Atatürk Okulu > Tam Bağımsızlık Dersleri
20-07-2020
YABANCILARA İMTİYAZLAR

Atatürkçe düşün  Atatürkçe hisset  Atatürkçe iş yap 

Önce fikirler, sonra olaylar, en sonra insanlar.

 

Osmanlı padişahları; milletin hakkı olan, milletin şerefiyle, onuruyla ve bütün varlığıyla ilgili olan birçok kaynağı, birçok hukuku armağan olarak, ihsan olarak yabancılara sundular. Bu uygulamaya ‘kapitülasyonlar’ adı verilmiştir.

İlk kapitülasyon Fatih zamanında, İstanbul’da oturan Cenevizlilere verilmiş, hemen ardından genişletilmiş, başka milletleri de içine almıştır. Milletin içinde yaşayan Hıristiyan unsurlara imtiyazlar da aynı tarihte verilmiştir. Doğrudan doğruya milletin yaşamsal kaynaklarıyla ilgili olan imtiyazlar verile verile o kadar arttı ki, millet, sırtına yüklenen bu yükün altında kıvranmaya ve tahammül edememeye başladı.

Fakat millet ve devlet zaafa uğradıktan sonra bir zamanlar armağan ve ihsan olarak verilmiş olan bu ayrıcalıklar, alanlar tarafından kazanılmış bir hak olarak görüldü ve bu hakları yalnız muhafaza ile yetinmediler. Daha da artırmak için her türlü yola başvurdular. Her türlü tehdit ve tahakküme kalkıştılar.

Avrupalıların, Türkiye hakkındaki bütün istekleri; ülkemiz üzerindeki çıkarlarını en yüksek derecede, sürekli ve güvenli bir şekilde sağlamaları olmuştur. Hep yeni ve büyük imtiyazlar koparma gayreti içindeydiler. Atatürk’ün nitelemesiyle ‘ahır yemliğindeki köpekler’ gibiydiler. Kendi istediklerine ulaşamadıkları zaman, rakiplerini de bundan uzak tutmaya çalışıyorlardı.  Çıkarlarına uygun ortamı sağlamak için dayandıkları sebep ve bahaneler ikiydi: Hükümetlerin aczi, azınlıkların korunması için teminat… Bunları günümüzde de kullanıyorlar.

Emperyalizm bir ülkeyi çeşitli yolları kullanarak ele geçirir. Bunlardan biri insani yardım bahanesidir. Atatürk örnek veriyor: Millî Mücadele yıllarında bir Amerikan heyeti Anadolu’da yetimhaneler ve örnek çiftlikler ile hayır kurumları açmak için hükümetimize başvuruda bulunmuştu. Geçmişte bize gayet pahalıya mal olan acı tecrübelerden dolayı, bazı çekinceler belirtmeyi gerekli gördük. Şimdiye kadar ülkemizde siyasi, iktisadi ve bilimsel maksatlarla çalışan yabancı kurumlar veya şahıslar özellikle şu gayeler peşinde koşmuştur: Bir, yaptıkları çalışmalardan, insafsız bir kâr sağlamak!... İki, bir bölgede elde ettikleri ekonomik ayrıcalıklara dayanarak, ilerde oraya sahip olma hakkını temine çalışmak… Bu gibilerin, ülkemizde çalışmalarına kesinlikle izin verilmemelidir.

Bundan başka Atatürk’ün “iç unsurlar” dediği azınlıkların ülke içindeki zararlı faaliyetleri vardı. Bu unsurlar kendi iç teşkilatlarına dayanarak, yabancı güçlerin teşvikine, özendirme ve yardımına sığınarak devletin ve aslî unsurun (Türklerin) imhasıyla siyasi bir varlık kazanmak için çalışmaktan geri durmadılar. Yabancılar bir yandan bu iç unsurları teşvik ediyorlardı, bir yandan da kendileri doğrudan müdahale ediyor ve her müdahalede yine devlet ve milletin aleyhine olmak üzere yeni yeni birtakım imtiyazlar, haklar elde ediyorlardı.

Şu bir gerçektir ki, yabancılara tanınan imtiyazlar Osmanlı devletini mahvetmiştir. Bu devletin gerçek kurucusu olan Türk milletini de sefaletten sefalete, felaketten felakete sürüklemişlerdir. İnsanı kahreden bir husus da şudur ki, bütün bu ayrıcalıklar Osmanlı padişahlarının ihsanı ve hediyeleri olarak verilmiştir.

Atatürk pek çoğu arasından somut bir örnek veriyor, diyor ki: Bir millet sanayisiz yaşayamaz. Geçmişte, milletimizin güzel sanatları, her evde bir tezgâh veya birçok tezgâh vardı. Bugün ne yazık ki hepsi bitmiştir. Çünkü yabancılara verilen imtiyazlarla bu küçük tezgâhlar yarışamazdı. Ayrıcalıklı ithalat sonucunda sanayimiz sönmüş, mahvolmuştur. Bugün, sanayimizin canlandırılması lazımdır. Artık yeni hükümette dış imtiyazlar asla söz konusu değildir.

Osmanlı’nın verdiği imtiyazlar büyük yabancı güçlere ve bunların hamisi bulundukları azınlıklara tanınan ayrıcalıklardan ibaret değildi. Zapt edilen ülkelerin halkına da birçok istisna ve ayrıcalık tanındı. Asıl olan noktayı unutan, bütün harekât ve eylemlerini kişisel duyguları ve emelleri üzerine inşa eden Osmanlı hakanları; iç teşkilatlarını dış siyasetlerine uydurmak zorunda kalınca, zapt ettikleri ülkelerde bütün unsurları, dilleri, dinleri, gelenekleri, her şeyi başka başka olan ve birçok milletlerden ibaret bulunan unsurları olduğu gibi muhafazaya kalkıştılar. Onlara bütün bu şeyleri muhafaza edebilecekleri istisnalar, ayrıcalıklar bahşettiler. Buna karşılık aslî unsur, yani Türkler uzun seferler yapmakla, fetih meydanlarında ölmekle, zapt olunan ülkelerin kendisini ve halkını beslemekle ve onlara bekçilik yapmakla kendi kendini tahrip ediyordu.

Bu meşum yolu ilk açan padişah, yine Fatih Sultan Mehmet olmuştur. Şöyle ki, fetih ve zapt edilen ülkeler aslî unsur ile aynı ırktan değildi, soydaş değildi, aynı dinden değildi. Her biri başka dinde, ırkta, mezhepte olan milletlerdi. Fatih dış siyasetinde başarılı olabilmek için bunların hepsini olduğu gibi muhafaza etmek, her birine ayrı ayrı ayrıcalıklar vermek ve her birini kendi fetihlerine iştirak ettirmek çaresini tercih etti ve bunda da başarılı oldu. Ondan sonrakiler de aynı siyaseti devam ettirdiler. Bu uygulamadan, aslî unsur olan Türkler çok büyük zararlar görmüştür.

Padişahların takip ettikleri dış siyaset bütünüyle kendi emel ve hırslarına dayanıyordu. Yapılan işler milletin ihtiyaç ve emellerini karşılamaya değil, şunun, bunun emellerini tatmin etmeye yönelikti. Millet; Osmanlı sultanlarının yanlış dış siyaseti yüzünden yaşam araçlarıyla uğraşmaktan alıkonmuş olarak diyar diyar dolaştırılıyordu. Bu yeni diyarlar halkı ise birçok istisnalara, birçok ayrıcalıklara sahip olarak çalışıyordu. Yani Osmanlı fatihler; aslî unsuru, Türkleri peşine takarak kılıçla fetihler yaparken, kılıç sallarken, zapt edilen ülkeler halkı kazandıkları istisnalar ve ayrıcalıklarla sabana yapışıyorlar, toprak üzerinde çalışıyorlar, refahlarını artırıyorlardı.

Copyright © Prof. Dr. Cihan Dura