Yazı Kategorileri > Atatürk Yazıları
06-12-2013
ATATÜRK ANLATIYOR: HALİFELİĞİN KISA TARİHİ

Cihan Dura

6.12.2013


İki Mustafa Kemal vardır:

Biri ben, et ve kemikten…, diğeri sizler, ölümsüz olan.

M. K. Atatürk

 

 

Bundan yaklaşık 90 yıl öncesi… Mustafa Kemal Paşa Büyük Millet Meclisi kürsüsündedir. Konu saltanatın kaldırılması... Sözü halifelik konusuna getirir ve kurumun bir tarihçesini sunar. Açıklamalarını halifeliğin yeni kurulan devletteki konumunu geçici olarak[i] tanımlayarak bitirir.

1 Kasım 1922… Ankara’da Büyük Millet Meclisi’ndeyiz.

Gazi Paşa konuşuyor!

Dinliyoruz[ii].

‘***’

Hakikat Milletin, Egemenliğini Eline Almış Olmasıdır. Bu Hakikat, Egemenliğin Tek Bir Şahsın Elinde Bulunması Batılını Ortadan Kaldırmıştır

1) Arkadaşlar! İdare şeklimizde mevcut bulunan hakikat; Türkiye halkının, kendi yazgısına fiilen ve bizzat el koymuş olması, millî egemenliğini, millî saltanatını üç yıldan beri kendi elinde bulundurarak kutsal davasını savunmakta olmasıdır. Bu hakikatin tecellisi bir batılın yok olmasına sebep oldu. Bu batıl, gayri meşru, akıl dışı olan şey, bir milletin egemenlik ve saltanat hukukunun bir şahsın elinde temsil edilmesine müsaade edilmesiydi. Bu nokta üzerinde bütün milletin ve millet arzusuna tabi olarak milletvekillerinden meydana gelen yüce heyetinizin tabii surette vermiş olduğu kararı ben de bir arkadaşınız sıfatıyla bu kürsüden tekrarlamak istiyorum.

Peygamberimiz Hz. Muhammet Mekke’de Dünyaya Geldi. O Son Peygamber, Nur Yüzlü, Yüksek Ahlak Sahibiydi. 20 Yıl Boyunca Peygamberlik Görevini Yerine Getirdi  

2) Arkadaşlar! Hakikati aydınlatmak için hep beraber Türk tarihi ve İslam tarihi üzerinde kısa ve hızlı bir gözden geçirmeyi uygun buluyorum. Efendiler, bilinmektedir ki, yeryüzünde yüz milyonluk bir Arap kütlesi vardır. Bunların Asyalı kısmı Arabistan Yarımadası’nda yoğun olarak varlık gösterir. Peygamberliğe ve resullüğe mazhar olan Fahriâlem Efendimiz, bu Arap kütlesi içinde Mekke’de dünyaya gelmiş, mübarek bir vücut idi. Kitabı en mükemmel kitaptır. Son peygamber olan Muhammet Mustafa Sellallahüaleyhivesellem 1394 yıl önce Rumi Nisan içinde ve Rebiülevel ayının on ikinci Pazartesi gecesi sabaha doğru tan yeri ağarırken doğdu, gün doğmadan! Yüzü nurani, sözü ruhani, doğruluk ve görüşte eşsiz, sözünde sadık ve halim, mürüvvetçe saire üstün olan Muhammed Mustafa, önce bu özel ve seçkin nitelikleriyle kabilesi içinde “Muhammedülemin” oldu. Muhammed Mustafa, peygamber olmadan önce kavminin sevgisine, saygısına, güvenine mazhar oldu. Ve sonra, kırk yaşında nebilik ve 43 yaşında resullük geldi. Fahri Âlem efendimiz sonsuz tehlikeler içinde, bitmez sıkıntılar ve zorluklar karşısında 20 yıl çalıştı. İslam dinini kurmak olan peygamberlik görevini başarıyla yerine getirdikten sonra cennetin en yüce katına erişti.

İrtihalinin Ardından Halife Olacak Bir Emir Seçilmesi Gerekti. Hz. Muhammet, Halefi Olarak Çok Sevdiği Hz. Ebubekir’i İşaret Etti

3) Kendisinin irşat ve tebliğine mazhar olan bütün Müslümanlar, özellikle Ashabı Güzin, pek çok gözyaşı döktü. Fakat insanlık gereği olan bu duruma üzülmenin faydasız olduğunu anlayan bu akıl ve anlayış sahipleri, dönemin önde gelenleri; Peygamber’in arkasından ağlamak değil, bir an önce ümmetin işlerini iyi yürütüp yerine getirilmesini sağlayacak önlem almak gerektiğini düşündüler ve toplandılar. Resuliekrem’e halife olacak bir emir, bir yönetici seçimi söz konusu oldu. Zatı Risaletpenahi, vefalı dostu Hazreti Ebubekir’den kişisel olarak çok hoşlanırdı; son nefeslerini yaşarken Ebubekir’in kendisine halef olmasının uygun olacağını türlü şekillerde işaret dahi buyurmuşlardı. Buna göre toplanıp resmî olarak bir seçim yapmaktan başka bir iş kalmamış olduğuna hükmolunabilirdi.

Halife Seçimi İçin Üç Görüş Ortaya Çıktı. Birincisi Sahabe’nin, Diğerleri Ensar’ın Ve Haşimîlerin Görüşleriydi

4) Halbuki bu seçme işi o kadar kolay olmadı. Tersine, sorun çok müzakerelere, tartışmalara ve çok esaslı uyuşmazlıklara maruz kaldı. Seçim işinde başlıca üç görüş ortaya çıktı. Bu görüşlerden biri; hilafet makamına hak kazanabilmek, ümmet işlerini yönetebilmek için gerekli olan kudret ve yeterliliğin kural alınması idi. Buna göre hilafet makamı en kuvvetli ve en nüfuzlu ve en reşit kavmin olacaktı. Bu görüş Sahabe’nindi. İkinci görüş o güne kadar İslam’ın başarısına hizmet eden kavmin hilafete hak kazanmış sayılmasıydı. Bu, Ensar’ın görüşüydü. Üçüncü fikir ise, akrabalık kuvvetini gerekli saymaktı. Bu da Haşimiler’in görüşüydü.

Anlaşma Sağlanamayınca Bölünmeyi Önlemek İsteyen Hz. Ömer’in Etkisiyle,  Hz. Ebubekir’e Biat Edildi

5) Bu üç görüşten oy birliği ile birini tercih etmek ve seçim işini sonuçlandırmak mümkün olamadı. En sonunda bölünmenin ve fetretin önüne bir an önce geçmek gereğine inanmış olan Hazreti Ömer’in etkisi ile, Hazreti Ebubekir’e biat olundu. Görülüyor ki, ilk halifenin seçiminde genel eğilimlerin ortak noktasından ziyade, kişisel etki sunuca götürmüştür.

Halifelik İslam’da Çok Önemlidir, Çünkü Rabıta Ve Birlik Sağlayan Bir Emirliktir

6) Efendiler, bu muhalefet ve tartışmaların yersiz olduğunu sanmayalım. Gerçekten hilafet işi İslam milletlerince en büyük bir iştir. Çünkü Efendiler, Halifei Nebeviye, İslam topluluğu arasında rabıta olan bir emirliktir. İslam topluluğunun kelimei vahdet üzere bir araya gelmesini sağlayan bir emirliktir.

Bir Devletin İdaresi Zor Ve Kuvvet Gerektirir, Hilafetle Bir İslam Emirliği Kurulmuştur 

7) Emirlik, yani devlet ve hükümet başkanlığı ise Cenabı Hakkın bir sır ve hikmetidir ki, kurulup yürütülmesi daima şiddet ve kuvvet koşuluna bağlıdır. Ve ondan asıl maksat da, fesadı ortadan kaldırmak, şehirlerin asayişini korumak ve cihat işlerini yoluna koyma ile kamu işlerini iyi düzenlemekten ibarettir. Bu da ancak şiddet ve kuvvete bağlıdır. Âdetullah –Allah’ın yasaları-  hep bu şekilde olagelmiştir. Buna göre yukarda açıkladığım üç farklı görüşten birincinin -ki kuvveti ve nüfuzu olan kavmin, milletin hilafet varisi olması noktasıydı- diğer görüşlere tercih edilmesi ve galip gelmesi doğaldır ve Hazreti Ebubekir’in, etkiyle hilafet makamını işgal etmesi isabetlidir. İşte bu suretle, Asrı Saadet’ten sonra hilafet unvanı ile bir İslam emirliği kurulmuş oldu.

Ebubekir Çıkan İsyanları Bastırdı, Son Günlerinde Yerine Hz. Ömer’i Seçti

8) Fakat Efendiler, Peygamber’in vefatı ile derhal her tarafta dinden dönmeler başladı, irtica başladı, isyan başladı. Hazreti Ebubekir bunları bertaraf etti. Duruma hâkim oldu. Bir taraftan da İslam emirliğinin sınırlarını genişletmeye girişti. Ebubekir son demlerine yaklaşınca kendi seçimindeki sıkıntıları düşünerek Hazreti Ömer’i vasiyetname ile bizzat seçti ve millete takdim etti.

Peygamber’in Kehaneti: Ümmetim Zaferler Kazanacak, Zenginleşecek, Ancak Sonra Fitne Ve Düşmanlıklar Olacak

9) Hazreti Ömer’in halifeliği zamanında İslam memleketleri olağanüstü denecek derecede hızla genişledi. Servet çoğaldı. Halbuki bir milletin içinde servet ve bolluk olması, insanlar arasında dünya garazlarının ortaya çıkmasına ve bunun da ihtilal ve fitnenin baş göstermesine sebep olması, bu dünyanın halleri gereğidir.  İşte bu nokta Hazreti Ömer’in zihnini kurcalıyordu. Bir de Hazreti Ömer hatırlıyordu ki, Resulü Ekrem, sırdaşı olan ashabına, yakın arkadaşlarına, şunu söylemişti: “Ümmetim düşmanlarına üstün gelecek. Mekke, Yemen, Kudüs ve Şam’ı fethedecek, Kisra ve Kayser’in hazinelerini bölüşecektir. Fakat ondan sonra aralarında fitne, ihtilal ve düşmanlıklar meydana gelerek önceki hükümdarların mesleğine gideceklerdir.” Hazreti Ömer bir gün Huzeyfetülyemani Radiyallahüanh Hazretlerine, deniz dalgaları gibi gelecek fitneyi sorduğu zaman aldığı yanıt şu oldu: “Senin için, bu konuda endişe edecek bir durum yok; senin zamanınla onun arasında kapalı bir kapı vardır.”

İslam Ülkeleri Genişleyince, Mevcut Olan Yapıyla Adalet İcrası Zorlaştı

10) Hazreti Ömer sordu: Bu kapı kırılacak mı, yoksa açılacak mı? Huzeyfe “Kırılacak!” dedi. Hazreti Ömer: “Öyleyse artık bir daha kapanmaz” dedi ve üzüntülerini belirtti. Gerçekten kapının kırılması mukadderdi. Çünkü İslam ülkeleri genişlemişti, işler çoğalmıştı. Bu emirlik şekli ve bu yönetim biçimi ile her yerde tam adalet icrası zorlaşmıştı. Hazreti Ömer bunu idrak ediyor, sıkılıyor ve Allah’a yalvararak diyordu ki: “Ya Rab! Ruhumu al!” Ömer bir gün ağlarken sebebi soruldu; “nasıl ağlamayayım ki, Fırat kenarında bir oğlak kaybolsa, korkarım ki Ömer’den sorulur!” diye cevap verdi.

Hz. Ömer Kendisinden Sonraki Halifeyi Belirlemeyi Denedi

11) Evet, Hazreti Ömer (Radiyallahüanh) artık hilafet unvanı altındaki emirlik tarzının bir devlet idaresine yeterli olmadığını, kendi faziletinde, kendi kudretinde ve hatta kendi heybetinde olsa dahi tek bir zatın bir devletin yönetilmesine yetmediğini tam anlamıyla idrak etmişti. Hatta bu endişe ile idi ki, Ömer kendinden sonra artık bir halife düşünemez oldu. Kendisine oğlunu tavsiye ettikleri zaman “Bir haneden bir kurban yetişir” dedi. Abdurrrahman Bin Avfı çağırdı: “Ben seni kendi yerime veliaht yapmak istiyorum” dedi. O da “bana, bu görevi kabul etmem için rey ve nasihat eyler misin” deyince, Ömer: “Edemem” dedi.

En Sonunda Seçimi Şura’ya Havale Etti, Hz Osman Halife Olarak Seçildi

12) Abdurrahman “Vallahi ben de ebediyen bu işe giremem” dedi. En sonunda Ömer, en makul noktaya temas etti; emirliği, devlet ve millet işini meşverete havale etti. Ömer’den sonra ashabı şûra ve bütün halk, mescidi ağzına kadar doldurdu ve orada bazı dikkat çekici durumlarla yine ümmetin idaresini, seçtikleri bir halifeye verdiler. Böylece Hazreti Osman halife oldu.

Ancak Her Yerde Hoşnutsuzluk Vardı, Muaviye Hz. Osman’a Himayesine Almayı Teklif Etti, Hz Osman Şehit Edildi, Halifeliğe Hz. Ali Getirildi

13) Fakat kırılmaya mahkûm olan kapı, artık kırılmıştı. İslam memleketlerinin her tarafında bin türlü dedikodu ve hoşnutsuzluk başladı. Zavallı Osman âciz ve naçiz bir duruma düştü. O kadar ki, Şam Valisi Muaviye onun hayatını korumak için kendi himayesine davet etti. Bunu uygun görmeyen Hazreti Osman’a valiliği tarafından kendini koruması için asker göndermeyi teklif etti. Bunların hiçbirisine meydan kalmadı. Her tarafta isyan eden çeşitli mıntıkalar halkı Medine’de, evinin içinde Hazreti Osman’ı kuşatma altına aldı. Ve muhterem eşinin yanında şehit etti. Birçok gürültülü ve kanlı olaylardan sonra Hazreti Ali (Kerremallahüveçhe) hilafet makamına getirildi.

Artık Her İslam Memleketi Farklıydı, Hz Ali Muaviye ile Sıffin’de Karşı Karşıya Geldi, Muaviye Hz. Ali’yi Halife Olarak Tanımıyordu

14) Tekrar edelim ki, kapı kırılmıştı. Aynı ırktan olmakla beraber Irak başka bir şey, Yemen başka bir şey, Suriye başka bir şey ve Hicaz diyarı da bambaşka bir şeydi. Hicaz’da halife olan Hz. Ali Suriye’de kuvvete dayanan bir vali ile Sıffin’de karşı karşıya gelmeye mecbur oldu. Muaviye, Hazreti Ali’nin (Kerremullahüveçhe) hilafetini tanımıyor ve aksine onu Osman’ın kanına girmekle itham ediyordu.

Halife Emevi Ordusu Karşısında Muharebeyi Kesmek Zorunda Kaldı, Çözüm Karşılıklı İki Hakeme Havale Edildi

15) Görevi İslam âleminde Kur’an hükümlerinin uygulanmasını sağlamaktan ibaret olan Halife, mızraklarına Kur’an sayfaları geçirilmiş Emeviye ordusunun karşısında muharebeyi kesmeye mecbur oldu. Zorunlu olarak iki taraf, hakemlerinin vereceği hükme uyacağına söz verdi. Muaviye’nin delegesi Amr İbnülas ile Hazreti Ali’nin delegesi Ebumusel Eş’ari tahkimnameyi düzenlemek için karşı karşıya geldikleri zaman, Hazreti Ali de hazır bulunuyordu.

Karşılıklı Hileler Sonunda Muaviye’nin Hakemi Başarılı Oldu, Ancak Hz. Ali Ve Muaviye, Her Biri Halifeliğini Sürdürdü

16) “Emirülmüminin Ali ile Muaviye arasında tahkimnamedir -anlaşma hükümleridir-” diye yazılan cümleye derhal Muaviye’nin delegesi itiraz etti ve dedi ki: “O, Emirülmüminin kelimesini oradan kaldır, sen yalnız kendi emrinde bulunanların emiri olabilirsin. Şam ahalisinin emiri değilsin.” Hazreti Ali, adının başındaki sıfatın kaldırılmasına olur verdi. Bundan sonra iki taraf delegesinin, hakemlik yapan vekillerin birbirine karşı kullandığı adi hile, herkesçe malumdur. Bu hilede başarılı olan Amr İbnülas, Muaviye’ye hilafetini müjdeledi. Diğer taraftan Hazreti Ali de, hakemlerin hükmüne sadık kalacağına söz verdiği halde, biraz tereddüdün ardından halifeliği icraya devam etti. Çünkü koşullara uymayan bir hilekârlık sergilenmişti.

Muaviye Hz. Ali’yi Mağlup Ederek, Hilafet Denilen İslam Emirliğini, Yine Bu Unvan Altında Saltanata Dönüştürdü

17)Görülüyor ki Resulullah’ın vefatından yirmi beş yıl kadar kısa bir zaman sonra İslam dünyası içinde, İslam’ın en büyük zatlarından ikisi karşı karşıya geldi. Halifelik iddiasıyla arkalarından sürükledikleri, aynı din ve ayni ırktaki insanları, kanlar içinde bırakmakta sakınca görmediler. En sonunda hilesinde başarılı olan Muaviye ve yandaşları, saf ve temiz olanı, Hz. Ali taraftarlarını mağlup ve çoluk çocuğunu mahv ve perişan etti. Ve bu suretle Muaviye hilafet unvanı altındaki İslam emirliğini, yine hilafet unvanı altında İslam saltanatına dönüştürdü.

Emevi Saltanatını Abbasi Devleti Takip Etti. Onun Başında Olana Da Halife Dendi, Ancak Başka Yerde De Halife Unvanlı Hükümdarlar Vardı 

18) Emevi saltanatı, büyük istilalar yapmakla beraber, baştan sona kadar kanlı ve acı olaylarla ancak doksan yılı doldurabilmiş ve hicretin 132. yılında Arap milleti, Emevi sultanlarını başlarından atmış ve yerine başka isimde bir devlet kurmuşlardır. Bu devlete, Abbasi devleti ve devletin başında bulunan insanlara da halife derlerdi. Faaliyet merkezi Irak’ta bulunan Abbasi hilafetinin varlığına rağmen, Endülüs’te de “Halifeiresulûllah” ve “Emirülmüminin” unvanları ile yüzyıllarca saltanat sürmüş hükümdarlar mevcuttu.

Ve Türkler… Büyük Devletler Kurdular, İslam’ı Kabul Ettiler, Abbasi Halifelerinin Yanında En Üst Makamlara Yükseldiler 

19) Bundan 1500 yıl önce, yani Hicreti Nebeviye’den iki buçuk asır önce Orta Asya’da muazzam bir Türk devleti vardı. İslam öncesi var olan bu devletlerin sahibi Türkler, bundan 1000 yıl önce İslam’ı kabul ettiler. Önce doğuya doğru ülkelerini genişleterek Çin sınırına kadar nüfuz ettiler. Abbasi halifeleri zamanında bu civanmert, soyluluk ve yiğitlikle nam salmış olan Türkler, asker olarak Suriye’ye, Irak’a kadar geldiler. Abbasi halifelerinin yönetimi altında bulunan bu yerlerde nüfuz kazandılar. En yüksek yönetim, emir ve kumanda makamlarına yükseldiler.

Selçuklularda Egemenliği Temsil Eden Melikşah İle, Nüfuzu Altında Olan Abbasi Halifesi Yan Yana Oturdular

20) Hicrî dördüncü yüzyılda idi ki, Selçuk hükümeti adı altında muazzam bir Türk Devleti kuruldu. Bağdat’ta oturan Abbasi halifeleri de bu büyük devletin nüfuzu altına girmişti. Bağdat’ta ayni merkezde Melikşah namında Türk egemenliğini temsil eden bir zat ile halife namını taşıyan Muktedibillah yan yana oturdular ve akraba oldular. Bu durumu ve manzarayı biraz analiz etmek isterim.

Türk Hakanı Bu Beraberlikte Bir Sakınca Görmedi, Görse Halifelik Yetkisini Üzerine Alırdı 

21) Türk hakanı -ki, muazzam bir Türk Devletinin egemenlik ve saltanatını temsil ediyor- yanı başında bir hilafet makamının ayrıca muhafaza edilmesinde bir sakınca görmüyor. Eğer böyle bir sakınca görseydi, zaten yönetimi altına aldığı makamı ortadan kaldırabilir ve o makama ait sıfat ve yetkiyi kendi makamında toplayabilirdi. Yavuz Sultan Selim’in yaklaşık beş asır sonra Mısır’da yaptığını, eğer isteseydi, Melikşah daha o zaman Bağdat’ta yapmış olurdu.

Türkiye İçin Sonuç: Egemenliği Temsil Eden TBMM İle Hilafet –Bir Vicdan Ve Din Görevi Olarak- Yan Yana Durabilir

22) Şimdi Efendiler, hilafet makamı muhafaza edilmiş olarak, onun yanında millî egemenlik ve saltanat makamı -ki Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir- elbette yan yana durur ve elbette Melikşah’ın makamı karşısında âciz ve naçiz bir makam sahibi olmaktan daha yüce bir tarzda bulunur. Çünkü bugünkü Türkiye devletini temsil eden, Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir. Çünkü bütün Türkiye halkı, bütün kuvvetleriyle o hilafet makamının dayanağı olmayı doğrudan doğruya yalnız bir vicdan ve din görevi olarak taahhüt ediyor ve yükleniyor.

Bugünkü Yönetimimiz Yararlı Ve İsabetlidir, Türkler Tarihte Birçok İslam Devleti Kurdular, Hülagu Han 1258’de Hilafete Son Veriyor 

23) Tarihi tetkik silsilesi üzerinde birlikte birkaç adım daha atalım: Bu adımlarımız bizi, bugünkü idare şeklimizin ne kadar doğal, ne kadar zorunlu ve Türkiye için ve bütün İslam âlemi için ne kadar yararlı ve isabetli olduğu sonucuna ulaştıracaktır. Efendiler! Orta Asya’da devlet üstüne devlet kurmuş olan Türkler, daha batıda İran Selçukluları ve Anadolu’da da Rum Selçukluları adı altında pek muazzam ve pek uygar devletler kurmuşlardır. Arz ettiğim İslam Türk Devletleri faaliyet icra ederken, Cengiz Han namındaki cihangir, Karakurum’dan çıkarak 1227 yılında sınırlarını Çin Denizi’ne, Bahri Baltığa, Bahri Siyah’a kadar genişletiyor. Cengiz’in torunu Hülagu idi ki, 1258 yılında Bağdat’ı zapt ederek Abbasi Halifesi Mutasım’ı idam ettiriyor ve bu suretle dünya yüzünde filen hilafete son veriyor.

Dört Halife Mutsuzluklar İçinde Dünyayı Terk Ettiler

24) Hz. Peygamber Efendimizin vefatından sonra, Resul’un birinci halifesi Ebubekir ne kendisi dünyayı istemiş, ne dünya ona teveccüh etmişti. İkinci halife Hazreti Ömer, toplum hayatındaki dalgalanmaların durdurulamaz olduğu kanaatini hayatında kesin olarak idrak ederek ve ruhi ıstırap içinde vefat etti. Hazreti Osman’a gelince, mukadder olan saldırılar içinde kanını Kitabullah’a akıtarak dünyayı terk etti. Hazreti Ali, hilafeti kendi elinde tutamamak ve ehlibeytin haklarını muhafaza edememek bahtsızlığına uğradı.

Emevilerin Halifeliği Doksan Yıl Sürdü, Son Abbasi Halifesi Mutasım Öldürüldü, Endülüs Halifelerinin Sonu Feci Oldu

25) Emeviler hilafeti doksan yıldan fazla muhafaza edemediler. En sonunda hilafet nüfuzunu Bağdat surlarına çekmeye mecbur olan Abbasi halifelerinin sonuncusu Mutasım’ı, çoluk çocuğuyla ve sekiz yüz bin kişi Bağdat ahalisi ile birlikte Hülaguya kurban verdiler. Abbasi halifelerinin zaafını görmekle “Halifei Resulullah” ve “Emirülmüminin” unvanlarını almış olan ve hilafet nüfuzları Elhamra Sarayı’nın kapısından çıkmamaya mahkûm kalan Endülüs’teki halifelerin de Hicri beşinci yüzyıl başındaki feci sonları bilinmektedir.

Abbasi Halife Kuşağından Biri Mısır’a Sığındı, Orada Halife Olarak Tanındı. Ondan Sonra Gelen On Yedi Zat Yetki Ve Etkileri Olmaksızın Hayat Sürdü

26) Bağdat’taki Hülagu’nun meydana getirdiği önemli olayın sonucunda, yerküre üzerinde halife ve hilafet makamı yok olmuş bir hale getiriliyor. Bundan üç yıl sonra, 1261 yılında ki, Abbasi halifeleri kuşağından Elmüstansırıbillah isminde bir zat Hülagu’dan kurtulup Mısır hükümetine sığındı ve bu zat Mısır Meliki tarafından halife tanındı. Bundan sonra on yedi zat halife unvanını sahip olarak ve fakat hiçbir yetkisi, hiçbir etki ve nüfuzu olmayarak, doğrudan doğruya Mısır hükümetinin himayesinde, birbirlerinin yerini alarak hayat sürmüştür.

Selçuklu Yerine 1300 Yılında Osmanlı Devleti Kuruldu. Mısır’ı Zapt Eden Sultan Selim Orada Âciz Birini Halife Olarak Bulunca, Halifeliği Üzerine Aldı  

27) Selçuklu Devleti’nin idaresinde genel bölünme olması üzerine, Türkler 1300 yılında Selçuk Devleti yerine Osmanlı devletini kurdular. Bu devletin ulularından Yavuz Selim Hazretleri 1517’de Mısır’ı zapt ettiği zaman, orada idam ettirdiği Mısır hükümdarlarından başka, unvanı halife olan bir zat buldu. Halife sıfatının, böyle âciz bir şahıs tarafından kullanılması İslam âlemi için leke olduğuna şüphe etmediğinden, o sıfatı, Osmanlı devletinin gücüne dayandırarak canlandırmak ve yüceltmek üzere aldı.

Osmanlı Devleti Üç Yüzyıl Süren Bir Yükselme Devri Yaşadı, Sonra Gerileme Dönemine Girildi, Kayıplar Başladı, Bağımsızlık Hırpalandı

28) Efendiler, Osmanlı Devleti hilafeti aldığı 1517 tarihinden ancak elli yıl sonrasına kadar, dünya tarihinde “yükselme devri” denilen ve sürekli ve büyük başarılarla dolu olan, yaklaşık üç asırlık bir devir yaşadı. Ondan sonra… Ondan sonra Efendiler, gerileme başlıyor. Gerileme devrinin her safhası Türkiye Devletinin sınırlarını biraz daha daraltıyor, Türk milletinin maddi ve manevi kuvvetlerini biraz daha azaltıyor. Devletin bağımsızlığını darbeliyor; arazi, servet, nüfus ve millet onuru büyük bir hızla mahvoluyor, harap oluyor.

Devlet Vahdettin Zamanında Tutsaklık Çukuruna Atılmak İsteniyor, Vahdettin Haince Buna Destek Oluyor, Bu İdare Artık Yıkılmayı Hak Ediyordu.

29) Nihayet Âli Osman’ın otuz altıncı ve sonuncu padişahı Vahdettin’in saltanat devrinde Türk milleti, en derin tutsaklık çukurunun önüne getiriliyor. Binlerce yıldan beri bağımsızlık kavramının soylu timsali olan Türk milleti, bir tekme ile bu çukurun içine yuvarlanmak isteniyor. Fakat bu tekmeyi vurdurmak için bir hain, bilinçsiz, idraksiz bir hain lazımdı. O kim olabilirdi? Türkiye devletinin bağımsızlığına son veren, Türkiye halkının hayatını, namusunu şerefini imha eden, Türkiye’nin idam kararını ayağa kalkarak bütün endamıyla kabul etmek yeteneğinde kim olabilirdi? Ne yazık ki, bu milletin hükümdar diye, sultan diye, padişah diye, halife diye başında bulundurduğu Vahdettin!...  Vahdettin bu hareketiyle kendini öldürdü ve temsil ettiği idare şeklinin yıkılışını zorunlu kıldı. Fakat efendiler, millet hiçbir zaman bu haince hareketin kurbanı olmaya razı olamazdı. Çünkü millet teamül gereği olarak başında bulunanların hareketinin içyüzünü kolayca idrak edecek anlayış ve yetenekte idi.

Millet Durumun Farkındaydı, Meşru Yetkisini Kullanmalıydı

30) Millet, tarihin açıklığından, yüzyıllardan beri uğradığı felaketlerin nedenlerini bir anda özetleyebilecek duyarlık ve uyanıklıkta idi. Millet, şahısların saltanat hırsı, tahakküm hırsı, istila hırsından başlayarak çıkar ve rahat temini, sefalet ve rezaleti genişletme, bolca israf gibi hasis amaçları için araç ve kuvvet olmak yüzünden kendi benliğini unutacak derecede geçirdiği gafletlerin acı sonuçlarını derhal özetleyebilecek anlayış ve olgunlukta idi. Artık milletin, en makul, en meşru ve en insani yetkisini kullanmak zamanı geldiğinde tereddütü kalmamıştı.

Millet Doğrudan Doğruya Kendi Adıyla Bir Devlet Kurdu, Yazgısını Kendi Eline Aldı, Egemenliğini Bir Mecliste Temsil Etti, Kendi Hükümetini Kurdu

31) Dünya tarihinde bir Cengiz, bir Selçuk, bir Osmanlı devleti kuran ve bunların hepsini olaylar ile tecrübe eden Türk milleti; bu defa doğrudan doğruya kendi adı ve sıfatında bir devlet kurarak felaketler karşısında yaratılmış olduğu yetenek ve kuvvetle konum aldı. Millet, yazgısını doğrudan doğruya eline aldı ve milli saltanat ve egemenliğini bir şahısta değil, bütün bireyleri tarafından seçilmiş vekillerden meydana gelen yüce bir Meclis’te temsil etti. İşte o Meclis, Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir. Milletin saltanat ve egemenlik makamı yalnız ve ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir. Ve bu egemenlik makamının hükümetine, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti derler. Ondan başka bir saltanat makamı, ondan başka bir hükümet heyeti yoktur ve olamaz.

Hilafet Ne Olacaktı? Tarihte Saltanat Ve Hilafet Makamları Hep Yan Yanaydı, Bugün De Öyledir, Şu Farkla Ki Bugün Saltanat Makamında Bir Şahıs Değil, Millet Oturmaktadır 

32) Kendine hilafet sıfatını yakıştıran bu kişisel mevki yıkılınca, hilafet makamı ne olacaktır sorusu akla gelir. Efendiler, Abbasi halifeleri devrinde Bağdat’ta ve ondan sonra Mısır’da hilafet makamının, yüzyıllar boyunca saltanat makamıyla yan yana ve fakat ayrı bulunduğunu gördük. Bugün de saltanat ve egemenlik makamıyla, milli hükümetle hilafet makamının yan yana bulunabilmesi en doğal bir durumdur. Şu farkla ki, Bağdat’ta ve Mısır’ın saltanat makamında bir şahıs oturuyordu. Türkiye’de ise o makamda asıl olan milletin kendisi oturuyor.

Bugün Hilafet Makamında Güçsüz Biri Değil, Dayanağı Türkiye Devleti Olan Yüce Bir Şahıs Oturacak, Hilafet Makamı Bütün İslam Âleminin Yüce Bir Bağlantı Noktası Olacaktır

33)Ve artık hilafet makamında Bağdat ve Mısır’da olduğu gibi, güçsüz ve sığıntı âciz bir kişi değil, dayanağı Türkiye Devleti olan yüce bir şahıs oturacaktır. Bu suretle bir taraftan Türkiye halkı, çağdaş bir medeni devlet halinde, her gün daha sağlam olacak, her gün daha mutlu ve gönençli olacak, her gün daha çok insanlığını ve benliğini anlayacak, şahısların hıyaneti tehlikesine kendisini maruz bulundurmayacak, diğer taraftan hilafet makamı da bütün İslam âleminin ruhunun, vicdanının ve imanının bağlantı noktası, Müslüman kalplerin ferahlığının başlangıcı olabilecek bir değer ve yücelikte tecelli edecektir.

 


[i] “Geçici olarak” ifadesine dikkat!... Mustafa Kemal Paşa, daha sonra, Abdülmecit’in halifelikten indirilmesi üzerine “Hilafet makamı” sorununu yeniden ele alacak, farklı bir çözüm önerisi ileri sürecektir.

[ii] Atatürk’ün Bütün Eserleri, Kaynak Yayınları, İst., Cilt 14, ss.77-86’dan özetledim ve kodladım.

 

Copyright © Prof. Dr. Cihan Dura