Yazı Kategorileri > Atatürk Yazıları
19-12-2013
ATATÜRK ANLATIYOR: HİLAFETE İSLAM DÜNYASI KARAR VERİR

Cihan Dura

19.12.2013


İki Mustafa Kemal vardır:

Biri ben, et ve kemikten…, diğeri sizler, ölümsüz olan.

M. K. Atatürk

 

 

Hz. Peygamber Habercidir, Emir Değildir. Devletlere Gönderdiği Mektupta, Onları Hak Dine Davet Etmiş, Ancak Yönetimlerinde Serbest Bırakmıştır

1) Cenab-ı Risâletpenah Efendimiz, bütün İslam ehlinin, kitap ehlinin bildiği üzere, Yaradan tarafından dini gerçekleri insanlık dünyasına bildirmeye ve anlatmaya memur buyruldular. Adı 'Peygamber'dir, yani “haber ulaştırmaya memur”dur. Cenabı Hak, Kur'an'ın naslarında kendisine emirlik, saltanat, padişahlık vermiş değildir; hükümdarlık vermiş değildir, peygamberlik göreviyle göndermiştir yalnızca. Elbette, gerçek görevini tamamıyla kavramış olan Cenabı Peygamber, bütün dünya ehline bunu tebliğ buyurdu. O devirde örneğin doğuda bir İran devleti, kuzeyde bir Roma İmparatorluğu vardı ve diğer bazı devletler vardı. Cenabı Peygamber devletlere gönderdiği namei risaletpenahilerinde buyurmuşlardır ki: “Allah birdir ve ben onun tarafından size hakikati anlatmaya memurum: Hak din İslam dinidir. Bunu kabul ediniz!” Ancak eklemiştir: “Ben size hak dinini kabul ettirmekle sanmayınız ki, sizin milletinize, sizin hükümetinize el koymuş olacağım. Siz hangi hükümet şeklinde, hangi halde bulunuyorsanız, o yine saklıdır. Yalnız hak dinini kabul ve muhafaza ediniz!”

Hz. Peygamber Bir Hükümet Teşkil Etti. Vefat Edince Bir Emir Seçilmesi Gerekti. Hz. Ömer De Ben Halife Değil, Emirim Demiştir

2) Fakat bu davete uyulmadığı için, Cenabı Peygamber, kendilerine bağlı olanlarla beraber oluşturulmak ve bizzat bir hükümet yapmak için bir askerî kuvvet vücuda getirmek, peygamberlik görevini böyle bir hükümete ve bir kuvvete dayanarak yerine getirmek zorunda kaldı. Böylece asıl ve özel görevine, ikincil bir görev ilave etmiş oldu. Bundan başka, Hazreti Peygamber'in vefatından sonra söz konusu olan şey; bir emirlik kurulması ve bu emirliği vücuda getiren insanların başına bir emir seçilmesi sorunuydu. Hz. Ebubekir emir olarak seçildi. Hz. Ömer de emir idi. Hatta değerli ulemamız pekiyi bilirler ki Hazret-i Ömer'e 'Halife-yi Resûlullah' dediler; o ilk kez minbere çıktı. “Hayır, ben Halife-yi Resulullah değilim; siz müminlersiniz, ben de sizin emirinizim ve reisinizim” dedi.''

Devletin Başına Geçenlere Sonraları Da Halife Dendi. Halifelikten Kasıt Hükümettir 

3) Nihayet Hz. Ali zamanında bir tarafta Hz. Ali Irak’ın, Iraklıların emiri oldu. Diğer tarafta Muaviye Suriye’nin sultanı oldu. Fakat bunların isimleri halife idi. Daha sonra Bağdat’ta bir saltanat kuruldu: Abbasi Devleti… Sultanlar, padişahlar iktidar mevkiine geçti. Devletin adına hilafet, başına geçenlere halife dendi. Endülüs’te de bir İslam saltanatı vardı. Orada da sultanlara halife deniyordu. Bu yaptığım açıklamalardan sonra pek güzel anlaşılıyor ki, esas olarak hilafetten kast edilen, doğrudan doğruya hükümettir.

İslam Hükümetin Şeklini Değil, Esaslarını Belirtmiştir, Birincisi Şûradır

4) İşte tam burada yeridir, İslam dini hükümetten neyi anlar, onu nasıl tanımlar, hükümetin nasıl olmasını ister? İzmit’te 19 Ocak 1923’de halka yaptığım bir konuşmada şöyle yanıtlamıştım bu soruyu: Dinin esasında, hükümetin şu veya bu şekilde olacağına dair kesin hiçbir ifade yoktur. Yalnız hükümetin hangi esaslara dayanması gerektiği bellidir, açıktır, kesindir. O esaslardan biri şûradır. Şûra en kuvvetli bir esastır. Bu esas doğrudan doğruya Yaradan’ın peygamberi olan Muhammed Mustafa’ya da emredilmiştir: Peygamber olan şanlı zat kendiliğinden iş yapmayacaktır. Müşavere ile, yani görüşüp danışma ile yapacaktır. Bu böyle olunca, ondan sonra İslam ehlinin başına geçenlerin aynı esasa tabi olmaları gerektiği kuşkusuzdur. Çünkü ilahi emir böyledir!

Diğer Esas Adalettir, Bu Da Uzmanlık Gerektirir 

5) Diğer bir esas da adalet esasıdır. Şûra insanların muamelelerini yaparken, adilane yapacaktır. Çünkü adaletten uzaklaşmış olan şûra, Allah’ın emrettiği bir şûra olamaz. O şûranın hakkıyla adalet dağıtmaya muktedir olabilmesi için de uzman olması, işlere vâkıf olması gerekmektedir. Ancak vâkıf olan, uzman olan insanlardan oluşan hükümet makbul ve geçerli olur. Ancak öyle bir şûraya, adalet dağıtımında emniyet edilebilir, güvenilebilir.

Bizim Hükümetimiz İslam’ın İstediği Şekildedir, Öyleyse Hilafete Gerek Yoktur

6) Şimdi, bir an bizim meclisimize ve hükümetimize bakalım. Bizim Meclisimiz ve onun güvendiği zatlardan meydana gelmiş olan hükümet heyeti, aynen dinin emretmiş olduğu şekilde ve niteliktedir! O zaman, ayrıca bir hilafet makamı söz konusu olabilir mi? Olamaz!... Milletimiz; kurduğu yeni devletin mukadderatına, bağımsızlığına, işlerine adı halife olsun, padişah olsun, ne olursa olsun, hiç kimseyi müdahale ettiremez. Allah da böyle bir şey emir buyurmamıştır. Bu bakımdan millet tam Allah’ın emrettiği şekilde kurduğu devleti ve onun bağımsızlığını muhafaza ediyor ve sonsuza kadar muhafaza edecektir!

Meclis Halifenin Değil, Milletindir 

7) Bir kitapta hoca efendilerden biri yazmış ki, Meclis Halife’nindir. Efendiler bu kadar sakat, anlamsız bir şey olamaz. Dünyada benliğini, insanlığını ve ulusal egemenliğini anlamış bir toplumun hiçbir zaman kabul edemeyeceği bir safsatadır bu. Meclis Halife’nin değildir, olamaz da. Meclis yalnız milletindir. Ve ancak milletin vekillerinden meydana gelmiştir. Milletin verdiği yetkiyi kullanan, görevleri yapan zatlardan ibarettir. Dolayısıyla yalnız ve yalnız milletindir. Meclis ancak milletin emrine itaat etmek zorundadır. Yoksa adı, makamı ne olursa olsun kimseden emir almaz. İtaat kabul etmez bir meclistir. O kitabı yazan Hoca efendinin hilafetin görevlerini incelemek ve ifade etmek için karıştırdığı kitaplar, Yezit zamanında yazılmış olan kitaplardır. O Yezit ki, halife unvanıyla dünyanın en zalim ve despot hükümdarıydı. Dolayısıyla o kitaplarda hilafetin görevleri olarak yazılmış olan şeyler Yezit'in despotça saltanatının görevleridir!

Halife Ancak Tüm İslam Dünyasına Ait Olabilir, Tarihte Hükümetin Görevleri De Hilafetin Sayılmıştır

8) Bu noktayı böylece vurguladıktan sonra, asıl söylemek istediğim hususa dönmek istiyorum. Efendiler! Halife ve Hilafet söz konusu olduğu zaman, bu yalnız Türkiye ve Türkiye halkı için söz konusu olamaz. Belki bütün İslam âlemini kapsayan ortak bir hilafet makamı söz konusu olabilir. Çok önemlidir bu nokta, çok nazik ve geniştir. Bu konudaki düşüncelerimi size söyleyeyim! Efendiler, tarih bize pek açık gösteriyor ki, İslâm âleminde devlet başkanlığında bulunan zatlara halife denilmiş olmaktan ötürü, devlet başkanlığında, hükümetle ilgili görevler de hilafetin görevleri ana başlıkları altında ifade edilmiştir.

Halifeliğin Bütün İslam Âlemini Kapsaması Mümkün Olmamıştır. Ayrı Hükümetlerin Başındakilere De Halife Denmiştir

9) Şimdi bu sağlam kayıtlara göre tekrar edelim! Halife, bütün İslam ehlini bir birlik noktasında toplayacaktır. Halife bütün İslâm âleminin hukukunu, onurunu, şerefini, gönencini, mutluluğunu muhafaza edecek; muhafaza ve korumaya muktedir olabilecektir. Halife, İslam âlemine her nereden gelirse gelsin, her türlü tecavüzü engelleyebilecek, reddedebilecek, söküp atabilecektir. Bunun için de kuvvetli ordulara, her şeye sahip olacaktır! Buna göre bütün bu saydıklarımızı yapmış, yapabilmiş, yapan, yapabilen bir halifei müslimin olmak lâzım gelir! Efendiler! İslâmiyet’in ortaya çıkışından beri bütün islamları bir noktada birleştirmek mümkün olmuş mudur? Hayır efendiler, mümkün olmamıştır. Bütün İslâm âleminin bir hilafet makamı etrafında birleşmiş olduğu görülmemiştir. Görülmüş olan şey, çeşitli İslam toplumlarının ayrı ayrı hükümetler ve devletler kurmuş olmalarıdır. Ve bu devletlerin başlarında bulunan zatlara aynı zamanda halife denirdi. Bugün de Fas halifesi, Sudan halifesi ve diğer halifeler vardır.

Yapıları Farklı Olan Toplulukları Bir Merkezden Yönetmek İmkânsızdır. Doğrusu, Her Birinin Yapısıyla Uyumlu Hükümet Kurulmasıdır

10) Efendiler! Afrika'da yaşayan, Hindistan'da yaşayan, Rusya'da yaşayan, Avrupa'da, Amerika'da yaşayan, başka başka yörelerde başka başka geleneklere sahip olarak yaşayan insanların hepsini bir noktada toplamak ve bu noktadan yönetmek, fen ve bilim bakımından mümkün değildir. Mutlaka her ırk, her unsur yaşadığı çevrelerle orantılı olmak üzere ayrı ayrı ve her halde bilimsel esaslara dayanan hükümetler kurmalıdır. Ancak bu esas dairesinde kurulan hükümetler, yaşamsal yeteneklerini muhafaza edebilirler. Yoksa bu esas olan prensibi unutarak, gayet uzak, yüksek ve ilahî ve bir noktada birleşeceğiz diye yürümek, var olanı tehlikeye atmak demektir. İnsan güneşi görür, hoşlanır, güneş çok çekicidir, parlaktır, çok sıcaktır. İnsan onun verim ve sıcaklığından faydalanmakla hayatını uzatır; fakat gözünü güneşe diker ve mutlaka ben oraya varacağım diyerek yürürse, gideceği yer güneş değil yerkürenin altıdır.

İslâmiyet Üç Yönde Hızla Yayıldı, Ancak Karşı Taarruzlar Başladı. İslam Ülkeleri Sömürgecilerin Yönetimine Geçti, Osmanlı Devleti Çöktü 

11) Bu dediğim zihniyetle yürüyen İslam âlemine başından sona kadar bir göz atalım! İslamiyet ilk ortaya çıkışında az zamanda çok ilerledi ve genişledi. Türlü yönlerde, türlü kollarla yürüdü ve başarılı oldu. O kollardan biri de Afrika'nın kuzey sahilini takip ederek Endülüs'e giden koldur ki, orada hepimizin bildiği gibi azametli bir İslam hükümeti vücuda getirdi. Afrika kuzey sahili de baştanbaşa Müslüman oldu. Oralarda da İslam hükümetleri kuruldu. Doğuya giden kol Hindistan içinde ve Çin sınırlarında İslamiyet’i yerleştirdi, Müslüman devletler meydana getirdi. Kuzeye giden kol nihayet, Osmanlı Türklerinin büyük ve azametli imparatorluğu sancağı ile Allah kelamını yükseltti. Fakat batıya, doğuya, kuzeye vuku bulan bu taarruzlar, çok gecikmeden karşı bir taarruzla karşı karşıya kaldı. İspanya baştan nihayete kadar süpürüldü ve İslamiyet’ten yalnız tarihî bir hatıradan başka bir şey kalmadı. Fas, Cezayir, Tunus, Trablus, Mısır, Suriye, Irak, Hindistan baştan sona kadar İngilizlerin, Fransızların, İtalyanların yönetimine geçmiş bulunuyor. İran ve Afganistan'dan bahsetmeyeceğim. Osmanlı Devleti’nin hali de biliniyor.

Hilafetten Maksat İslam Dünyasının Varlığını Ve Onurunu Sağlamaktı. Oysa İslam Ülkeleri Zincirler Altında İnliyor

12) O halde ne oldu? Hilafetten maksat bütün İslâm âleminin varlığını, onurunu, şerefini muhafaza etmekti. Bütün İslâm âleminin gönenç ve mutluluğunu sağlamaktı. Oysa ne yazık ki, gözlerimizi yakan, kalbimizi inleten manzara bütün İslâm âleminin baştan sona kadar zincirler altında inlemesidir. Bu noktada duracağım ve tekrar kendi durumumuza temas edeceğim.

Bizim Halifemiz, Halifei Müslimin Esir Müslüman Ülkeleri Kurtarabilir Mi? Türkiye’nin Buna Gücü Yeter Mi?

13) Efendiler! İslâm âlemini kapsayan bir hilâfet makamı vardır diyoruz ve o makamda bir zat oturmaktadır ki, unvanı Halifei Müslimîn’dir. Hilafetin görev ve yetkisinden söz edenlere göre bu Halîfei Müslimîn’in görevi nedir, soruyorum! Bu, İslâm âlemini kurtarmak değil mi? Bu Müslümanların hilafetinin kapsamı içinde bir Türkiye devleti vardır, bir İran devleti vardır, bir Afgan devleti vardır ve yetmiş milyonluk bir Hindistan İslam kitlesi vardır, Mısır vardır, Fas vardır ve başkaları vardır. Bunların hepsini, halifenin hilafet görevini bildiren kitaplarda tanımlandığı şekilde kabul ettiğimize göre, kurtarmak lazımdır. Kurtarabilmek için de kuvvet lazımdır, kudret lazımdır. Para ve nüfus lazımdır! Kim diyebilir ki bunun için Türkiye devleti ve Türkiye devletini vücuda getiren Anadolu'nun sekiz milyon halkı halifenin emrine tabidir. Kim diyebilir ki, buyurun efendim işte Türkiye'nin sekiz milyon yoksul halkı, dünyayı mağlup edin ve İslam âlemini koruyun! Ben sorarım millete! Buna razı mıdır? Bunu yapmaya gücü yeter mi? Yapabilir mi? Bu zavallı millet bu kadar büyük bir sorumluluğu, bu kadar büyük bir görevi üstlenebilir mi? Gerçekten millet böyle bir görevi üstlenmekle, yerine getirilmesine girişmekle başarılı olabileceğini bir an bile ümit edebilir mi? Buna imkân olduğu düşünülebilir mi? Sanırım ki hayır, asla...

Milletimiz Dünyanın Dört Bir Yanında Harcandı. Bu Bir Görevse, Diğer İslam Ülkeleri De Katılmalı  

14) Efendiler! Milletimiz, yüzyıllarca bu bakış açısından hareket ettirildi, fakat ne oldu? Her gittiği yerde milyonlarca insan bıraktı. En sonunda oralardan kovuldu, kovuldu ve bugün sekiz milyona indi. Yemen çöllerinde kavrulup mahvolan Anadolu evlatlarının sayısını biliyor musunuz? Suriye'yi, Irak'ı muhafaza etmek için, Mısır'da barınabilmek için, Afrika'da tutunabilmek için, Viyana kapılarına kadar fetihler yapabilmek için ne kadar insan can verdi, biliyor musunuz? Ve sonuçta ne oldu görüyor musunuz? Efendiler! Böyle bir görevin yapılması lazım geliyorsa bunu yalnız sekiz milyonluk Anadolu halkından değil, yetmiş milyonluk Hindistan halkından da talep etmek lazımdır!

Halifeliğin Yetki Ve Sorumlulukları Varsa, Bu Yalnızca Türkiye’ye Yüklenemez

15) Efendiler! Yeni Türkiye'nin ve yeni Türkiye halkının artık kendi hayat ve mutluluğundan başka düşünecek bir şeyi yoktur. Başkalarına verebilecek bir zerresi kalmamıştır, artık veremez! O halde kesin olarak ifade ediyorum. Halife, Halifei Müslimîn’dir ve Türkiye de İslâm âlemi içinde bir parçadır. Dolayısıyla halifenin sahip olması lazım gelen yetki ve görevler varsa onun sorumluluğunu yalnız, henüz kendi hayat ve bağımsızlığını kurtarmaya çalışan bu küçük Türkiye'ye yükletmeye Allah da razı değildir!

Türkiye Böyle Bir Görevi Kabul Etse Bile, Karşılığı Kuru Bir Teşekkür Olabilir, O Zaman Buna Değer Mi? 

16) Efendiler! Diğer bir noktayı da gözlerinizin önünde canlandırmak isterim. Bir an için varsayalım ki Türkiye söz konusu olan görevi ciddî olarak kabul etsin. Müslümanları kurtarmak ve bir noktada birleştirerek yönetmek gayesine yürüsün ve başarılı da olsun! Pekiyi ama, Mısır'ı kurtardık, sonra Mısırlılar derse ki “çok teşekkür ederiz, fakat biz, sizin yönetim alanınıza girmeyiz! Mısır, Mısırlılarındır. Biz bağımsızlık ve egemenliğimize kimseyi karıştırmayız. Bağımsız kalacağız.” Hint'in yetmiş milyon İslam ehli derse ki, “bize büyük hizmet yaptınız; fakat bizim egemenlik ve bağımsızlığımıza karışmayınız. Biz kendi kendimizi yönetmeye muktediriz.” O halde bütün bu çabalara sadece bir teşekkür ve duâ almak için mi katlanılacaktır efendim? Görüyorsunuz ki bir arzu için, bir heves için, bir kuruntu için, bir hayal için bu zavallı milleti mahvetmeyi teklif ediyorlar! İşte hilafet makamına ve halifeye görev ve yetki vermek teklifinin mahiyeti bundan ibarettir! Efendiler! Kendimizi dünyanın hâkimi zannetmek gafleti artık devam etmemelidir. Gerçek mevkiimizi, dünyanın durumunu tanımaktaki gafletle gafillere uymakla zavallı milletimizi sürüklediğimiz felâketler yetişir. Bile bile aynı faciayı devam ettiremeyiz!

Çözüm Şu Olabilir: İslâm Devletleri Bağımsızlıklarına Kavuşunca Bir Şûra Oluşturarak Başlarına Birini Getirirler, İşte O Kişi Halifei Müslimin Olur

17) Şimdi efendiler, teorik olarak bir hususu tasvir edeyim. Herhangi bir gün Avrupa'da, Asya'da, Afrika'da ve diğer kıtalarda İslam toplumları boyunlarındaki zincirleri kırıp da bağımsız olurlarsa, işte o zaman arzu ederlerse bilimin, tekniğin ve çağın gereklerine uygun bir şekilde anlaşma noktaları bulabilirler. Çünkü her devletin, her toplumun birbirinden isteyeceği bir takım çıkarlar olabilir. Dolayısıyla bu karşılıklı çıkarları sağlar biçimde birtakım anlaşma koşulları bulunabilir. Bu tasavvur olunan, bağımsız İslam hükümetlerin yetki sahibi delegeleri bir araya gelip, bir kongre yaparlar ve derlerse ki, Türkiye ile İran arasında, İran ile Afgan arasında, Mısır, Hint arasında şu veya bu arasında veya bütün bunlar arasında şu veya bu ilişkiler kurulmuştur. Bu ortak ilişkileri muhafaza etmek için, bu ortak ilişkilerin içerdiği koşullar dahilinde hareketi temin etmek için, bütün İslam devletlerinin delegelerinden meydana gelen bir şûra oluşturulacaktır. Ve o şûranın bir başkanlık makamı olacaktır. İşte o makama seçilecek zat, Halîfei Müslimîn olacak olan zattır! Efendiler, ancak böyle bir şekil düşünülebilir. Yoksa herhangi bir devletin bir zata bütün İslam dünyasının işlerinin döndürülmesi ve yürütülmesi yetkisini vermesi, akıl ve mantığın hiç bir zaman kabul edemeyeceği ve hakikatte hiçbir zaman, hiç kimse tarafından kabul edilmemiş olan bir şeydir. Hakikat bundan ibarettir.

Her İyinin Karşısına İrtica Çıkar. Ancak Devrimciler Gereğini Yapar. Ulusal Egemenliği Kimse Yok Edemez

18) Efendiler, hayatın felsefesi, tarihin garip tecellisi şudur ki, her iyi, her güzel, her faydalı şey karşısında onu yok edecek bir kuvvet belirir. Bizim dilimizde buna irtica derler. İyi bir şey yaptınız mı biliniz ki, bunu yok etmek için karşınıza muhalif, mürteci, gerici bir kuvvet çıkacaktır. Dolayısıyla yapmadan önce çıkacak kara kuvvetin imhası önlemini de almış olmalıdır! >Efendiler, bütün millet emin ve müsterih olsun ki, bugünkü devrimi yapanlar ve onu tamamlamaya karar verenler, karşılarına çıkacak olumsuz kuvvetleri, çıktığı noktada ezebilecek kudrete, yeteneğe ve önleme sahiptirler. Dolayısıyla tekrar kesinlikle beyan edelim ki, milletin egemenliği sonsuzdur. Onu ihlal edebilecek ve zarara uğratabilecek kuvvet yoktur ve olamaz. Hilafet makamının var oluşu milletçe sakıncaların kaynağı kabul edilmekte değildir, sebebiyet verilmedikçe! Fakat şu da kesinlikle bilinmelidir ki, herhangi suret ve şekilde sakınca görüldüğü gün, bütün teoriler biter, orada pratik ve uygulama başlar.

Hilafet Bütün İslam Alemine Aittir. Ona Türkiye Karar Veremez. Halifeye Yetki Vermek Milli Egemenliğe Aykırıdır. Sorunu İslam Âlemi Halleder 

19) Bizim hükümet şeklimiz, şer’î ve dinî hükümlerin tanımladığı niteliktedir. Halife yahut hilafet makamı yalnız Türkiye devletiyle ve Türkiye İslam halkıyla sınırlı bir makam olsaydı, o zaman mevcut olan şekil içinde bunun ifade tarzını düşünebilirdik. Fakat böyle değildir. Bu makam, bütün İslam âlemini kapsayan bir makamdır. Buna göre, o makama yalnız Türkiye halkının görev ve yetki vermesi, onun gücü ve yetkisi dışındadır. İslam âleminde birçok ülke esaret altındadır. Sonra, dünyada hâkim olan yönetim usulü milliyet esaslarına dayanan usuldür. Bütün dünyaya zorla kabul ettirilmek mecburiyeti olan bir sorun için Türkiye halkını görevlendirmek maddeten mümkün olmadığı gibi, uygun da değildir. Allah böyle bir şeyi bu milletten talep etmemiştir ve etmez de… Dolayısıyla halifeye yetki ve görev vermek, millî egemenliğe darbe vurmak demek olan bu zihniyeti kabul etmek demektir. Bütün İslam âlemi özgür ve bağımsız olduğu zaman bu sorun nasıl halledilmek lazım gelecekse, öyle halledilir. Hilafet makamının korunması İslam âleminin gelecekteki görüşüne yönelik bir siyasettir. Efendiler! Bütün İslam âlemini bir noktadan yönetmek mümkün değildir.

 

KAYNAK: Atatürk’ün Bütün Eserleri, Kaynak Yayınları, İst., Cilt 14 (1922-1923)

Copyright © Prof. Dr. Cihan Dura