi Türkiye’ye aktarmaya kalkışırlar. Ülkelerin karşılıklı yapı durumlarına bakmazlar, yapısal farklılığı hesaba katmazlar. Daha doğrusu böyle bir sorunları yoktur. Tabii sonuç da kesin başarısızlık olur, bir fiyasko olur. İsmet İnönü’nün “Amerika’yı memnun edeceğim” diye apar topar “demokrasi”ye geçişi, AKP döneminde de “AB’ye üye olacağız” diye bize özgü her şeyimizi değiştirmeye kalkışımız hep bu sonucu vermiştir.

Oysa Türkiye farklıdır, diğer ülkelerle ortak özellikleri olsa da farklıdır. Nasıl her ülke farklı ve kendine özgü ise, Türkiye de farklıdır, kendine özgüdür; insanıyla, kültürüyle, tarihiyle, coğrafyasıyla, ekonomisiyle… Türkiye’nin koşullarında farklı gözlemler, görüşler, farklı sistemler devreye girer. Dolayısıyla dışarıdan alınan şeylerin gözden geçirilmesi, ülke koşullarına uyarlanması şarttır. Bu yaklaşım, diğer ülkelerin birikimlerinden, değerlerinden, kültürlerinden, bilim ve teknolojilerinden uzak durma anlamına asla gelmemektedir.

Cumhuriyetimizin ilk yıllarında ülkeler arasındaki yapı farklılığına dikkat edildiğini ve kararlarını buna göre alındığını görüyoruz. Örneğin Atatürk çağdaşlaşmayı millî kültür üzerinde yükseltmek istemiştir. Bakın, bu konuda ne demiş: Biz bize benzeriz… Bir millet için mutluluk olan bir şey, diğeri için felaket olabilir. Aynı sebep ve koşullar birini mutlu ettiği halde, diğerini bedbaht edebilir. “Biz bize benzeriz” demek, biz diğer ülkelerden farklıyız demektir.  Partisini, CHP’yi kurarken, programını hazırlarken de aynı noktayı vurgulamıştır: Partimi kurarken, başka ülkelerde kurulmuş benzeri partilerin programlarını gözden geçirdim; ne var ki ülke ve milletimizin gerçek ihtiyaçlarını tatmine yeterli bulmadım onları. Bu nedenle, böyle bir programın esaslarını belirlemek üzere bütün yurtseverlerin, bilim adamları ve uzmanlarımızın yardım ve işbirliğine başvurmayı gerekli gördüm. 

YANLIŞ KARARLARA ÖRNEKLER

Yapı analizi ihmal edilerek alınan kararlara tesadüfî birkaç örnek vermek isterim.

1) İngiliz seyyah Frederick Burnaby (1842-1885) “Küçük Asya Seyahatnamesi”nde şu tarihî örneği veriyor: Türkler Avrupa’nın icatlarını benimseyecek olsalar bile, bunları körü körüne kopya ediyorlar; kendi koşullarına uydurmuyorlar. İşte bir örnek: Telgrafın icat edilmesinden sonra Türkler, özel hatlar kurup Türk alfabesini kullanmaya karar vermişlerdi. Avrupa’da telgraf sistemi, en çok kullanılan harflerin iletimini kolaylaştıracak şekilde düzenlenmiştir. Ama Türk; T harfine gelince ve alfabemizdeki dokuzuncu harf olduğunu görünce, kendi alfabesindeki dokuzuncu harfi de aynı konuma yerleştirdi! Oysa bu harf Türkçe’de seyrek kullanılıyordu!

Burada yapılan hata, Türklerin yeni bir tekniği uygularken, kendine özgü bir yapısal özelliği, dilinin yapısını göz önüne almamasıdır. Günümüzde F tipi klavye yerine Q tipi klavyenin kullanılması da aynı kapıya çıkan bir davranıştır.

2) 1960’lı yıllarda Meksika’dan yüksek verimli Sonora buğdayı getirilmişti.  Anadolu’da ilk geniş çapta ekimi 1967’de yapıldı. Başarılı bir üretim yılından sonra, 1968-69’da beklenen büyük artış gerçekleşmedi. Üstelik Meksika buğdayının ekildiği alanlarda patlak veren sarı pas hastalığı önemli kayıplara sebep oldu. İşler niye umulduğu gibi gitmemişti? Çünkü Meksika’dan getirilen buğday Meksika’daki koşullara göre geliştirilmiş bir çeşitti. Yüksek üretim özelliğine ağırlık verilerek bitki ıslah teknikleriyle yetiştirilmişti. Meksika’da sarı pas hastalığı sorun olmadığı için, bu hastalığa dayanıklılık özelliği yoktu. Oysa Türkiye’de sarı pas, yaygın ve önemli bir hastalıktı. Tabiî, durum anlaşılınca Meksika buğdayının ekiminden vazgeçildi. Kendi tarım ıslah programımızda kendi buğday genetik kaynaklarımızı kullanmaya başladık. Anadolu’nun öz ekolojik koşullarına uygun yüksek verimli çeşitler geliştirilmesi yoluna gidildi. Bu da büyük ölçüde başarılı oldu.

Bu örnek olayda şuna dikkat edelim: Söz konusu buğday türü, Meksika’nın koşullarına, yapısına göre geliştirilmiş. Orada sarı pas hastalığı sorun teşkil etmiyor. Türkiye’de, ülkenin coğrafî yapılarına bağlı olarak tam tersi bir durum var. Ama bu türü Türkiye’ye getirenlerin bundan haberi yok. Çünkü kafalarında yapı kavramı yok, yapısal farklılık bilinci yok. Diyeceksiniz ki tek bir olay bu, ne çıkacak bundan? Hayır, tek bir olay değil, binlerce, 1960’lardan beri böyle belki on binlerce yanlış kararlar alındı, hem de yalnız tarımda değil, hemen her alanda.

3) İki ayrı Batı var. Bir türlü ayırtına varamıyoruz. Olgulara yapısal yönüyle bakmadığımız için, biz Batı’yı yekpare bir bütün olarak görüyor ve öyle değerlendiriyoruz; kafamıza iki farklı Batı kavramı bir türlü yerleşmedi. Çirkin Batı’yı Güzel Batı’dan bir türlü ayırt edemiyoruz. Uydurma bilim ve kavramlar Çirkin Batı’nın ürünü… Tıpkı iki ayrı Batı gibi, bir de iki farklı bilim, “kirli bilim” var, “temiz bilim” var. Bunları ayırt edemeyişimizin bir sebebi yapısal yaklaşım eksikliğimizdir. Örneğin fakültelerimizde okutulan iktisat bilimi, “kirli”dir; çünkü tamamiyle Çirkin Batı’nın dünya görüşüne ve çıkarlarına göre oluşturulmuş bir “bilim”dir.

4)  “Küreselleşme” kavramının Türkiye’de hemen hemen tartışmasız kabulü de yapı cehaletinin bir ürünüdür. Oysa küreselleşme batılı bilim adamlarının, kendi ülkelerinin yapılarına ve çıkarlarına uygun olarak oluşturdukları bir ideolojidir. Liberalizm de öyledir.  Bizim sözde aydınlarımız sanki bilimin, “temiz bilim”in zorunlu bir ürünüymüş gibi gözü kapalı atlamışlardır Çirkin Batı’nın bu “maksatlı fabrikasyonlar”ı üzerine. Oysa bunlar artık iyice güçlenmiş, kasları çelikleşmiş Batı’nın temel felsefesi olan Liberalizm’in, daha doğrusu Emperyalizm’in, bilimsel kılıklı yeni silahlarından başka bir şey değildir. Türkiye gibi henüz sanayi yapıları tam oluşmamış ülkeler bunları, bunlara dayalı kurum ve politikaları kaldıramaz.

5) Demokrasi rejimi de mevcut şekliyle yapımıza uygun değildir. Demokrasi elbette gerekli ve vazgeçilmez bir kurumdur, ancak bugün uygulandığı şekliyle Türkiye’nin yapılarına uygun değildir. Uymadığı için de kendinden beklenen olumlu sonuçları vermemiştir, vermeyecektir. Dışardan dayatılmış bir rejim olarak aslında bir “Truva Atı” işlevi görmektedir. Çevre ülkelerinin, örneğin Türkiye’nin yapılarını, ihtiyaçlarını ve çıkarlarını hesaba katmadığı için büyük sorunlara yol açmaktadır. Peki kime yarıyor bu demokrasi putperestliği? Yalnızca Amerika’ya ve onun yerli ortaklarına yarıyor, kendilerini AB kisvesi altına gizleyen emperyalist güçlere, parababalarına, ulusötesi şirketlere yarıyor. Atatürk Türkiyesini demokrasi diye diye dağıtıyor, çökertiyorlar.

SONUÇ

Yapı kavramı bilinçsizliği insanı düz mantığa iter, kolaycılığa götürür, ona büyük hatalar yaptırır. Buğday örneğindeki muhakemeye bakın: Sonora buğdayı Meksika’da verimi artırdı, o halde bizde de artırır.  Sormak lazım: Hayat bu kadar basit mi?

Dünya küreselleşiyor, biz de küreselleşelim. Avrupa liberal, biz neye olmayalım. Bu basit muhakeme şu yaşamsal soruları sormamızı engelliyor: Ekonomik ve sosyal yapılar benzer mi? Gelişme düzeyiniz bir mi? Senin dev küresel şirketlerin var mı? Beşerî sermayen aynı mı? Tarihiniz, coğrafyanız, düşünce tarzınız aynı mı?

Düz mantığa diğer örnekler: Biz Avrupa’da toprak satın alabiliyoruz. Öyleyse onlar da Türkiye’den alabilir. Biz Batı’da dinimizi yayabiliyoruz. Onlar da Türkiye’de Hıristiyanlığı yayabilir. Bu mantığın hatâsı da, yine yapısal farklılığın muhakemeye katılmamasıdır: Ülkelerin ekonomik güçleri, gelir düzeyleri aynı mı, araçları eşit mi?  Amaçları aynı mı?

En tehlikeli durum ise, ülkenin kaderi kendilerine teslim edilen meclisin, hükümetlerin, liderlerin yapısal yaklaşım konusundaki cehaletidir. Günümüzde Türkiye bu durumun en trajik örneklerinden birini sergilemektedir. Bedelini ise milletçe en ağır şekilde ödüyoruz.



[i] Belki bir istisna ile: Ben Erciyes Üniversitesi SBE’nde uzunca bir süre –Türkiye’de belki de tek uygulama olarak- “Ekonomik Yapılar” adlı, seçmeli bir ders okuttum. Dersi seçen öğrenci sayısının ortalama 3-4’ü zor geçmesine rağmen…  Emekli olunca da, dersi programdan kaldırmak zorunda kaldılar!

 

Copyright © Prof. Dr. Cihan Dura