Atatürk Okulu > Bilimcilik Dersleri
01-07-2020
ZİHNİYET ÜZERİNE DÖRT KISA YAZI

İLERİCİ ZİHNİYET

Atatürkçe düşün   Atatürkçe hisset   Atatürkçe iş yap

Zihniyet; bir toplumda veya bir toplulukta belirli görüş, inanç ve alışkanlıkların etkisiyle oluşan istikrarlı, ortak ve kalıcı olan düşünme biçimi, zihin yapılarıdır.  Örneğin, bir tarikat şeyhi ile bir bilim adamının zihniyetleri aynı değildir. Genellikle iki ana zihniyet tipi olduğu ileri sürülür: 1) Dogmatik (ilkel, gerici) zihniyet; 2) pozitif (ilerici, çağdaş, modern) zihniyet.

Şöyle de diyebiliriz: Bir ‘Batı zihniyeti’, bir de ‘Batı dışı zihniyetler’ vardır. Batı zihniyetini “bilim” belirler; dolayısıyla ona “bilimsel zihniyet” veya ‘akılcı zihniyet’ de denebilir. Batı uygarlığı bilime, bilimsel zihniyete ve bunların yarattığı teknoloji ile hak ve özgürlük prensiplerine dayanan kurumlardan oluşur. Batı dışı sistemleri ise daha çok ‘maneviyat’ belirler.

Atatürk diyor ki:

Milletimiz; gerçekleşen dönüşümlerin ve devrimlerin doğal ve zorunlu gereği olarak genel idaresinin ve bütün yasalarının ancak dünya ihtiyaçlarından esinlenen ve ihtiyaçların değişmesi ve gelişmesiyle, devamlı olarak değişmesi ve gelişmesi esas olan dünyevi bir yönetim zihniyetini hayat nedeni saymıştır.

Uygarlık coşkun bir sel gibidir, onun karşısında direnmek boşunadır. Dağları delen, göklerde uçan, göze görünmeyen zerrelerden yıldızlara kadar her şeyi gören, aydınlatan, inceleyen uygarlığın kudret ve yüceliği karşısında Orta Çağ zihniyetiyle, ilkel hurafelerle yürümeye çalışan milletler mahvolmaya ya da hiç olmazsa tutsak olmaya ve aşağılanmaya mahkûmdurlar. Oysa Türkiye Cumhuriyeti halkı, yenilikçi ve gelişmiş bir millet olarak sonsuza kadar yaşamaya karar vermiştir.

Atatürk devam ediyor: İnkılaplarımızın amacı; Türkiye Cumhuriyeti halkını çağdaş, uygar bir toplum haline getirmektir. Bu gerçeği kabul edemeyen zihniyetleri darmadağın etmek zorunludur. Zihniyetlerde mevcut hurafeler kesinlikle çıkarılacaktır. Onlar çıkarılmadıkça beyni gerçek ışıklarıyla doldurmak imkânsızdır. Biz her bakımdan uygar insanlar olmak zorundayız. Çok acılar gördük. Bunun nedeni dünyanın durumunu anlamadığımızdandır. Düşüncemiz, zihniyetimiz uygar olacaktır. Şekillerimiz, kıyafetlerimiz tepeden tırnağa uygar olacaktır. Şunun bunun sözüne önem vermeyeceğiz. Uygar olmakla öğüneceğiz. Bütün Türk ve İslam dünyasına bakınız. Zihinlerini, düşüncelerini uygarlığın emrettiği kapsam ve yüksekliğe uyduramadıklarından ne büyük felaketler ve ıstıraplar içindedirler. Bizim de şimdiye kadar geri kalmamız ve en nihayet son felaket çamuruna batışımız bundandır.

Mutlaka ileri gideceğiz. Geriye ise hiç gidemeyiz. Çünkü ileri gitmeye mecburuz. Millet açıkça bilmelidir: uygarlık öyle kuvvetli bir ateştir ki, ona kayıtsız olanları yakar ve mahveder. İçinde bulunduğumuz uygarlık ailesinde layık olduğumuz yeri bulacak, onu muhafaza edeceğiz ve yükselteceğiz. Gönenç bundadır, mutluluk ve insanlık bundadır.Vatanımız imar istiyor, zenginlik ve gönenç istiyor. Bilim ve marifet, yüksek uygarlık, özgür düşünce ve özgür zihniyet istiyor. Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türk halkı uygardır. Tarihte uygardır, hakikatte uygardır. Ancak uygarım diyen Türkiye Cumhuriyeti halkı; düşüncesiyle, zihniyetiyle uygar olduğunu kanıtlamak ve göstermek zorundadır. Uygarım diyen Türkiye Cumhuriyeti halkı aile hayatıyla, yaşayış tarzıyla uygar olduğunu göstermek zorundadır.

Atatürk, devrimleri işte bu düşüncelerle yaptı. Ancak nihai hedefe elbette bir insan ömrü içinde, hatta bir kuşak boyunca ulaşılamazdı. Onun içindir ki, devrimlerin tamamlanmasını “ey yeni nesil, cumhuriyeti biz kurduk, onu yükseltecek olan sizlersiniz” diyerek sonraki kuşaklara bıraktı. Ancak nihai başarı sağlanamadı, canlılığını sürdüren köhne zihniyet karşısında geri adımlar attılar.

Bu kahredici başarısızlık bilimsel olarak nasıl açıklanabilir?  Yanıt şudur: Elbette çok şey yapıldı, bazı şeyler değişti, günümüze kadar devam etti. Kimileri göz kamaştırıcıydı. Ancak o parlak dış görünüşlerin arkasında asıl değişmesi gereken şeyler eskisi gibi duruyordu. Çünkü eylem ve hareketleri oluşturan etmen dürtülerdir, zihniyetlerdir. Onlar değişmemişti. Değişmeleri uzun zamanlar ve çok çaba gerektiriyordu. Üstelik görünen değişmeler -zihniyetlerde, kurumlarda gerçek değişiklikler olmadığından- toplumun bütün üyeleri tarafından benimsenmediği için, toplumda önemli gerginlik ve çatışmalara sebep olacaktı; nitekim oldu da…

Atatürk işin aslının böyle olduğunu bilmiyor muydu? Kuşkusuz biliyordu, en azından seziyordu. Şu sözlerini hatırlayalım: “Bu adamlarla mücadele uzun yıllar gerektirir. Fesi atar, şapkayı giyer, ama alnında fesin izi kalır. Siz sarıkla dolaşmayı yasaklarsınız, kimse sarıkla dolaşmaz. Ancak kimilerinin başındaki görünmeyen sarıkları yok edemezsiniz. Çünkü onlar o zihniyetin içindedir. Zihniyet binlerce yılın birikimidir. O birikimi bir anda yok edemezsiniz, boğuşursunuz onunla sadece; yeni bir zihniyet, yeni bir ahlak yerleşinceye kadar!...

 

 

GERİCİ ZİHNİYET

Atatürkçe düşün  Atatürkçe hisset  Atatürkçe iş yap

Uygarlık yolunda başarı değişmeye ve yenileşmeye bağlıdır. Uygarlığın buluşlarının, bilimin harikalarının, dünyayı değişiklikten değişikliğe uğrattığı bir çağda, asırlık köhne zihniyetlerle, geçmişe bağlılıkla varlığını sürdürmek mümkün değildir. İnsanlarımızı, gençlerimizi düşünme ve bilim bakımından geçmişe bağlı bırakmak çok yanlıştır, çok tehlikelidir.

Dünyada her olgunun bir karşılığı, her hatanın bir bedeli vardır. Eğer fikirler anlamsız, mantıksız safsatalarla doluysa, o fikirler hastadır. Sosyal yaşam, akıl ve mantıktan yoksun, faydasız ve zararlı birtakım inançlar ve geleneklerle doluysa o toplum felç olur. Böyle bilimsel olmayan, insanî olmayan, karmakarışık zihniyetlerdir ki, çöküşümüzün başlıca sebeplerinden biri olmuştur.

Bizi yanlış yola sevk edenler, o habisler, çoğu zaman din perdesine bürünmüşler, hep şeriat sözleriyle aldata gelmişlerdir saf ve temiz halkımızı. Onlar her türlü hareketi dinle karıştırırlar. Türkiye’nin kapılarını uygarlığa, ilericiliğe kapayanlar yalnız kimi padişah ve sadrazamlar değil, asıl bu köhnemiş sözde din adamlarıdır. O örümcek kafalılar, insanları dine bağlayacakları yerde, dinden uzaklaştırmaktan başka bir işe yaramazlar. Bunlar Türk toplumunu yüzlerce yıl geri bırakan bir zihniyetin temsilcisidir.

Bu habislerle mücadele ise, uzun yıllar gerektirir. Çünkü bazı şeyler vardır ki, bir yasa ile, bir emirle düzeltilebilir. Ama bazı şeyler de vardır ki, yasa ve emirle sonuç alınamaz. Fesi atar, şapkayı giyer adam, ama alnında fesin izi kalır. Siz sarıkla dolaşmayı yasaklarsınız, kimse sarıkla dolaşmaz. Ancak kimilerinin başındaki görünmeyen sarıkları yok edemezsiniz. Çünkü onlar o zihniyetin içindedir.

Zihniyet binlerce yılın birikimidir. O birikimi bir anda yok edemezsiniz, boğuşursunuz onunla sadece. Yeni bir zihniyet, yeni bir ahlak yerleştirinceye kadar boğuşursunuz ve sonunda başarırsınız. Başarının en verimli ve en güvenilir yolu ise, kitleler halinde, dalga dalga çağdaş zihniyetli kuşaklar yetiştirmektir.

Kaynak: ATANAME (2019)

 

 

TESLİMİYETÇİ ZİHNİYET

Atatürkçe düşün   Atatürkçe hisset   Atatürkçe iş yap

Devletimizin bağımsızlığı önündeki en büyük tehlike iç düşmanlardır. Bunların başta geleni ise teslimiyetçi hükümetlerdir. Bu hükümetlerin tavır ve hareketleridir ki, milletimizin, geçmişini unutmuş, milliyetin ve uygarlığın bahşettiği haklardan habersiz, kansız, miskin bir millet olarak tanınmasına yol açmıştır. Ne var ki, bu hususta bizzat milletimizin de kabahati vardır. Kabahat, hükümetin icraatı ile Avrupa’nın namusuna aşırı ölçüde güven göstermiş olmasıdır. Bu yüzdendir ki kendi değerini, mahiyetini, erdemlerini unutmak derecesine düşmüştür.

Bundan başka, bir de Avrupa’nın büyük devletleri karşısında ‘aşağılık duygusu’ sorunu vardır. Avrupalılar uygarlaştırma bahanesiyle içimize nüfuz ettiler, bu sinsiliği göremeyen devlet adamlarını etkilediler. Sonuçta Avrupa’yı dinlemek, onların her dediğine boyun eğip uygulamak geçer akçe oldu. Milletçe hayat bulmak için, durumu iyileştirmek için, insan olmak için mutlaka Avrupa'dan öğüt almak gerektiğine inandılar. Bütün işleri Avrupa'nın emellerine göre yürütmek, bütün dersleri Avrupa'dan almak gibi son derecede tehlikeli bir zihniyetle hareket eder oldular. Bu tutum, Osmanlı hükümetlerinin en büyük hatalarından biridir.

Halbuki Atatürk’ün vurguladığı gibi hangi bağımsızlık vardır ki, yabancıların öğütleriyle, yabancıların planlarıyla yükselebilsin, bir vatan kurtulabilsin. Tarih böyle bir olay kaydetmemiştir. Bunun aksini düşünerek hareket edenler çok acı sonuçlarla karşılaşmışlardır.Onlar ki, Türk milletinin bağımsızlığını kendi kendine elde edemeyeceği görüşünü de ileri sürdüler. Şunun bunun mandasını istediler. Türkiye bu yoldaki yanlış düşüncelere, yanlış zihniyetlere sahip olanlar yüzünden her gün biraz daha gerilemiş, biraz daha çöküntüye uğramıştır. Çöküş yalnızca maddi alanda olsaydı, hiçbir önemi yoktu; ne yazık ki ahlâki ve manevi değerleri de içine almıştır. Milletimizi dağılıp yok olmanın uçurumuna sürükleyen başlıca bir sebep de bu tutum olmuştur.

Bir ülkede maddi ve özellikle manevî çöküş korku ile, güçsüzlükle başlar. Güçsüz ve korkak insanlar, herhangi bir felaket karşısında milletin de uyuşukluğa düşmesine ve çekingen bir duruma gelmesine yol açarlar. Güçsüzlük ve kararsızlıkta o kadar ileri giderler ki, âdeta kendi kendilerine hakaret ederler. Derler ki, biz adam değiliz ve olamayız! Kendi kendimize adam olmamıza imkân yoktur. Biz kayıtsız ve koşulsuz olarak varlığımızı bir yabancı devlete teslim etmeliyiz.

Bu zihniyet bazen ‘düşmanla iyi geçinme’yi kurtuluş yolu olarak görmüştür.

Tarih Nisan 1920… Damat Ferit Paşa yeniden sadrazam olmuş. Diyor ki, “Paris Konferansı kararlarına boyun eğmekten başka yapacak bir şey yok. Şimdilik iyi geçinme şıkkını seçmek uygun gibi görünüyor.” Mustafa Kemal Paşa ona şu yanıtı veriyor: İstanbul hükümetince iyi geçinme yolunun seçilmesi esef vericidir. Mütareke’nin imzalanmasından sonra da hükümetlerin birbirini taklit ederek aciz ve zayıf durumlar alması, düşmanın ülkemizi istila emellerini kolaylaştırmıştır. Bu ‘iyi geçinme’ yoludur ki, düşmanı, Anadolu’nun batı kısımlarında ve payitahtımızda padişahın saraylarına kadar feci bir şekilde işgale, ulusal kuvvetleri ayırmaya ve imhaya giriştirmiştir.

Osmanlı yönetim ve siyasetinin yarattığı ve günümüzde de görülen bu tür zihniyetler reddedilmelidir. Türkiye'yi, böyle yanlış yollarda çökme ve yok olma uçurumuna sürükleyenlerin elinden kurtarmak lâzımdır. Bunun için bulunmuş bir gerçek vardır. O gerçek şudur: Türkiye'nin düşünen kafalarını yepyeni bir imanla donatmak… bütün millete taptaze bir manevi güç vermek.

Kaynak: ATANAME (2019)

 

 

OSMANLI’NIN TÜRK KARŞITLIĞI

 

Atatürkçe düşün   Atatürkçe hisset   Atatürkçe iş yap

Avrupa milletlerinde yüzyıllardır Türklere karşı bir kin ve düşmanlık düşüncesi hâkim olmuştur. Bu zihniyet günümüzde de mevcuttur. Avrupa’da Türk’ün her türlü ilerlemeye karşı olduğu, manen ve fikren gelişmeye yeteneksiz ve zalim tabiatlı olduğuna inanılır.

Ne düş kırıklığıdır ki, benzer bir zihniyet ve davranışı Osmanlı yönetiminde ve üst tabakasında da görüyoruz!

Arap ülkeleri yüzyıllar boyunca Osmanlı egemenliği altında kalmıştır. Ancak bu bir esaret veya boyunduruk hali değildi. Araplar ayrıcalıklı idi. Bütün bir Araplık “Peygamber nesli” sayılırdı. Arap denmez, “kavmi necibi Arap” denirdi. Asıl boyunduruk altında olan “Arap” değil, “Türk”tü. Türkler yüz yıllar boyu Arabın kültür boyunduruğu altında yaşadı. Dilinde, yazısında, davranışlarında, adlarında, hatta birbirine selam veriş tarzında Araplık hâkim oldu. Türkler millet olduğunu anlamadı, hep “ümmet” muamelesi gördü.

Mustafa Kemal Paşa orduda görevli iken, Arap soyundan askerlere özel muamele yapıldığını, Anadolu çocuklarından üstün tutulduğunu büyük bir üzüntüyle anlatır. Bir gün, bölüğünde görevli bir yüzbaşının, yanına çağırdığı bir Türk çavuşunu onurunu kıracak şekilde azarladığını görür: “Sen, nasıl olur da necip Arap kavmine mensup, peygamber efendimizin mübarek soyundan gelen bu çocuklara sert davranır, ağır sözler söylersin? Sen onların ayağına su bile dökemezsin.” Atatürk "Yüzbaşı Efendi, yeter” diye bağırır; “buna hakkınız yok, bu erlerin bağlı bulunduğu Arap kavmi necip olabilir, fakat senin de benim de bu çavuşun da mensup olduğuz kavim de büyük ve asil bir millettir.”

Türkleri dışlayıcı ve aşağılayıcı bir zihniyet Osmanlı devletini yöneten kadroların bir özelliği olarak görünüyor. Kurucu unsur Türkler zamanla devlet teşkilatından tasfiye edilmiştir. Devleti yöneten kadroların yetiştirildiği Enderun okuluna yalnızca Ermeni, Sırp, Bulgar, Macar, Rum gibi Hıristiyan kökenli milletlerin çocukları alınıyordu.

İmparatorluk devrinde Türkleri kötülemek âdettendi. Türkler için ‘kızılbaş, rafizi, zındık, mülhid’ gibi sıfatlar kullanılırdı, en hafifleri ‘soysuz, akılsız, aşağılık’ olan hakaretlere maruz bırakılırdı. Celali diye kötülenip on binlercesi katledilmiştir. Türk çocuklarının aklı fen işine ermez, trenlerde biletçilik bile yapamazlar, denirdi. Onlara hiçbir yetenek tanınmazdı.

Kendi kurduğu devlette Türk milleti neden bu denli hakir bir duruma düştü?

Bilinen bir gerçektir ki, dünyada en verimli kaynak insan kaynağıdır. Ne var ki, Osmanlılar Türkleri kaynak olarak çok ihmal ettiler. Ne kültürü ne dili ne yetenekleri işlendi. Başta Araplar hep ülkede yerleşik olan diğer unsurlar öne çıkarıldı. Azınlıklar elde etmiş oldukları sosyal konum ve ayrıcalıklarla korundu, güçlendirildi. Türk sahiplenilmedi. Devlet yönetiminden, eğitimden, ekonomiden dışlandı. Anadolu baştan başa bir harabe, bir baykuş yuvası idi. Türkler ancak Cumhuriyet döneminde nefes alabildi. O da çok sürmedi: Atatürk’ün aramızdan ayrılışı ile yeniden ihmale, yalnızlığa terk edildi.

Peki, bu aymazlıkların sebebi neydi? Atatürk şu yanıtı veriyor: “Bu aymazlıklar Türk aydınlarının kendi kendisini bilmemesinden, başka milletlerde şu veya bu sebeple üstünlük olduğunu sanarak, kendini onlardan aşağı görmesinden ileri gelmektedir. Ben bu dışlanmayı kabullenmedim, şiddetle karşı çıktım. Türk milletini Arapçılıktan, Arap ideolojisi tasallutundan, Batı karşısındaki aşağılık duygusundan kurtarmaya çalıştım.”

Türk toplumunu, olgun bir millet olarak, milletler arasında şerefli mevkiine lâyık bir konuma getirmek Atatürk’ün başta gelen ideali olmuştur. Milletimizin bu konuma gelebilmesi için birinci hedef; imparatorluk devrinin mirası olan aşağılık duygusunu yok etmekti. “Türk çocuklarının yeteneği her milletinkinden üstündü.” Türk Milleti’nde her türlü ilerleme ve gelişme yeteneği olduğunu ortaya koymak ve bu gerçeği Türk çocuklarına aşılamak gerekiyordu. Peki, bu nasıl başarılacaktı? Osmanlılığın telkin ettiği aşağılık duygusundan millet nasıl kurtarılacaktı? Atatürk çözüm için çok uğraştı. Sonunda çıkış yolunu şöyle buldu: Türklüğü bütün soyluluğu ve tarihi ile tanımak ve tanıtmak gerekiyordu. Türk Tarih Kurumu’nu kurmamın en büyük nedeni bu düşünce oldu. Atatürk Türk Milleti’nin soyluluğuna, büyüklüğüne bütün Türklerin inanmasını ve bunu kıvançla savunmasını hayatı boyunca amaç edinmiştir.

Copyright © Prof. Dr. Cihan Dura