2007 - 2011 Makale Arşivi > Bilimsel Yöntem Yazıları
14-03-2007
NEDEN İKTİSAT EĞİTİMİ GÖRÜYORUZ?

 

Bu yazımın konusu şöyle: Neden iktisat eğitimi görüyoruz? Yanıtı iki açıdan veriyorum: Bilimsel açıdan, kurumsal açıdan.

I) BİLİMSEL AÇIDAN

İktisat bir bilimdir. Öyleyse önce şu soruyu yanıtlamalı: Neden bilim eğitimi görüyoruz? İnsanlık tarihini belirleyen, iki temel eğilim vardır: Bir: İnsan yaşamak ister, hem de iyi yaşamak ister. İki: İnsan merak eder, yaşadığı evrene ait gerçekleri öğrenmek ister. İşte bu iki eğilimdir ki insanı çevresini tanımaya, bilmeye, öğrenmeye itmiştir. Zamanla bilgiler biriktirilmiş, sistemleştirilmiştir. Bundan da yavaş yavaş bilimler doğmuştur. Demek ki “Neden bilim eğitimi görüyoruz” sorusunun yanıtı şöyle:  Daha iyi yaşamak ve gerçekleri öğrenmek için bilim eğitimi görüyoruz. Bu önermeyi herhangi bir bilime uygulayabiliriz. Örnek: Gerçeği öğrenmek ve daha iyi yaşamak için matematik, fizik eğitimi, tıp eğitimi görüyoruz. Öyleyse sorumuzun yanıtı bulduk: Gerçeği öğrenmek ve daha iyi yaşamak için iktisat eğitimi görüyoruz.

A) Madem ki gerçeği öğrenmek için iktisat eğitimi görüyoruz, o zaman şu soruları yanıtlamamız gerekir: Gerçek nedir, özellikleri nelerdir? İktisat bilimi gerçekleri nasıl keşfeder?

1) İktisadî gerçekler olgular arasındaki değişmez ilişkilerdir. İktisat bilimi, gerçeği keşfetme sürecinde olgular arasındaki “değişmez ilişkiler”i keşfetmeye çalışır.  Ekonomi biliminin nihaî hedefi budur.  Biz de bunları, gördüğümüz iktisat eğitimi sayesinde öğreniriz. İktisattan, değişmez ilişkilere iki örnek:

-Bir malın fiyatı yükselince, o maldan talep edilen miktar azalır.

-Bir ülkede para miktarı artınca, fiyatlar genel seviyesi yükselir.  O halde genel olarak şunu söyleyebiliriz: Ekonomik hayatta meydana gelen olgular; belli koşullar altında, belli sonuçlar doğurmaktadır.  Ancak şu da var ki ekonomi bilimindeki yasalar doğal bilimlerdeki yasalar kadar kesin değildir. Özgür insanların serbestçe kararlar alabildiği bir topluma ilişkin yasalar,  olgular arasındaki “nedensellik ilişkileri”ni matematik bir kesinlikle ifade edemez.  Ancak bu durum, ekonomi biliminde kanunların var olmasını engellemez. İşte bu yasaları, bu davranış kalıplarını, yani gerçekleri öğrenmek için iktisat eğitimi alıyoruz.

2) İktisat bilimi gerçekleri nasıl keşfeder? Yanıt kısaca şöyle: Bilimsel metotla keşfeder. İktisat -birçok başka bilim gibi- gerçeğin keşfinde ve ortaya konulmasında iki metot kullanır:  Endüksiyon  ve dedüksiyon.

i) Metotlardan ilki, “hipotezli dedüktif yöntem”dir. Buna kısaca “endüksiyon” da diyebiliriz. Bu metotta önce gözlem yapılır, sonra gözlemden hipoteze geçilir. Ardından, hipotez sınanır, test edilir.   Eğer hipotez hakkında yeterli sayıda kanıt toplanır ve bu bilgi sistemli bir şekilde ifade edilirse “bilimsel bilgi” üretilmiş, bir teori kurulmuş demektir.

ii) İktisadın ikinci yöntemi dedüksiyondur. Dedüksiyonda önce başlangıç önermeleri ortaya konur. Sonra bunlardan hareketle, muhakeme yapılır. Nihayet, çözüm niteliğinde yeni önermelere ulaşılır. İktisat yapıtlarında, her iki metodun sayısız kullanım örneklerini bulabiliriz.“Teoriler”, olgular arasındaki ilişkileri, yani “gerçekleri” ortaya koyar. Olgular arasında hangileri “sebep”, hangileri “sonuç”tur, tanımamızı, yaşadığımız dünyayı daha iyi anlamamızı sağlar. Gelecek hakkında tahmin yapmamızı da mümkün kılar.

B) İkinci olarak iktisadı, yaşamak, daha iyi yaşamak için öğreniyoruz. Bu ise “temel ekonomik sorunlar”ımıza çözümler getirmemize bağlıdır.İktisat bizi  temel ekonomik sorunlarımız hakkında bilgi sahibi kılar. Bunları hangi yollardan gidersek, daha kolay çözebileceğimizi gösterir. Nedir bu sorunlar? Önce ana sorunu açıklayalım. Her ekonominin bir ana sorunu (ana ilkesi) vardır ki o da şudur: İnsan ihtiyaçları sonsuz, kaynaklar ise kıttır. Öyleyse kaynakları kullanırken, en akıllıca (rasyonel) kararları almak zorundayız.Ana sorun üç ayrı şekilde karşımıza çıkar:  

-Kaynakların tam kullanılması,

-kaynakların etkin kullanılması,  

-kaynakların artırılması.

1) Kaynaklar Tam Kullanılması

İktisat bize kaynakları tam kullanma yolunu gösterir. Kaynaklar, yani üretim faktörleri (sermaye, doğal kaynaklar, emek, teknoloji) tam kullanılmalı, tümünden yararlanmalıdır. Bu soruna “tam istihdam” denir. Sorun ekonomi biliminde “millî gelir ve istihdam teorisi” tarafından incelenir. Bir ülkede “kaynakların tam kullanıldığından” söz edebilmek için:-kaynakların eksik çalışır durumda olmaması gerekir.  

-Üretim dışında, boş duran kaynak olmamalıdır.  

-İnsanlar iş bulmalıdır.  

-Fabrikalar çalışmalı, tarlalar ekilmiş olmalıdır.

Eğer bir ülkede bu gereklere aykırı bir durum varsa, ana ilkeye uyulmamış, akılsızca davranılmış olur. Çünkü hem “kaynaklar kıttır” diyoruz, hem de bir kısmını boş ve âtıl bırakıyoruz. “Tam istihdam”a geçmek için bu âtıl kaynakların üretime koşulması gerekir. İşte tam istihdam sorununun mahiyetini ve nasıl çözümleneceğini de iktisat bilimi sayesinde öğreniriz.

2) Kaynakların Etkin Kullanılması

Ana ilkenin bir gereği de “kaynakların etkin kullanılması”dır. İktisat bize kaynakları etkin kullanma bilincini aşılar. Bizi gerekli bilgiyle donatır. Etkinlik sorunu şu anlama gelir: Ekonomik özne kıt kaynaklarını mümkün olan en yüksek tatmini sağlayacak şekilde kullanmalıdır: Ülkenin kaynakları mümkün olan en iyi amaçlara yönlendirilmeli, israf edilmemelidir. Ekonomi biliminin, bu sorunu araştıran bölümü, “mikroekonomi”dir. Etkinlik sorunu üç alt sorundan oluşur:

- Hangi mallar, ne miktarda üretilecek? (Fiyat teorisi) 

- Üretim hangi teknikle yapılacak?  (Üretim teorisi) 

- Üretim nasıl paylaşılacak? (Bölüşüm teorisi).

a) Hangi Mallar, Ne Miktarda Üretilecek?

Kıt olan kaynaklarımız çok çeşitli malların üretiminde kullanılabilir. Örneğin tüketim malları ya da yatırım malları üretilebilir. Tüketim malları içinde yüksek gelirliler için lüks mallar, ya da düşük gelirliler için temel mallar üretilebilir. Hangilerini üretirsek, hangi mal bileşimini seçersek daha akıllıca hareket etmiş oluruz? Çözüm yollarını bize iktisat bilimi gösterir.Diyelim ki üretilecek mallar belirlendi. İş bununla bitmiyor. Bu kez de şu konuda bir karar vermemiz gerekiyor: Üretimine karar verdiğimiz mallardan hangi miktarlarda üretelim?  “En lüzumludur” diye bütün kaynaklarımızı ekmek üretimine tahsis edersek, diğer ihtiyaçlarımızı karşılayamayız.  İnsanlar giyinemez, barınamaz, eğitilemez. Öyleyse uyulacak ilke şudur: Üretilecek malların ve bunların miktarlarının, halkın ihtiyaçlarına en uygun bileşimde belirlenmesi gerekir. Üretim tüketim kararlarına uygun yapılmamışsa, şu istenmeyen durumlar ortaya çıkar:

-Aşırı üretim ve stok artışı,  

-yok pahasına satış,

-ürün fazlasının çürümesi,  

-fiyat artışı,  

-refah kaybı.

-ekonomik kriz.

Peki “hangi mallar ne miktarda üretilecek” sorununu, en iyi şekilde nasıl çözümleyebiliriz? Genel olarak şu üç yol uygulanmıştır:

-Merkezî planlama,

-serbest piyasa mekanizması, 

-Karma ekonomi.

b) Üretim Hangi Teknikle Yapılacak?

Diyelim ki A. B, C mallarının üretimine karar verildi; sorun bununla bitmiyor. Şimdi de şu sorunun çözümlenmesi gerekiyor: Bir mal en az kıt kaynak kullanılarak, nasıl, hangi yoldan, hangi teknikle üretilecek? Demek ki burada da bir tercih kararı alınması gerekiyor. Öyle üretim yöntemleri seçilmeli ki:

-En ekonomik yöntem olmalı,

- Kıt kaynakların en tasarruflu şekilde kullanılmasını sağlamalı,

-Verimi artırmalı, 

-İsrafı en aza indirmeli.

Bu sorunun çözümünde ülke gerçeklerinin göz önüne alınması gerekir. Acaba en uygun tekniğin seçimi hangi mekanizma ile yapılabilir?  Kararları kimler, nasıl, hangi ilkelere uyarak almalı? İşte bu konuları da iktisadın “üretim teorisi”ne, “optimal faktör bileşimi analizi”ne başvurarak öğrenebiliriz.

c) Üretim Nasıl Paylaşılacak?

“Üretimin nasıl paylaşılacağı” sorunu üretimin kimler için yapılacağı, kimler arasında nasıl bölüştürüleceği, kısaca “gelir dağılımı sorunu”dur. Bir ekonominin, en yüksek üretim miktarına ulaşmış olduğunu varsayalım.

-Eğer bu üretimin çalışanlar arasında bölüşülmesi bozuk ve adaletsiz ise, yine refah kaybı söz konusu olacaktır. Sosyal gerginliklere, çatışmalara yol açacaktır.

-Öyleyse, gelir dağılımını da düzelterek, toplumun refah düzeyini artırabiliriz. Ekonomi biliminin, bu sorunu nasıl çözmeye çalıştığını “bölüşüm teorisi” kısmını okuyarak öğreniriz.

3) Kaynakların Artırılması

Ana ilkenin bir gereği de “kaynakların miktar ve kalitesinin artırılması”dır. Buna da büyüme (growth) sorunu denir. Bir ülkede zaman içinde:

-üretim faktörlerinin artması, kalitelerinin yükselmesi;

-makinelerin miktar ve kalitece artması,

-yeni hammaddeler

ve

-daha iyi üretim teknolojileri bulunması kaynakların kıtlık derecesini azaltır. Çünkü daha fazla ve daha kaliteli üretim olanaklarına kavuşulur. Bu duruma ekonominin“büyüme”si, gelişmesi denir. Bu; yoksulluğu azaltmak, gelişmiş ülkeler düzeyine yükselmek demektir. Hattâ ekonomik ve siyasal güç ve bağımsızlık demektir. Ne kadar yakından ilgili her birimizin hayatıyla ve devletimizin bekası ile!...Ekonomi biliminin bu sorunu inceleyen kısmına, “büyüme teorisi” (ya da gelişme teorisi) denir.

II) KURUMSAL AÇIDAN

Sıra sorumuzu kurumsal açıdan yanıtlamaya geldi. Burada konuyu üniversite ortamında ele alıyorum. Üniversitelerin üç ayrı fonksiyonu vardır:

-Eğitim ve öğretim fonksiyonu,  

-araştırma ve geliştirme fonksiyonu,  

-topluma hizmet fonksiyonu.  

Biz üniversitelerin, bu fonksiyonlarını bilimler düzeyinde, örneğin iktisat bilimi düzeyinde daha somut olarak da ifade edebiliriz; şöyle:

-İktisadın eğitim ve öğretim fonksiyonu,

-İktisadın araştırma ve geliştirme fonksiyonu,

-İktisadın topluma hizmet fonksiyonu.

A) İktisadın eğitim ve öğretim fonksiyonu iki şekil alır:

-Bilimsel formasyon kazandırma,

-Uzman işgücü yetiştirme.

1) Bilimsel Formasyon Kazandırma:

İktisat gençlerin bilgi ve kültürünü genişletir. Pozitif bir bilim olarak, iktisat eğitimi gençlerin düşünme ve tartışma sanatını öğrenmelerine, kişiliklerini geliştirmelerine katkıda bulunur. Araştırma bulgularını başarıyla kullanmalarına yardımcı olur.  

2) Uzman İşgücü Yetiştirme:

Çağımızda ulusların sosyo-ekonomik yapısı ve gelişmesi gittikçe daha karmaşık bir karakter kazanmakta, bu sebeple toplumlar gittikçe artan sayıda uzman insangücü talep etmektedir. Bunlardan bir kısmı da iktisat alanında uzmanlaşmış, gerekli meslekî bilgiyle donanmış olan insangücüdür. Bu açıdan iktisat eğitimi hem ekonomiye, hem de bireye fayda sağlar. Şöyle ki:

-Ekonomi, ihtiyaç duyduğu yetişmiş ekonomistlere kavuşur.

-Birey ise bir meslek sahibi olarak, geçimini temin eder.

B) İktisat eğitimi, araştırma ve geliştirme fonksiyonu yoluyla, bize bilinen gerçekleri öğrenmenin ötesinde, çok önemli bir fayda daha sağlar: Yeni gerçeklerin keşfedilmesine, biz bizzat kendimiz katkıda bulunabiliriz. Bunu da lisansüstü iktisat eğitim-öğretim faaliyetine, temel araştırmalar ve uygulamalı araştırmalar yoluyla katılarak sağlayabiliriz.  Bu faaliyet sırasında, yaşadığımız ekonomik realitenin o zamana kadar keşfedilmemiş gerçeklerini bulup ortaya koyarız. Sorun niteliğinde olanlara çözüm bulmaya çalışırız. Yeni teknikler keşfedip ekonomiye aktarabiliriz. Daha önce bulunmuş bilgileri eleştiriye tabi tutarız.

C) İktisat eğitiminin bir faydası da topluma hizmet fonksiyonu yoluyla ortaya çıkar. Şu sebeple ki iktisatçılar sahip oldukları bilgiler sayesinde toplumun ilerlemesine ve ülke sorunlarının çözümüne katkıda bulunurlar.  Tabiî bu katkının büyük bir kısmı, eğitim-öğretim ve araştırma-geliştirme fonksiyonları yardımıyla ve onlarla iç-içe gerçekleşir. Söz konusu katkı üniversite ortamında yapılacağı gibi, diğer ortamlarda da yapılabilir. 

* * *

Yazımı Atatürk’ün güzel bir sözü ile bitirmek isterim. Bu söz, belki de sorumuzun en öz ve kestirme yanıtı: Ekonomi demek her şey demektir. Gerçekten, biz iktisadı bunun için, “Ekonomi demek, her şey demek” olduğu için öğreniyoruz.  

Copyright © Prof. Dr. Cihan Dura