Yazı Kategorileri > Atatürk Yazıları
18-03-2016
ATATÜRKÇE DÜŞÜNMEK, ATATÜRKÇE KONUŞMAK, SORUNLARA ATATÜRKÇE YAKLAŞMAK

Cihan Dura

18.3.2016

 


Bundan bir süre önce, bir genç arkadaşla sohbet imkânı buldum. Konu Ortadoğu’da olup bitenler, bu bağlamda Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu sorunlardı. Derken, konuşmamız “Türkiye Cumhuriyeti bugün ne haldedir” sorusuna geldi. Baktım, genç arkadaşım duygulandı, daha bir hareketlendi; daha bir heves ve vukufla sürdürdü konuşmasını.

Bense hiç karışmıyor, sadece dinliyordum. Dinledikçe de hayranlığım artıyordu. Konuşması, anlatımı, çözümlemeleri, yorumları insana Atatürkçü düşünce sistemine tam bir hâkimiyetin varlığını hissettiriyordu. Düşüncelerini bu sistem içinde dillendiriyor, aynı sisteme ait kavram ve ilişkileri kullanıyordu. Öyle, pek çoğumuzun yaptığı gibi, bölük börçük, dereden tepeden, dillere pelesenk olmuş, harcıâlem şeyler değildi söyledikleri. Nasıl başardıysa, hep Atatürkçü öğretiye ait ilke ve kavramları, görüşleri kullanıyordu: Millî Egemenlik, Millî İrade, Tam Bağımsızlık, Emperyalizm, milliyetçilik, devrimcilik, çağdaşlık, doğal uyum, bilimcilik, sosyal ahlak, yurtseverlik gibi… Bu kavramlar arasındaki ilişkileri görebiliyor, sonuçlar çıkarıyor, ulaştığı sonuçları aynı kavramlarla günümüzün sorunlarına uygulayabiliyordu. Bu üstün yeteneği böylesine başarı bir şekilde sergileyebilen biriyle, üstelik çok genç biriyle ilk kez karşılaşıyordum.

YENİDEN 1919 KOŞULLARI

Genç arkadaşım önce bir durum tespiti yaptı, Büyük Nutuk’tan hareket ederek…, çok şaşırdım, âdeta ezbere biliyordu:

“19 Mayıs 1919... Ülke işgal altında, hükümet âciz ve korkak. Ordu silahsızlandırılıyor. Azınlıklar kendi çıkar ve amaçları için çalışmakta, devleti çökertme peşindeler. Partiler, dernekler kuruyor, toplantı ve propagandalar yapıyorlar. Ancak kimi yurtseverler de boş durmuyor: Kurtuluş çareleri düşünüyor, dernekler kuruyorlar. Ne var ki, bu dernekler kendi bölgelerini kurtarma, merkezden ayrılma amacı güdüyor. Kürt Teali Cemiyeti, Teali-i İslâm Cemiyeti, İtilâf ve Hürriyet, İngiliz Muhipleri Cemiyeti” gibi millî varlığa düşman kuruluşlar türemiş. Daha acısı, bazı aydınlar da İngiliz veya Amerikan mandası istiyor.”

Bunları bir çırpıda söyledikten sonra bir an durdu ve sordu: Türkiye’nin bugün içinde bulunduğu koşullara benzemiyor mu? “Evet, aynen öyle” dedim. Devam etti: “Demek ki, Türkiye yeniden 1919 koşullarıyla karşı karşıya bulunuyor. Eğer bu gidişin önü kesilmezse bir bölünme, hatta işgal tehlikesi kesin gibi. Yeniden bir var olma ve bağımsızlık mücadelesi kaçınılmaz görünüyor.”

SEBEP NEDİR?

1) Ekonomi, Eğitim ve Bilim

“Peki, sebebi nedir bu durumun” dedim, “Neden, böyle bir felaketle yeniden karşılaştık?” Bir an düşündü ve devam etti: “Çünkü” dedi, “geçen 75 yıl boyunca yapılanlar, esas itibariyle, Osmanlı’nın son yüzyılında yapılanlardan farklı değildi. Bir kere, ekonomi çok ihmal edildi. Oysa ekonomi her şeydir. İkinci olarak eğitim başta gelen bir belirleyici idi. Ne var ki, eğitim alanında, bilimde başlatılan atılımlar sürdürülemedi. Halbuki eğitimdir ki, bir milleti ya bağımsız, yüksek bir toplum yapar ya da tutsaklık ve yoksulluğa terk eder. Bilim ise, en hakiki yol göstericidir. Tabii hal böyle olunca, iki büyük düşmanın yeniden harekete geçmesi için elverişli ortam da yeniden oluşturulmuş oldu.”

2) İki Büyük Düşman

a) Birinci olarak, ülke önce yavaş yavaş, sonra hızlanarak yeniden dinci zihniyetin pençesine düştü. Politik çıkarlar ve iktidar uğruna bu zararlılara göz yumuldu, hatta teşvik bile edildiler. Bizi yanlış yola sevk edenlerin, milleti mahveden, tutsak eden, harap eden kötülüklerin hep din kisvesi altındaki küfür ve melanetten geldiğini unuttular. Bunların atacakları her adımın milletimizin hayatına yöneltilmiş bir kasıt olduğunu, milletin kalbine yollanmış zehirli bir hançer olduğunu görmezden geldiler.

b) İkinci düşman, emperyalist devletler ve aramızdaki işbirlikçileriydi. Bunlara karşı çok ihtiyatlı olmak gerekirken, çıkar ve cehalet kaygısıyla bu sömürgenlerin önünü yeniden açtılar. Onların felakete götürücü tavsiyelerine uymaya, art niyetli taleplerini yerine getirmeye başladılar. Gittikçe köleleştiler, tutsak durumuna düştüler. Devletimizin iki temelinden biri olan Tam Bağımsızlığı, o yaşatıcı ve yükseltici ideali bir tarafa iterek, yıpranmaya, çürümeye terk ettiler. Atatürk’ün şu yol gösterici ve kurtarıcı direktiflerinden ya habersizdiler ya da onları umursamaz oldular:

- Eğer her dediğine boyun eğerseniz, düşmanın ihtiraslarının önüne geçemezsiniz. Yabancıların gösterdiği yolda kurtuluş çaresi aramak abestir ve sonu kesinlikle hüsrandır. Dünyada yabancıların öğüt ve planlarıyla yükselmiş tek bir millet yoktur. Türkiye hep bu yanlış zihniyetle gerilemiş, ahlak bakımından da düşmüştür.

- Batılı emperyalistler gururlu kafalarında, Doğu’nun kayıtsız koşulsuz sahibi ve yöneticisi olma emelini taşırlar. Bunu gerçekleştirmek için, kullanabildikleri bütün araç ve kuvvetlerle önce biz Türkleri mahvetmeye, bizi ezmeye çalışmışlardır. Çünkü Batı’nın bütün nefreti, Doğu’ya yönelttikleri saldırının bütün ağırlığı, öncelikle bizim üzerimizdedir. Anadolu zulümlere, saldırılara, taarruzlara bu yüzden maruz kalmıştır. Yıkılmak, çiğnenmek, parçalanmak istenmiştir.

3) Kurumlaşma ve Liyakat

Bir diğer sebep de devlet yönetiminde kurumlaşma sağlanamamış olması, liyakat esasının ihmal edilmiş olmasıdır. Rüşvetçilik, kleptokrasi, nepotizm zamanla en geçerli ölçütler haline geldi. Devletin başına getirilenler, öncelikle kendi çıkarlarını, ikballerini düşündüler. Partiler birer menfaat ocağına dönüştü. Millî İrade bir tarafa itildi.

Oysa bir örgüt, bir toplum, her şeyden önce aklın yönetiminde olmalı, yalnızca bilimsel gerçekleri, yüksek ahlakı rehber edinmelidir. Bu ise, devlette kurumlaşmayı zorunlu kılar. Bir devlet şahıslarla değil, ancak gerçeklerle yaşatılabilir. Devlet, birilerinin siyasi emellerine, kişisel çıkarlara alet edilmemelidir. Ülkede kişisel siyaset ve program değil, ancak devlet siyaseti ve programı uygulanmalıdır. Bir politika, filan şahsın programı olduğu için değil, fakat milletin ihtiyaçlarını karşıladığı için değerlidir. Kuvvet ve başarı, ilerleme daima kurumlaşma ister.

Kim ki başa geçip şan ve şeref davası güder, benzersiz olmak isterse, o ancak bir baş belasıdır. Yöneticiler, iktidara saltanat sürmek için değil, millete hizmet için getirilir. Bir devlet adamının gözünde hiçbir şey olmamalı, ancak ve ancak liyakat aşkı olmalıdır.

4) Ayrılıkçılık

Bir insan topluluğunun parça parça olması mı iyidir, yoksa kaynaşıp kenetlenmesi, bir araya gelip iş yapması mı iyidir? Bütün güzel eserler işbirliğinin, dayanışmanın eseri değil midir? Öyleyse nedir bu ayrılık tohumları, nedir bu mozaikçilik? Ayrılık zayıflık, birlikse kuvvet değil midir?

Biz, Diyarbakırlı, Vanlı, Erzurumlu, Trabzonlu, İstanbullu, Trakyalı,... hep bir soyun evlatları, hep aynı cevherin damarları değil miyiz, aynı bir mermerin renk renk damarları gibi!… Bu damarlar birbirini tanımalı, birbirine kavuşmalı. Aynı millet olmanın gururunu, birlik olmanın güvenini yaşamalı!

Peki millet nedir, millî birlik nedir?

Millet birbirine tarih, dil, kültür ve ülkü birliği ile bağlı olan yurttaşların meydana getirdiği siyasal bir topluluktur. Millî Birlik; bu “alt birlikler”den oluşan bir tür “üst birlik”tir. Bir millet, varlığını sürdürmek için dış ve iç düşmanlara karşı kendini savunmak zorundadır. Bunu da her şeyden önce Millî Birlik yoluyla sağlar.

Millî Birlik bir milletin en değerli varlığı, en etkili silahıdır. Toptan, tüfekten, bombadan, füzeden, en donanımlı ordulardan yüz kat daha güçlüdür. Millî Birlik bir bütün olmaktır, kaynaşmış bir kitle olmaktır. Millî Birlik millet içinde hiçbir bölücü, ayırıcı unsura yer vermez. Bu topraklarda yaşayan herkes bir bütündür. “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.” Kendini Türk hisseden,  tarihimizi, kültürümüzü paylaşan herkes Türk’tür.

Türk Milleti, kendisinin ve ülkesinin yüksek çıkarları aleyhine çalışan bozguncu alçak, vatansız, milliyetsiz, beyinsizlerin saçmalıklarındaki gizli ve kirli emelleri anlamalı, onlara göz yummamalıdır. Sosyal düzenini bozmaya yönelen gayretleri boğup yok etmelidir.

5) İşbirlikçiler

Geçmişte olduğu gibi bugün de karşımızda iki düşman vardır: işbirlikçiler ve emperyalizm... Milletimiz; birliğini bozmak isteyen bu sömürgeci zalimlere ve işbirlikçilere karşı uyanık olmak zorundadır.

Ancak halk iradesine düşman olan yöneticiler yabancılarla işbirliği yaparlar, bu yoldan yurtseverleri de yok etmeye çalışırlar. İkiyüzlüdürler, herkesi aldatırlar, onların gerçek yüzünü görmek lazımdır.

Ve o sahte Atatürkçüler… Bizi yabancılara muhtaç hale onlar getirmiştir. Bağımsızlığımızı yok eden ne varsa, onu yapmışlardır. Bir de kendi sapkın görüşlerini, Atatürkçülük diye yutturmuşlardır. NATO’ya girerek, ülkeyi yabancı sermayeye açarak, borçlandırarak, Avrupa Birliği’nin kapısını aşındırarak bağımsızlığımızdan ödünler vermişlerdir.

Oysa, Atatürkçülük yabancılara boyun eğmek değildir! Atatürkçülük emperyalizme karşı haklarını dişe diş, göze göz savunmaktır. Dış politikada emperyalist ülkelerden uzak durmaktır.

ORTADOĞU’DA OLANLAR

Genç arkadaşım Türkiye’nin içinde bulunduğu tehlikeli durumun sebeplerini açıkladıktan sonra, konuyu Ortadoğu’nun bugünkü durumuna getirdi ve konuşmasını şöyle sürdürdü:

Bugün Ortadoğu’da olup bitenler 1. ve 2. Dünya savaşlarını andırıyor, o savaşların küçük bir örneği, yeni bir paylaşım savaşının başlangıcıdır. Türkiye niye girdi bu belanın içine, kazancı nedir, mantıklı bir yanıtı yok. Görünen, bir maşa olarak kullanıldığı izlenimidir. Savaşın yarattığı etkilerden çok olumsuz şekilde, hatta ölümcül şekilde etkileniyor, etkilenecektir.

Emperyalizmin emel ve planlarının sonu gelmez. ABD ve ortakları bugünkü koşulları bilerek oluşturdular. Planları Türkiye de oyuna dahil edilmeden işleyemezdi. Bunun için uzun yıllar uğraştılar. ABD eski başkanı Bill Clinton Kasım 1999’da TBMM’nde bakın, ne demişti: “20. yüzyılı anlamak için Türkiye'nin tarihi, bir anahtardır. Ancak ben inanıyorum ki, Türkiye'nin geleceği önümüzdeki bin yılın ilk yüzyılının şekillenmesinde de son derece önemli bir rol oynayacaktır.”

Amerika’ya, Ortadoğu planına tam destek verecek bir iktidar gerekiyordu. Fırsatı 2000’li yılların başında yakaladı. Dahili ve harici bedhahlar böylece bir kez daha bir araya geldiler. Artık ABD harekete geçebilirdi. Planını BOP adıyla uygulamaya koydu. İşbirlikçilerin önüne ise yıllardır heybede olan Osmanlı Milletleri Topluluğu (OMT) havucunu attı. Türkiye batağa böyle çekildi.

Atatürk diyor ki, Dünya iki zümreye ayrılır: Birisi Doğu ki, kendi varlığını, insanlığını, bağımsızlığını idrak etmek, bu bilinçle de el ele vermek zorundadır. Diğeri ise, sırf kendi hırslarını tatmin için çalışmaktadır. Gayeleri insanlığın iyiliğine yönelik olmadığı gibi, aksine zulümdür, baskıdır. Bu zümre kudret ve kuvvet konumunda oldukça, mazlumlara merhamet ve şefkat göstermesi mümkün değildir. [Bu zümreyi başta ABD, emperyalist ülkeler oluşturur.] Emperyalistler kendilerini dünyanın sahipleri olarak görür, hak ve adaletten hiç anlamazlar. Kaynak ve pazarlarına el koymak için milletleri köleleştirir, tutsak yapmak isterler. Yoksul halkları, o halkların insanlarını birbirine karşı kullanırlar.

Bugün de Ortadoğu’da, Irak’ta, Suriye’de, hatta Türkiye’de yaptıkları budur; hiç değişmemişlerdir, değişmeyeceklerdir.

NE YAPMALI?

Genç arkadaşım bunları da söyledikten sonra sustu. Çok heyecanlıydı anlattıklarından dolayı. Anladım ki, öğretim hayatında, sadece derslerde öğrendikleriyle yetinmemiş, başka ve güvenilir kaynaklardan Atatürk’ün düşünce sistemini tüm yönleriyle öğrenmiş, belleğine yerleştirmiş, âdeta kazımıştı. Bununla da yetinmeyerek, -her halde, başkalarına da anlatarak sık tekrar yapmaktan olacak- Kemalizm’in kavramlarıyla düşünüp geçmişi ve bugünü aynı kavramlarla yorumlama yeteneğini de kazanmıştı. Kim bilir, belki de onu bir usta yetiştirmişti, ona bu yetenekleri bir “görünmez okul” kazandırmıştı!

Kısa bir sessizlikten sonra kendisine sordum: Peki, şimdi ne yapmamız gerekiyor?

“Atatürk’ün sözleriyle yanıtlayayım sorunuzu hocam” dedi, “bakın, 19 Ocak 1923 tarihli İzmit konuşmasında ne diyor”:

Bir fikrin, uygulamaya geçebilmesi için, doğal olarak o fikrin girişeni ve girişenleri olması gerekir. Ne var ki, o fikrin girişen ve girişenleri kendi başına ve ayrı ayrı girişimlerde bulunursa, her girişenin çalışma bileşkesi ve sonucu o kadar küçük, o kadar zayıf olur ki, bundan millet ve ülkenin yararlanması şöyle dursun, yapılan çalışmanın da ömrü kısa olur. Bir gün bile sürmez, belki girişenini de batırır. O halde aynı fikirde ve aynı görüşte bulunan insanların –ki o görüş bugün bizim için, hepimiz için bu ülkeyi bayındır kılmak, bu ülkeyi koruma altında bulundurmak, gönençli ve mutlu kılmaktan başka bir şey olamaz- ortak hedefe ulaşabilmeleri için kesinlikle, esaslı bir program ve o programın etrafında bir örgüt kurmaları gerekir. İşte böyle bir kuruluşla el ele vererek bütün millet çalışırsa, o milletin çalışma bileşkesinden çıkan sonuç bütün millete ışık serper, mutluluk serper.

İçerde Millî İrade konuşur, dışarda Emperyalizm’e set çekilir.

SONUÇ

Genç arkadaşımla sohbetim, bu cümlelerle tamamlanmıştı. Fark ettim ki, zihnim daha bir aydınlanmış, yeni şeyler öğrenmiştim. Fakat asıl sağladığım fayda başka oldu.

Bir Atatürkçü işte böyle olmalıydı, Atatürkçe düşünebilmeli, Atatürkçe konuşabilmeliydi! Bu, asla bir dogmatizm değildi, çünkü Devrimcilik ilkesi insana her türlü düşünme özgürlüğünü, eleştiri ve yenileşme imkânını sağlıyor. Yeter ki, söylenen ve yapılan bilimsel ve ahlaki olsun, Milletin iradesine ve çıkarlarına uygun olsun.

“Atatürkçe düşünmek, Atatürkçe konuşmak” dedim; peki, bununla neyi anlatmak istiyorum?

Şöyle açıklayayım: Düşünme olgusu düzen ister, bilinçlenme ve süreklilik ister. Kişi ne kadar çok şey bilirse bilsin, o bildikleri düzenli ve birbiriyle bağlantılı değilse işe yaramaz, yaratıcı olmaz. İnsanın kafasında bir fikir sistemi olmalı; kişi o sistemin verilerini, terimlerini, ilintilerini, sonuçlarını kullanarak fikir üretmeli, konuşmalı,  iş yapmalı. Ve en önemlisi, bütün bunları bilinçli olarak yapmalı…

Peki, Atatürkçünün düşünce sistemi, fikir avadanlığı nedir?

Elbette Atatürk öğretisidir. Atatürkçülüğün ilkeleri, kavramları, ilişkileri ve sonuçlarıdır; aynı kapsamdaki muhakeme süreçleridir. Öyle ki bir kavram, bir önerme, bir sonuçla karşılaştıklarında bütün Atatürkçüler ondan aynı şeyi anlamalıdır.

Biz Atatürkçüler, bu birikime ve uyuma, Atatürk gibi düşünme ve sonuç çıkarma yeteneğine sahip miyiz? “Evet, sahibiz” demek bence çok zor. Yanıtım ne yazık ki, hayır olacaktır. O zaman yapmamız gereken tek şey var: Atatürkçülüğü yeni baştan adım adım ve mutlaka sistemli olarak yeniden öğrenmek!

Diyeceksiniz ki, iyi de, nerede bulacağız Atatürk’ün fikirlerini, tutum ve davranış şekillerini?

Kısmen Nutuk’ta bulacağız. Ve asıl olarak da onun ciltlere sığmayan halkla yaptığı konuşmalarda, sohbetlerinde, yazışmalarında, kaleme aldığı, yazdırdığı notlarda, kitaplarında bulacağız.

Copyright © Prof. Dr. Cihan Dura