2007 - 2011 Makale Arşivi > Bilimsel Yöntem Yazıları
19-06-2007
MİTOSLAR VE AYDIN SORUMLULUĞU

Bundan yaklaşık beşbin yıl önce Güney Mezopatamya’da, Sümerler; büyük kentleri, ileri sulama sistemleri, artan tarım üretimleri, özgün dinsel mimarileri, yazıları ve sınai teknikleriyle görkemli bir uygarlık yarattılar.

Günlük yaşamlarında  bilinçlerine yansıyıp duran “Evren”i, duyularıyla algıladılar, onun hakkında zihinsel kurgular oluşturdular. Böylece gelecek kuşaklara “Bilinç-Dışı” üzerine “göreli gerçekler,” örneğin “mitoslar” bıraktılar.  Bunlardan biri de ünlü “Tufan Mitosu”dur.

Eğer Tufan Mitosu’nu bilinen içeriğiyle doğru sayarsak,  onu  bir nesnel gerçek olarak da kabul etmiş oluruz.  Bu takdirde anlatımının -nesnel gerçek insan bilincinden bağımsız olduğundan- tek ve kendi içinde tutarlı olması gerekir. Bir toplumdan öbürüne, zaman ve uzama göre değişmemelidir. Nesnel gerçeğe uygunluğu kanıtlanabilmelidir (Bkz.: Dura, 1997). Oysa Tufan Mitosu’nun farklı versiyonları, bunlar arasında  çelişkiler vardır; daha da önemlisi, nesnel kanıtları yoktur.

M.Ö. 2900’larda  bir “olay” meydana geldi. Bu olay bir nesnel gerçek olarak, Sümerlerin bilincine, kendisi nasılsa o şekilde yansımaya yöneldi. O tekti, kendi içinde tutarlıydı. Ne var ki Sümerler bu yansımadan bir göreli gerçek;  sonraki kuşaklar da üzerinde değişiklikler yaparak, versiyonlarını oluşturdular. Bu görüş çok büyük bir olasılıkla nesnel gerçekten uzak, modern insanınkinden de çok farklı bir görüş olacaktı. Çünkü eski insanların bilimsel ve teknik birikimleri, bu nedenle de algılama ve muhakeme güçleri bugünkünden çok yetersizdi. Dolayısiyle karşılaştıkları nesnel gerçeği açıklama biçimleri; modern insanınkinden, yani “bilimsel açıklama”dan farklı olacaktı.

Sümer’den Kur’an’a, Tufan mitosunun ortak yapısı şöyledir: “Tanrı(lar) yoldan çıkan insanları bir tufanla yoketmeye karar verir. Kendine bağlı bir kişiye felâketi bildirir. Tüm günahkâr insanları  tufanla yok eder. İnançlı kişiyle yakınlarını ve her canlıdan birer çifti bir araçla  (gemiyle) kurtarır.”

Tarih boyunca insan toplulukları; Sümerlerin “olay” hakkında oluşturduğu “Tufan” göreli gerçeğini, biri öbüründen alarak  işlemiş, değişikliklere uğratmıştır. Bir kuşaktan öbürüne, bir uygarlıktan başka bir uygarlığa,  onun şu ya da bu olduğu sanılmış, hattâ şöyle veya böyle olması istenmiştir. Günümüzde ise Mitos; pozitif bilimlerin, o dönemlerle kıyaslanamayacak ölçüde güçlü ve duyarlı teknikleri önünde sınav vermektedir. Bugün biliyoruz ki öykü, Sümerlerden sonra Mezopotamya’ya egemen olan Sami kavimlerce sürdürülmüştür. Babilonya Tufan Mitosu, Sümerli biçimin bir uyarlamasından ibarettir. İran, Hind ve Yunan Tufan öyküleri Mezopotamya kökenlidir. Yunanistan’a İran ve Hindistan’dan yayılmıştır. Tektanrılı dinler aracılığıyla günümüze kadar ulaşmıştır: Kitabı Mukaddes’te ve Kur’an’da  Sümerli köklerinden kopmamış olarak karşımıza çıkıyor.

Yaşanan “olay” hakkındaki sanılar; insan bilincinin ürünü olduğu için, birer göreli gerçekti.  Bu sanılar, insan olduğu için vardılar; nesnel gerçek dışında, insan kafası ve elinde, kuşaktan kuşağa, toplumdan topluma değişegeldiler. Örneğin “Tufan” kararını veren; Sümer’de Tanrılar Meclisi, Akad-Babil’de tanrılar, Grek’te Baştanrı Zeus, İran’da Ahura Mazda, Hind’de Tanrı Brahma, Kitab-ı Mukaddes’te Rab, Kur’an’da Allah’dır. Karara yol açan neden; Akad-Babil’de gürültü, Yunan’da günah, İran’da aşırı çoğalma, Kitab-ı Mukaddes’de kötülük, Kur’an’da peygambere başkaldırmadır. Tufan’dan haberdar edilen kişi; Sümer ve Akad-Babil’de  kral, Yunan’da Prometheus’un oğlu, İran ve Hind’de ilk insan, Kitab-ı Mukaddes ve Kur’an’da peygamberdir. Kahramanın adı; Sümer’de Ziusudra, Babil’de Utnapiştim, Grek’te Deukalion, İran’da Yima, Hind’de Manu, tektanrılı dinlerde Nuh’dur. Eski Ahit’te Tanrı “Tufan”ı bir daha tekrarlamayacağını, Kur’an’da ise gelecekte de yineleyebileceğini  söyler.  Bu liste uzatılabilir (Bkz. Caymaz, 1996).

İnsanlık; bir yasa olarak, nesnel gerçeğe bir göreli gerçekten, bundan daha doğru görünen başka bir göreli gerçeğe atlayarak yaklaşmaya çalışır. Bu yasa “Tufan” için de geçerlidir: Örneğin Sümerler’in “Tufan; tanrıların, insanın yaşam tohumlarını yoketme kararının bir sonucudur” görüşü, bir göreli gerçektir. Buna karşılık arkeoloğun “Tufan doğal bir sel felaketidir   görüşü daha doğru görünen bir göreli gerçektir. Bununla birlikte “Tufan; âlemlere bir ibret ve işarettir” gibi bir göreli gerçek, kendisinden daha doğru görüneni bulunmasına karşın, varlığını sürdürebilir. Örneğin, günümüzde “Su baskınlarının nedeni kar erimesi, erozyon gibi doğal olaylardır” gerçeğinin yanısıra, “Hayır, Allah’ın gazabıdır”  görüşü de ileri sürülebiliyor. Nitekim 1995’de Senirkent’te meydana gelen sel felaketini, RP İlçe Başkanı “fuhuş ve içki tüketiminin artmasıyla”  açıklamıştır. Yeri gelmişken belirtelim ki bundan 1400 yıl önce -bir bilgi olarak- ne “erozyon,” ne de “erozyon/sel ilişkisi”  kavramı vardı. Dolayısiyle o çağın insanları, görüşlerinde hoş görülebilir. Ya bugünkülere ne demeli?

İnsanoğlu; “Tufan” hakkındaki gerçeği ararken, duyuları ve aklından ne ölçüde yararlanırsa, onunla ilgili gerçeği de o ölçüde arama ve bulma çabası içinde demektir. Bu çaba geçmişte, bugünküne oranla çok zayıftı. Çünkü gerçeği aramak için, duyuların ve aklın birlikte ve belli bir düzen içinde kullanılması gerektiği bilinmiyordu. Ayrıca,  gerçeği arama ve bulma istenci  ne denli güçlü ise, gerçeğe yaklaşma şansı da o denli yüksektir. Geçmişte bu istenç de çok zayıftı. Çünkü beslenme, barınma, yaşamı sürdürme gereksinimlerinin önceliği, teknik gerilik, çeşitli korku ve baskılar;  böyle bir istence yaşam hakkı tanımıyordu. Günümüzde, ekonomik gönenci yüksek, sanayileşmiş toplumlarda bu istenç çok güçlüdür. Ne yazık ki bizim de dahil olduğumuz  kimi toplumlarda  oldukça zayıftır.

“Tufan”ı yaşamış olan insanlar hakkında şunlar söylenebilir: 

i) Duyuları, karşılaştıkları “olay”ı   aslına uygun algıladıkları ölçüde, duyumsal gerçekleri de nesnel gerçeğe yakın olacaktı. Bunu bir ölçüde sağladılar: Yaşadıkları olayı, yıkımı, kayıpları ve acıları tabletlere geçirdiler. Önemli ölçüde sağlayamadılar: Çünkü; birincisi, “ölçek yanılması” içindeydiler.  İkincisi; hem duyuları güvenilir, hem de duyumsal gerçekleri  sınıflandırılmış, tanımlanmış ve ölçülmüş değildi.

ii) Kullandıkları duyumsal gerçek birikimi yetersiz ve düzensiz olduğu için,  rasyonel bilgi oluşturma güçleri de zayıf kaldı. Üstelik rasyonel bilgi oluşturmanın yöntemlerini de bilmiyorlardı. Geriye “basit muhakeme,”  dedüktif yanılmalar ve düşgücü kalıyordu. 

iii) Sonuç olarak  rasyonel gerçekleri,  nesnel gerçekten uzak bir içerik kazanmaya mahkûmdu. İnsanlık; nesnel gerçeği, duyumsal bilgilerden rasyonel bilgilere yükselerek, duyumlarını akıl yeteneğiyle işleyerek arayagelmiştir. Kuşaklar boyunca, bir göreli gerçekten, daha doğru olan başka bir göreli gerçeğe geçmiştir. Ancak bu geçiş birçok göreli gerçekte olduğu gibi, “Tufan” görüşünde de sürekli değildir; aksine kesintilidir. Tufan Mitosu’ndan “sel baskını teorisi”ne geçiş, yüzyıllar almıştır. Eğer bugün, daha yeni olan ikinci görüş yandaş buluyorsa, nedeni;  bunun öncekinden daha doğru (nesnel gerçeğe daha yakın) olduğuna dair kanıtlar ileri sürülebilmesidir.

Tufan Mitosu döneminde, gerçeği bulma sürecinin iki temel tekniğine rastlayamıyoruz:   

a) “Tufan”ı yaşayanlar, salt gerçeği bulmak tutkusuyla duyularını “olay”a yöneltmediler; dolayısiyle gözleme dayalı bir muhakeme yapmaları olanaklı değildi. O halde başvurabilecekleri tek yol, zihinsel kurgu  ve düşgücüydü.

b) Sonra gelenler ise  kendilerine aktarılan  göreli gerçek karşısında kuşkucu ve eleştirici olmadılar. Mitos’u, tartışmasız  doğru kabul ettiler. Kimileri de onda çok etkili bir “politik silah” keşfettiler: Onu dogmalaştırarak, toplumu düzenleme, yönetme ya da çıkar aracı olarak kullandılar.  Modern insansa -L. Woolley, A. Poebel, J. Campbell, F. Challaye, M. Mallowan gibi bilim adamlarının araştırmaları sayesinde- bu görüşü eleştiriyor; ondan daha doğru (nesnel gerçeğe daha yakın) olan -bulunmuş ya da henüz bulunmamış-  başka bir göreli gerçeğin var olabileceğini kabul ediyor.

Nesnel gerçek hakkındaki bütün bilgilerimiz duyu ve akıl kökenli olduğuna göre,  Tufan Mitosu adıyla tanınan bilgiler, elde nesnel gerçeğe uygun olduklarını gösteren yeterli kanıt olmadıkları sürece, göreli gerçeklerdi. Bu “kanıt arama yöntemi” binlerce yıldır hemen hiç bilinmeyen, dolayısiyle kullanılmayan bir yöntemdi. Eğer şurada burada bir-iki “uyumsuz” ses çıkarsa, onlar da lânetleniyor ve susturuluyordu. Bizim de dahil olduğumuz kimi toplumlarda bu zorbalık günümüzde de sürüyor.

Oysa, her göreli gerçekte olduğu gibi, “Tufan” hakkındaki gerçeği bulmanın ölçütü de, onunla ilgili görüşün, nesnel gerçeğin aynı  olduğunu gösteren yeterli kanıtın varlığıdır. Örneğin “Tufan doğal bir sel felaketidir  bilimsel önermesi bir göreli gerçektir.  Ancak hakkında kanıtlar da gösterildiğinden, nesnel gerçeğe daha yakın olma olasılığı vardır. Böylece insanlık “Tufan, inkârcılara Allah’dan bir uyarıdır”  göreli gerçeğinden, “Tufan doğal bir sel felaketidir” göreli gerçeğine geçmiştir. Bu son görüşün, bilimsel kanıtlara dayandığı için,  nesnel  gerçeğe daha yakın olduğu kabul edilebilir.

Doğrudan kanıtlar şunlardır (Caymaz,1996):

i) Arkeologlara göre Mezopotamya’nın topoğrafik yapısı büyük su baskınlarına elverişlidir.  Eski çağlardan beri, çok sayıda sel felaketine uğrayan bir bölgedir.

ii) Mezopotamya’da bazı yerleşim birimlerinde, Fırat ırmağından kaynaklanan büyük su baskınlarına işaret eden arkeolojik izlere rastlanmıştır.

(iii) Mezopotamya Tufan mitoslarında yer alan kimi adlar, aynı zamanda tarihsel kişilere aittir. 

iv) Arkeolojik buluntulara göre, M.Ö. 29. yüzyılda Sümer kentleri Uruk ve  Şuruppak’ta  büyük sel felaketleri olmuştur. Tufan kahramanı Ziusudra o sırada Şuruppak kralıdır.

v) Bilimsel veriler gösteriyor ki Mezopotamya’da iki-üç kenti içine alan bir felaketten söz edilebilir; ama tüm Mezopotamya’yı, hele hele bütün dünyayı kapsayan bir felaketten kesinlikle söz edilemez.

Mitos’u eleştirici nitelikte kanıtlar şunlardır:

a) R. Cooper’a göre “Tevrat’taki ölçülerle yapılan Nuh’un gemisinin o kadar yolcu, hayvan ve bunlara aylarca yetecek besini taşıması olanaksızdır. Ayrıca gemide tek pencere, o da kapalı olduğundan, bunca canlı havasız yaşayamazdı. Öyleyse Tufan bilgisi, bir Tanrı bildirisi değildir” (Çığ, 1995: 55).  Bence şu kanıtlar da ileri sürülebilir:

b) Tufan kahramanının, sayıları yüzbinleri bulan,  kimileri ayrı ayrı kıtalarda yaşayan hayvan türlerinden birer çifti, bütün dünyayı dolaşarak toplayıp getirmesi olacak şey midir? Kendiliklerinden geldiyseler, bu nasıl olur ve ne kadar zaman alır?  Kimi alabildiğine küçük, kimi büyük olan bu hayvanlar nasıl getirildi, nasıl korundu, bir arada nasıl tutuldu? Ayrı ayrı nasıl beslendi?

c) Her hayvan türünden bir çift kurtarıldığına göre, yok edilenlerin suçu neydi?

d) Suda yaşayan hayvanlar gemide nasıl korundu? Eğer bunlar gemiye alınmadıysalar, o zaman da “bütün canlıların yok edildiği” bildirisi yanlış olmaz mı?  

e) Sümerler “ölçek yanılması” içindeydiler: Yaşadıkları bölgeyi, bütün dünya; kendilerini de bütün insanlık sanıyorlardı.

Birçok göreli gerçek gibi Tufan mitosu da bir tabuya, insanları korkutma ve onlara baş eğdirme aracına dönüşmüş; bir takım güçlerin kalkanı, siyasal egemenliklerin, kişisel çıkarların dayanağı olmuştur. Bu savın ilk akla gelen kanıtları şunlardır:

i) Mitos; Sümerlerden Araplara uzayan çizgide, kral listelerinden destanlara, sonra da dinsel metinlere geçmiştir.

ii) Tufan kararı başlangıçta Tanrı’nın isteğiyle alınırken; son metin olan Kur’an’da, bir insansal otoritenin, “peygamber”in talebi üzerine alınmaktadır.

iii) Kararın gerekçesi Sümerler’de insanların gürültüsü iken, Kur’an’da Resul Nuh’a karşı çıkmalarıdır.

iv) Kur’an’da “Tufan”ın gelecekte de yineleneceği belirtilmektedir. Bu tehdit önceki metinlerde yoktur.

v) Kur’an’da -Tevrat’ta söylenenin aksine- Nuh’un karısı ve bir oğlu gemiye alınmaz. Böylece otoriteye bağlılığın, insansal bağlardan önde geldiği vurgulanır.

vi) Kur’an’da “Tufan”dan kurtulanlar “yönetici” yapılır. Bu ödüllendirme, öykünün önceki versiyonlarında yer almaz. 

Gerçek arayışında tutarlı ve içtenlikli olma koşulu, Tufan Mitosu için de geçerlidir. Başka bir deyişle  bu alanda da gerçeği aramak, nesnel gerçeğe  olabildiğince yaklaşmak zorundayız. Unutmamak gerekir ki, kaynağı ne olursa olsun, benimsenip savunulan her görüş -nesnel gerçekle çakıştığı kanıtlanmadığı sürece- bir göreli gerçektir. Çoğu dinsel söylenceler gibi Tufan mitosu da bu koşulu yerine getiremiyor.  Aksine, “Tufan” hakkındaki yeni göreli gerçekler, Mitos’tan daha doğru görünüyor. Böyle olunca, Tufan Mitosu karşısında aydınların; en azından eleşirici bir tutum takınma dürüstlüğünü gösterebilmeleri gerekir. Sonuçta düş kırıklığına uğrayabilir, kendilerini boşlukta ve yalnız hissedebilir, hattâ rahatlıklarından bir şeyler yitirebilirler. Ancak gerçeğe ulaşmanın, insan olmanın, hele hele aydın olmanın bedelidir bu!... Aydın kendi kendini ve başkalarını aldatmaz.  Bilir ki nesnel gerçek, insandan bağımsızdır.  Onun iyisi ya da kötüsü olmaz.

Bu tutumu doğal olarak, bilim kaynaklı bile olsa, yeni göreli gerçekler karşısında da sergilemek zorundayız.  Nitekim  Amerikalı W. C. Pittman ve W. Ryan’ın ileri sürdüğü başka bir görüşe göre, Büyük Tufan Karadeniz’de gerçekleşti. Son buzul çağında Karadeniz düşük düzeyli, bugünkünden 100 bin km kare daha küçük bir iç denizdi. Kıyı bölgelerinde insanlık taş devrinden kurtulmak üzeredir ve ilk tarım dönemi başlamıştır. Bu devrin sonunda  -7000 yıl kadar önce- buzullar eridikçe, dünya deniz düzeyi yükselmeye başladı. Akdeniz ve Marmara yoluyla, Boğaz’ın kuzeyindeki barajı aşan sular; günde 50-100 km küp hız ve Niyagara Şelalesi’nin 400 katı bir güçle, 65 m. aşağıdaki Karadeniz’i  doldurmaya başladı. Kopan gümbürtü, su buharı ve sis; fokurdayan denizi ve yerleşim alanlarını kapladı. Deniz günde 15-30 cm., sonuçta 65 m.  yükseldi. Suların bindirmesiyle, kıyılar 100 km. kadar deniz altında kaldı. Karadeniz yüzde 30 oranında büyüdü. Neolitik yerleşim merkezlerinden Avrupa içlerine, Mezopotamya’ya doğru 200 yıl süren büyük bir göç başladı. Oralarda nehir ve göl kenarlarına, deltalara yerleşen göçmenler, kültürlerinde Tufan Efsanesini de getirdiler.  25 yıllık bir çalışmanın ürünü olan bu teori, deniz dibi araştırmalarından elde edilen güçlü kanıtlara dayanmaktadır (Bkz.: Bursalı,1997).  Bu görüş, nesnel gerçeğe belki öncekinden daha yakındır. Eğer böyle ise, o takdirde  Tufan Mitosu’nu Sümerler’in de başka  toplumlardan alıp işledikleri sonucu çıkıyor.

O zaman “Tufan” hakkındaki üç  göreli gerçek, nesnel gerçeğe yakınlık derecelerine göre şöyle sıraya dizilebilir: “Tufan; Allah’ın gazabı ve insanlara bir ibrettir/ Tufan Mezopotamya’da meydana gelen  bir sel felaketidir/ Tufan, Karadeniz’in yükselmesiyle meydana gelen doğal bir felakettir.”

Aydın böyledir işte... En doğru görünen “görüşler” karşısında bile, eleştirme ve araştırmaya, gözleme ve  düşünmeye ara vermez. Bunun ilk büyük ödülü gerçeği bulmanın -ya da en azından ona yaklaşmanın- o benzersiz mutluluğudur; insanlığın en seçkin üyeleri olan “bilim kahramanları” kafilesine katılma ayrıcalığıdır.

Asıl mutluluğu da, her bakımdan borçlu bulunduğu topluma  insanca yaşamanın yolunu açtığı için tadar. Bu, ya insanlık ölçeğinde ya da belli bir toplum ölçeğinde olabilir. İkinci halde, ileri toplumlar; Evren’in herhangi bir alanındaki nesnel gerçeğe ne ölçüde yakınsa, kendi toplumu da aynı ölçüde yakın olmalıdır. Bu yakınlığı aydın sağlar.  İleri toplumlarda nesnel gerçeğe daha yakın bir görüş benimsenmişken, kendi toplumunda yanlışlığı kanıtlanmış bir görüşün savunulması geriliktir, insan olmaya yakışmayan bir tutumdur. Bilir ki bundan, herkesten önce kendisi sorumludur.

Dahası, bireyin ve toplumun, yaşamı kolaylaştırma ve gönenci artırma derecesi nesnel gerçekleri bilme derecesine bağlıdır. Bu performansın önündeki başlıca engeller de geçmişten kalan, Tufan Mitosu gibi nesnel gerçekten uzaklığına ilişkin kanıtlar bulunan, çelişkilerle dolu efsaneler, göreli gerçeklerdir. Çünkü bu tür görüşler; insanları korkak, gevşek, kaderci, düşünmez, görmez ve sormaz  yapar.  Oysa, birey ve toplum olarak daha iyi bir yaşam düzeyine kavuşmamız; onlar hakkındaki gerçekleri arama, öğrenme ve uygulama çabamıza bağlıdır. Çünkü bilgilerimizi, ancak nesnellikleri ölçüsünde  teknolojilere dönüştürebiliriz.

Bir aydının ahlâkça yükselmesi de aynı tutuma bağlıdır. Çünkü iyi ahlâk bilgi ve özgürlük ister. Yalnız nesnel gerçeği arayanlar ki bu iki koşulu yerine getirebilir.  Eylemlerini   bu bilgilere  dayandırdıkça,  ahlâkça da yükselirler.

Dinler; “birey ile Tanrı düşüncesi” arasında özel bir bağ olarak kalmadıkça, bilimsel görüşlerle gittikçe daha fazla çatışacaktır. Tarihte bu bağın ötesinde bir içerik kazanmış olmaları; bilimsel düşünce ve araştırma tekniklerinin çok geç olgunlaşıp pek az insan tarafından benimsenmesinden ve bu içeriğin bir “ politik silah” olarak kullanılmaya elverişli bulunmasından kaynaklanır.  Doğal olarak “Tufan” hakkındaki bilimsel açıklamalar da, gelenekçi çevrelerin tedirginliği ve düşmanlığıyla karşılaşmaktadır. Aynı karşı çıkış; pek çok bilimsel görüşün, örneğin geçmişte Copernic-Kepler-Galilei’nin “güneş merkezli evren sistemi”nin, çağımızda Darwin’in evrim teorisinin de başına gelmiştir. Osmanlılar’da  “Evrende doğa kanunları üzerinde olay yoktur”  diyen Abdurrahman Hoca (XVI. yy),  zındıklıkla suçlanarak idam edilmiştir. Skolastik cephenin, Atatürk’e ve 1923 Aydınlanması’na karşı beslediği düşmanlık da aynı etmenlerle açıklanabilir.

Görülüyor ki  insanlığın gerçeğe doğru yürüyüşü;  aydınların, “göreli” nitelikteki  yaygın ve egemen görüşlerle mücadele etmesine, bu uğurda her türlü özveriye katlanmasına bağlıdır. Eğer biz de ulusumuzun, bu tarihsel yürüyüşün ürünlerinden yararlanmasına katkıda bulunmak istiyorsak, eğer ahlâklı isek, bulduğumuz ya da öğrendiğimiz yeni gerçekleri yaymaktan asla çekinmemeliyiz.  

Kaynaklar

Bursalı, Orhan, “Tufan Karadeniz’de mi Yaşandı?”  Cumhuriyet Bilim Teknik, S. 519, 1 Mart 1997, ss. 6-7.

CAYMAZ, Tayfun, “Tufan Mitosu,”  Bilim ve Ütopya, S. 25, Temmuz 1996, ss. 8-19.

ÇIĞ, Muazzez İlmiye, Kur’an, İncil ve Tevrat’ın Sümer’deki Kökenleri, Kaynak Yayınları, Kasım 1995, İst., 88 s.

DURA, Cihan, “Gerçek Kavramı, Gerçek Arayışı ve Ahlâk Üzerine,”  İnsancıl, S. 78, Nisan 1997, ss. 5-7.

     

Copyright © Prof. Dr. Cihan Dura