Atatürk Okulu > Milliyetçilik Dersleri
15-11-2021
“SURİYELİ MUHACİRLER VE TÜRK ENSAR” MÜŞRİK’LERE KARŞI

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun bir beyanatı… bakın, ne diyor: “Taliban'ın, yönetimi ele geçirmesinin ardından günde 5 bin Afgan İran sınırlarını zorluyor. Üç binini durduruyorlar, iki bini İran içine giriyor. 3.5 milyonun üzerinde İran'da Afgan var. Bunların 2 milyonu hareket etmeye hazır. Her gün gelen 2 bin kişiyi de bunun üzerine ilave ederseniz, aslında çok önemli bir göç dalgasıyla karşı karşıya bulunuyoruz” [NTV, 22.10.2021].

Öte yandan, Uluslararası Göç Örgütü (İMO) de her hafta 30 bin kadar Afgan’ın, ülkesini terk ettiğini açıklıyor. AB yetkilileri yeniden para yardımından söz etmeye başlarken, Van’a sığınan Afganlar da bir Fransız gazeteciye Türkiye’nin kendileri için bir “düşler ülkesi” olduğunu söylemiş. S. Soylu’nun lideri ise bir buçuk yıl kadar önce şöyle diyordu: "Mültecilere 40 milyar dolar harcayan Türkiye, evelallah bir 40 daha harcar; bu milletin bereketli bir kesesi var!" Ne diyelim, ancak maşallah denir, böylesine millî ve tutarlı (!) bir hükümet politikasına.

Neyse, biz yazımızı sürdürelim. Değerli bir bilim adamımız, Prof. Dr. Taner Timur göç konusuyla ilgili güzel bir yazı kaleme almış, başlığı “Dünden Bugüne Türklerin Göçle Sınavı”… Göç sorununu değişik bir açıdan ele alıyor, pek üzerine gidilmeyen, hatta gözden kaçırılan bir bakış söz konusu...  Bu nedenle yazıdan geniş ölçüde yararlanmamız farz oluyor[i].

● Yazar mülteci sorununa önce tarih aynasından, Osmanlı açısından bakıyor. Tarihi boyunca sayısız göçler yaşamış olan Osmanlı’nın göç sorununu “kolonizatör dervişler”, 1856 Islahat Fermanı, İlk Osmanlı “Muhaceret Nizamnamesinde Avrupalı göçmenlere toprak verilmesi vaadi, Kırım Savaşı ve 93 Harbi’nin (1877-1878) tetiklediği kitlesel göçler, feci koşullar içinde göçe sürüklenen Müslümanlar, Sultan Abdülhamit’in çağdışı cemaat ve kul politikası gibi olay ve politikaları açılardan değerlendirdikten sonra, aynı malzemenin ışığında günümüzün göç sorununa geliyor.

Yazarımız özetle şu hususu vurguluyor: Bugün yaşadığımız “göçmen sorunu” tarihî aynada, salt göç ve sığınmacılık sorunlarını aşan boyutlarda, “ulusallık”, “çağdaşlık” ve “uygarlık” sorunları şeklinde karşımıza çıkıyor. Geçmişteki göç ve iskân hareketlerini anlamadan ve kapitalizmin bu alandaki dönüştürücü işlevini hesaba katmadan, bugün uygulanan politikayı gerçekçi şekilde değerlendirmek mümkün değildir.

● Peki, bugünkü politika nedir, nasıl oluştu?

Taner Timur’un yanıtı şöyle: “Tüm muhafazakâr liderler gibi, Tayyip Bey de gençlik yıllarından itibaren düş âleminde bir “Devr-i Saadet” aramış ve bunu “Devr-i Sultan Hamit”te bulmuştur. Hep demokrasi ve seçimlerden söz etse de aslında kendisi için esas olan ‘İslam cemaati’ ve müminlerin ‘teslimiyeti’ idi. ‘Cemaatçi yapılanma’ da ‘külliye’ler çerçevesinde gerçekleşecekti. İç ve dış politika böylece siyasallaşmış bir İslam potasında bütünleşti ve en çarpıcı ifadesini de Suriye politikasında buldu!

Gerçekten de Suriye’de taraf olduğumuz iç savaş kaybedildikten sonra Türkiye’ye akan milyonlarca Suriyeliye, Erdoğan hiçbir zaman ‘mülteci’ gözüyle bakmadı. Ona göre ortada bir din kavgası vardı ve bu kavgada Suriyeli ‘Muhacirler’ ile Türk ‘Ensar’ ‘müşrik’lere karşı yan yana savaşıyordu. ‘Muhacir’ler Peygamber ve onunla birlikte Medine’ye göçen Mekkelileri, Türkler de onlara Medine’de destek olan ‘Ensar’ı temsil ediyordu. Tayyip Bey bu ayrımı sık sık tekrarlıyor ve ‘Suriyelileri tekrar ülkelerine göndereceğiz’ diyen Muhalefet liderini kastederek şöyle diyordu: “Suriyeliler muhacir, biz Ensar’ız. Ensar ve muhacir nedir, o adam bilmez; o hassasiyeti anlamaz”.

● Yazarımız hükümetin politikasını şöyle değerlendiriyor: Aslında iç ve dış göçlerin bambaşka dürtülerle gerçekleştiği çağımızda, bizi bu günlere getiren “muhacir-Ensar” ayrımı tam bir ortaçağ zihniyetinin ürünüdür. Küreselleşmiş bir kapitalizmin başat olduğu koşullarda uygulanamaz. Eğer uygularsanız, ortaya 21. yüzyıl teknolojisi ile 16. yüzyıl “külliye”leri inşa etmek, ya da yangın uçağı bulamayan bir ülkede SİHA’larla eski Osmanlı eyaletlerinde fütuhata kalkışmak gibi garip durumlar ortaya çıkar!  Gerçek şu ki kapitalist dünyada göç hareketleri “egoist hesabın buzlu suları”nda (Marx) şekilleniyor ve ileri bir ülkenin sınırlarını geçen her bahtsız için, kılı kırk yaran araştırmalar yapılıyor!

Batı’nın “sığınmacılık” konusundaki tutumu “zalimce”dir ve Erdoğan Batı dünyasındaki riyakâr ve egoist tutumu kınamakta kuşkusuz haklıdır. Ne var ki bu tutumu mümkün kılan “açık kapı” politikasının da -çağdışı “muhacir” anlayışıyla ve AB ile işbirliği içinde- yine Erdoğan tarafından uygulandığı da asla unutulmamalıdır!  Bu politikanın hukuki dayanağını 2013 yılında AB ile imzalanan “Geri Gönderme Anlaşması” (Dublin III Tüzüğü) teşkil ediyordu. Bu ve bunu izleyen anlaşmalar; “Güvenli 3. Ülke”, “İlk İltica Ülkesi” gibi kavramlarla milyonlarca göçmeni Türkiye’ye bağlıyor ve karşılığında da -bahşiş kabilinden- bir yardım öneriyordu.

Yıllardan beri AB kapılarında bekleyen Türkiye’nin Birlik’teki en güçlü dayanağı, AB üyeleri arasında en katı göçmen politikasını yürüten Macaristan’ın Başbakanı; göçmen krizinin zirve yaptığı 2015 yılında “artık Avrupalıların umudu Erdoğan… her pazar Erdoğan’ın iktidarı için dua etmeliyiz!” diyordu. Aynı ülkenin Dışişleri Bakanı da 2020’de Türkiye’ye teşekkür ederek, eğer Türkiye “4 milyon göçmeni” ağırlamasa, “Balkanlar üzerinden büyük kitleler halinde yüz binlerce yasa dışı göçmen Macaristan'ın güney sınırlarında belirecekti" açıklamasını yapıyordu.

Taner Timur makalesini şu sonuçla bitiriyor:

İşte, bugünlere böyle geldik. Ve bugünlerde de mülteci sorunu; bir yandan ekonomik kriz, öte yandan da bazı sorumsuz politikacıların katkılarıyla beslenen ırkçılık ortamında, siyasi rejimimiz üzerinde yeni bir tehdit oluşturmaya başladı.  Türkiye’yi zor günler bekliyor.”

● Kolayca görülüyor ki, hükümet dış göç sorununa bilim ve çağdışı bir yaklaşımla, siyasal İslam açısından bakıyor. Dolayısıyla, milletimizin bütünlüğüne ve bekasına büyük bir tehdit oluşturan, her gün binlerce kaçkının Türkiye’yi istilasına Hükümetin neden göz yumduğunu, neden esaslı önlem almadığını kolayca anlıyoruz. Açıktır ki, AKP hükümeti iktidarda kaldığı sürece de bu durum devam edecek, millî birliğimiz ağır ve onarılmasın imkânsız yaralar almaya devam edecektir.

 

 

Copyright © Prof. Dr. Cihan Dura