2007 - 2011 Makale Arşivi > Akademik Yazılar
01-05-2020
KÜRESELLEŞME VE ULUS DEVLET

ÖZET

Bu bildiride küreselleşme ve ulus-devlet ilişkisi etüt edilmiştir. Küreselleşme süreci yalnızca Merkez ülkelerinin lehine işlemektedir. Derin-Merkez; ulus-devleti ulusüstüleşme, bölgeselleşme ve yerelleşme araçlarıyla dağıtmaktadır. Bu  etkiler yeni ekonomide daha yıkıcı boyutlar kazanıyor. Ulus-devlet zırhından yoksun kalan Çevre ülkeleri, ellerindeki son kaynakları da hızla Merkez’e kaptırıyor. Oysa Çevre ülkeleri ulus-devlet zırhına hâlâ muhtaçtır. Bu ülkeler, tabiî Türkiye de, yalnızca Merkez’in lehine  işleyen  küreselleşmeye ve yeni ekonomi sürecine karşı direnmeli, âdil bir yeni ekonomi düzeni için mücadele etmelidir.

Bu bildirinin[1] konusu küreselleşme karşısında ulus-devletin konumudur. Amacımız küreselleşme ve ulus-devlet ilişkisinin Türkiye’de genellikle ihmal edilen bir cephesini, bu ilişkinin Batı’nın çıkarları açısından görünümünü ortaya koymaktır. 

Gözlemler günümüz dünya ekonomisinin büyük bir yapısal değişime sahne olduğunu gösteriyor. Bu değişim, iki güç tarafından belirlenmektedir. Birincisi küreselleşme, ikincisi bilgi ve iletişim teknolojileri (BİLTE)  devrimi… İki güç de bir “üstün yapı”ya hayat vermektedir ki ona da “yeni ekonomi” adı veriliyor.

Ben bildirimi bu iki yönlü oluşumun birinci yönü üzerinde yoğunlaştıracağım: Küreselleşme ve ulus-devlet ilişkisi.

Bu ilişkinin etüdüne girmeden önce çalışmamda sıkça kullanacağım bazı temel kavramlardan ne anladığımı da açıklamam gerekiyor.

Bu kavramlardan ilki ulus-devlet kavramıdır. Ulus-devleti şöyle tanımlayabilirim: Kendi halkının çıkarlarını her şeyin üstünde tutan, temel hedefleri ulusun çağdaşlaşması, ülkenin sanayileşmesi ve gelişmesi, sosyal adaleti gerçekleştirmek olan, ulusal varlığa ve benliğe sahip çıkan devlet şekli.

Tanımlamam gereken diğer kavramlar, Merkez, Çevre  ve Derin-Merkez’dir.

Merkez “ileri derecede sanayileşmiş ve gelişmiş, bilgi çağına girmiş, sermayesi, kültürü, para birimi yoluyla dünya ekonomisine ilişkin kararlarda etkili olan, dünya kurumlarının yönetimini elinde tutan ülkeler küme’si”dir.  Merkez ülkeleri arasında ABD birinci konumdadır. Onu Japonya, Almanya, Fransa ve İngiltere izliyor. Dünya ekonomisine ilişkin kararlar bu ülkelerle birlikte Kanada ve İtalya’nın oluşturduğu G-7 diye bilinen ülkeler tarafından alınıyor. Dünya Bankası, IMF, DTÖ, OECD, Birleşmiş Milletler gibi kurumlar ise, alınan kararları uygulamakla görevlidir. Çevre ise geri kalan,  “küresel kararları ve koşulları etkileme gücü olmayıp, bunlara sadece boyun eğme durumunda olan” tüm diğer ülkelerdir. Derin-Merkez; Merkez’in içinde asıl güç kaynağı ve gerçek karar merkezi olup, dünyadaki servetin çok büyük bir kısmını elinde tutan, az sayıda Amerikalı sermayedardan oluşan, bütün Merkez ülkelerini -dolayısiyle Çevre’yi de-  yönlendirebilen büyük bankerler ya da  finans tekelleri grubudur. Küreselleşme ideolojisinin Derin-Merkez’in dayatması olduğunu kabul ediyorum.

Bildiri beş bölümden oluşmaktadır.  İlk iki bölümde küreselleşme kavramı ve küreselleşmenin belirleyici faktörleri üzerinde duracağım. Ardından, küreselleşmenin hangi ülkelerin lehine / aleyhine gerçekleşmekte olduğunu sergileyeceğim. Daha sonraki iki bölümde ulus devletin küreselleşmeden nasıl etkilendiğini ortaya koyacağım. En son olarak da, ulaştığım sonuç ve önerileri sunacağım.

 I) KÜRESELLEŞME KAVRAMI

Küreselleşme yeni bir olgu değildir. Emperyalizmin tarihinde, “dalgalar hâlinde iki ayrı küreselleşme evresi”nin gerçekleşmiş olduğu vurgulanır. Bunlardan ilki 1870-1914 arasında yaşanmıştır. İkinci evreye, bir ara dönemden sonra 1970’lerde girilmiştir.

Küreselleşme nasıl tanımlanabilir?

Bir anlayışa göre küreselleşme, “toplumsal ilişkilerin dünya çapında yoğunlaşması”nı ifade eder.

Başka bir görüşe göre küreselleşme; kapitalizmin kendi çıkarları için dayattığı, sömürgeci zihniyetin ürettiği, fetişleştirilmiş bir olgudur. Emperyalist Batı’nın, özellikle ABD’nin, kendi siyasal, sosyal ve ekonomik kalıplarını bütün dünyaya dayatma aracı ve sürecidir.

            Küreselleşme yeni bir olgu olmayıp, kapitalist sistemin mantık ve işleyişinin ürünüdür. “Kapitalizmin dünya ölçeğinde yayılması ve derinleşmesi anlamına”  gelir. Sınırlı bir dünya ticareti içinde sermaye birikimi sorunu yaşayan kapitalizmin, pazarı ve tekelci yapıyı genişletme sürecidir.

            Küreselleşme dünyanın en zenginlerinin çıkarına işleyen bir oluşumdur.

Kimileri “modern toplumun evrenselleşmesi” diyor, küreselleşme için… Oysa “evrenselleşen” yalnızca Batı’dır, onun uygarlığı, onun toplumudur. Küreselleşme ve onunla gelen yeni ekonomi  “Batı’nın yeni programı”dır. Küreselleşme yeryüzündeki insanların ve kültürlerin birbirlerine yakınlaşmasından ziyade, egemen bir kültürün kendini dayatması ve kabul ettirmesi (kültürel hegemonya) biçiminde tecelli etmektedir. Küreselleşme, kollarını yaşamın her alanına uzatmaktadır. Ekonomimiz kadar, yaşam biçimimiz, değer yargılarımız, alışkanlıklarımız, inançlarımız, kültürümüz, söylemlerimiz de egemenlerin istediği şekilde yeknesaklaşıyor.

Demek ki “küreselleşme” denilen olgu, iki cephelidir: Bir cephesi itibariyle “dünya çapında bir toplumsal ilişki yoğunlaşması”dır, öbür cephesi itibariyle ise “yeni sömürgecilik”tir. Yanlışlığa düşmemek için, küreselleşme deyince bu iki boyutu birlikte hesaba katmak gerekir.

B) Tabii “yeni sömürgecilik” anlamında küreselleşmenin altında bir doktrin, bir ideolojik temel de vardır. Bu temel Klasik İktisat anlayışında kendini açıkça belli eder. Şöyle ki ülkeler arasında serbest ticaretin gerekliliği savunulurken, liberalizm sayesinde dünya kaynaklarının en verimli şekilde kullanılacağı kanıtlanmaya çalışılır. Oradan da, örtülü olarak, kaynakların mülkiyeti konusuna atlanır. Mâdem ki dünyanın ekonomik kaynaklarının en verimli şekilde kullanılması gerekiyor, öyleyse bu kaynaklar onları en etkin, en verimli şekilde kimler kullanıyorsa onlara ait olmalıdır!

Küreselleşme gelişmekte olan ve geçiş dönemindeki ülkeler için feci sonuçlar doğuracak bir projedir. Doğal kaynakların paylaşılmasının tamamlanmasıdır. Nihaî hedefi ulus-devletlerin doğal kaynaklar üzerindeki mülkiyet haklarına el konulmasıdır. Panarin yeniden paylaşımın somut mekanizmaları arasında şunları sayıyor: Hammaddelerin az işlenmiş olarak ihraç edilmesi, sermaye ihracı, “ulusal siyasal elit tabaka”nın halkın çıkarlarına ihanet etmesi, ulus-devletin ve geleneksel kültürün tahrip edilmesi.

II) KÜRESELLEŞMENİN AÇIKLANMASI

Küreselleşmeyi açıklayan, üç farklı görüş  var.

Birinci açıklama şekline göre, küreselleşme “âdeta kendiliğinden ortaya çıkan yansız” bir olgudur. Şöyle ki teknolojik gelişmeler, malların ve sermayenin dolaşımını kolaylaştırdı. O sayede şirketler küresel ölçekte bir üretim ağı kurmaya başladılar. İletişim de yoğunlaştıkça, insanlar “küresel köy”de ortak bir kültür benimsemeye yöneldi.

İkincisine, “piyasa mantıkçı” görüşe göre hızlı teknolojik gelişme ve üretim artışı; şirketlerin dışa açılmasını zorunlu kıldı. Bu zorlama, piyasa mantığının bir gereğiydi. Dolayısiyle 1970’lerin ortalarından itibaren, ticaret dünya ölçeğinde serbestleştirilmeye başladı. Devletçi-korumacı politikalar kaldırıldı. Para piyasaları serbestleştirildi. Özetle her tarafta “iç pazar ve iç talep yönlü politikalar” dan, “dış pazar ve arz yönlü politikalar”a geçiş bir gereklilik olarak görüldü ve uygulandı.

            Son görüş neomarksist yaklaşımdır. Buna göre küreselleşme yeni bir olgu olmayıp, “kapitalist gelişme süreciyle sıkı bağlılık” içindedir. Kapitalist sistemin mantık ve işleyişinin ürünüdür. En az 500 yıl önce, coğrafî keşiflerle başlamıştır. Arkasındaki emperyal gücün desteğiyle daha o zamandan kapitalizme dayalı bir ekonomik sistem kurmaya yönelinmiştir. Bugün de “küreselleşme, kapitalizmin gelişmesi, yayılması ve derinleşmesi anlamına”  gelir. “XIX. Yüzyılda İngiltere’nin bir dünya imparatorluğu olmasıyla, XX. Yüzyılda ABD’nin dünyada bir süper güç haline gelmesi aynı mantığa dayanmaktadır. Kapitalizmin gelişmesiyle birlikte yeryüzünde hep ekonomik açıdan bir üstünlük ve eşitsizlik, hattâ bir hegemonya söz konusu olmuş, Merkez-Çevre ayrımı yaratılmıştır. Bu farklılık büyümektedir de… Böyle bir katmanlaşma kapitalizmin gelişmesi için vazgeçilmez bir şarttır.

 

III)  KÜRESELLEŞME KİME YARIYOR?

Ortodoks görüş küreselleşmenin nimetlerini saymakla bitiremez. Bu etkiler, doğru kabul edilseler de yalnızca Merkez ülkelerinin lehine işler. Buna karşılık çevre ülkeleri, çok büyük zararlara ve yıkımlara uğramaktadır.

A) Küreselleşmeye olumlu bakan yazarlara, yani ortodoks görüşe göre, küreselleşmenin nimetleri saymakla bitmez. Küreselleşme toplumlara refah ve mutluluk getirecektir. Dünyanın birkaç ülkesinde yoğunlaşan zenginliklerden, yoksul kalmış ülkeler de pay alabilecektir. Şu şartla ki liberal ekonomik düzene ve “ithal” [cd] demokratik rejime geçilmiş olsun, ulus-devletten vazgeçilsin. Daha açıkçası bütün ülkelerin, kendi özgün felsefelerini ve kurumlarını çöp kutusuna atarak, Derin-Merkez’in dünya görüşünü ve kurumlarını benimsemeleri isteniyor.

B) Ancak yukarda saydıklarım kurgusal, hipotetik görüşlerdir. Doğru sayılmaları  realite ile örtüşmelerine bağlıdır. Oysa gerçek hayatta böyle olmadı: Küreselleşme tümüyle gelişmiş zengin ülkelerin, onların içinde de Elit sınıfının lehine işlemiştir. Buna karşılık yoksul ülke halkları sürekli bir kayıp içindedir. Küreselleşme gelişmiş ülkelerin sermayesi bakımından giderek dünya ölçeğinde güç kazanma anlamına gelirken, gelişmekte olan ülkeler bakımından kazanılmış haklardan ödün verme anlamına gelmektedir. Küreselleşme sermaye egemenliğinin dünya çapında tesisidir. Bir yandan ulus-devletin ömrünün dolduğu ileri sürülürken, bir yandan da küreselleşme süreci yalnızca güçlü ulus-devletlerin lehine işlemektedir. Küreselleşme oyununun  kurallarını kimler belirliyorsa, onun nimetlerini de en fazla o ülkeler toplamaktadır: Başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere Merkez ülkeleri!...

C) Küreselleşmenin Batı zenginlerinin lehine, çevre ülkelerinin aleyhine işlediğine dair kanıtlar pek çoktur. Örnekler veriyorum:

-Sermaye giderek tekelleşmektedir. Bizzat piyasa ekonomisi ortadan kalkmaktadır.

-Küreselleşmenin nimetleri son derecede dengesiz dağılırken, maliyetleri yoksullar tarafından ödenmektedir.

-Çevre ülkelerinde büyüme yavaşlamış, hattâ durmuştur. Büyük finansal krizler ve iflaslar yaşanmaktadır.

-Küreselleşme insanlığın büyük bir bölümünü sefalete mahkûm etmiştir.

-Çevre’de gelir bölüşümü giderek bozulmaktadır. Sosyal denge alt üst olmuş, işsizlik yaygınlaşmıştır.

-Birçok ülke borç batağı içindedir. Onların bu durumundan yararlananlar ise Merkez ülkeleridir.

-Çevre ülkelerinin, özelleştirmeler ve yabancı sermaye girişleri sonucunda, millî servetleri, şirketleri, toprakları elinden alınmaktadır. Büyük zorluk ve özverilerle kurdukları tesisler, “sadaka fiyatı” na yabancı şirketlerin eline geçmektedir.

-Çevre ülkeleri ulusal bağımsızlıklarını yitirmektedir.

 IV) KÜRESELLEŞME ULUS DEVLETE KARŞI

Derin-Merkez; küreselleşme görüntüsü altında yoksul ülkelerin savunma zırhı olan ulus devleti (u-devleti), başlıca üç kıskaçla sıkıştırıyor ve dağıtıyor. Onun yerine kendi devletini, kendine hizmet edecek devlet tipini, e-devleti kurduruyor.

A) Hedef Ulus Devlet

1) Küreselleşme ulus-devlete karşı, onunla bağdaşmıyor, onu dışlıyor.

Derin-Merkez neden u-devlete karşı? Çünkü yeni ekonomi çerçevesinde yapacağı, “zenginleşme ve iktidar dürtüsü”nden kaynaklanan müdahalelere karşı direnci, ancak u-devlet gösterecektir. Öyleyse, ulus-devleti etkisizleştirmelidir. Bunun için de çare bellidir: Devletleri, ulusallık niteliklerinden soyutlayarak, küreselleşme süreciyle uyumlu bir kalıba sokmak.

2) Derin-Merkez’in planına göre e-devlet, ulus-devletin -öyle görülüyor ki-  şu yönlerde değişime uğramasıyla gerçekleşecektir: Devlet, piyasanın ve şirketlerin hizmetine girecektir. Devlet kutsallıktan arındırılacaktır. Ulusal egemenlik ilkesi terk edilecektir. Kamu faaliyetleri sır olmaktan çıkarılacaktır. Devlet elektronikleşecektir.

Buna karşılık devlet bazı işlevlerini terk etmelidir. Bunlar devlete sosyal nitelik kazandıran, emeği sermaye  karşısında korumaya yönelik işlevlerdir.

Görülüyor ki küreselleşme, devleti ortadan kaldırmıyor; tersine kendi devletini oluşturuyor. Merkez’in kaldırmaya uğraştığı, ulus-devlettir; onun yerine e-devlet görüntülü “kozmopolit devlet”i koyacaktır.

Son husus açıktır ki, “sosyal devlet”in ortadan kaldırılması anlamına gelmektedir. Bu hususu haklı göstermek için şöyle bir muhakeme geliştirilmiştir: Toplumsal sınıf yoktur, birey vardır. Sermaye günümüzde son derecede bollaşmıştır. Bu sebeple birey, daha doğrusu yaratıcı birey ön plana geçmiştir. Dolayısiyle yaşamakta olduğumuz Bilgi Çağı, artık “girişimci-kapitalist”in değil, “bilgi üretme yaratıcılığına sahip bireyler”in çağıdır. Bu ise “sermaye / işçi çelişkisi”nin tarihe karıştığı, sosyal devlete artık ihtiyaç kalmadığı anlamına gelir.

             3) Dikkat etmek gerekir ki, Bilgi Çağı’nı Merkez yaşıyor, Çevre değil. Ortodoks muhakemenin dayandığı bütün somut olgular ancak ABD’de ve ona benzer ülkelerde mevcuttur, Türkiye gibi ülkelerde değil. Bu son nokta bizi sıkça yapılan bir hatâya götürüyor: Genelleme hatâsı!... Genelleme hatâsı teriminden, “Merkez ülkeleri için geçerli olan gözlem, teori ve politikaların, hiçbir eleştiri süzgecinden geçirilmeden,  oldukları gibi, çevre ülkeleri için de doğru ve geçerli kabul edilmeleri”ni anlıyorum. B) Ulus Devletin Dağıtılması

Ortodoks görüşe göre küreselleşme ile birlikte ulus-devlet bağımsız birim olma özelliğini yitirmektedir. Bu kayıp kendini hem ekonomik hem de politik planda gösteriyor. Buna karşılık ulus-ötesi şirketler ve uluslararası mâli kuruluşlar öne geçmekte, ulus-devlet karar süreçlerini etkileme bakımından arka plana itilmektedir. Öyle ki ulusüstü kuruluşların dayattığı birçok kararı olduğu gibi kabul etmekten başka çıkar yolu kalmamış gibidir. Ben böyle bir sürecin, insanlığın doğal bir evriminin eseri olmadığına, “Derin-Merkez”in bilinçli plan ve çalışmalarının bir ürünü olduğuna inanıyorum.

Derin-Merkez’in hedefi, dünyanın her tarafında yalnızca Derin-Merkez’in çıkarlarına uygun devletlerin bulunmasıdır. Bu amaçla, ulus-devletler üç taraftan baskı altına alınarak yeniden biçimlendirilmektedir: Ulusüstüleşme, bölgeselleşme ve yerelleşme…

              1) Önce ulusüstüleşmeyi açıklayalım.i) Ulus-devlet, ekonomik alandaki yetkilerini giderek ulus-üstü kurumlara devretme dayatması ile karşı karşıya. Bunun bir ayağını, Dünya Bankası, IMF, OECD, DTÖ gibi ulus-üstü, küresel çapta örgütlerce alınan kararlar oluşturuyor. Küreselleşme taraftarlarına göre, “ulus devlet bitiyor. Onun yerini çok uluslu şirketler, IMF, Dünya Bankası, Dış Ticaret Örgütü  gibi uluslararası örgütler alıyor. Ancak ulus devlet, devlet olarak yok edilmiyor;  tersine, ortaya çıkan yeni gereksinmelere ve globalleşmeye göre yeniden yapılandırılıyor.” “Liberal-Çoğulcu”lara g öre, devlet dünyanın değişen koşullarına uyum sağlama yeteneğini yitirmiş, çağdaş birçok önemli işlevi yerine getiremez ve denetleyemez bir duruma düşmüştür. Küreselleşme sürecinde devlet dışında birçok yeni aktör ortaya çıkmış, devlet ise merkezî konumundan uzaklaştırılmıştır.  Bu sınır-ötesi aktörler yaptıkları baskılar ve yönlendirmelerle, bağımsız ulus-devletleri erozyona uğratmakta, etkisizleştirmeye çalışmaktadır. Söz konusu dayatmalara IMF ve Dünya Bankası’nın “destek” programları örnek olarak verilebilir. ii) Yukarda özetlediğim görüşte savunulan değişim, sanki normal bir gelişmeymiş gibi dile getiriliyor. Oysa bu sürecin “doğal” olmayıp belli bir sınıfın iradesinin, “Derin-Merkez”in (Küresel Elit’in) eseri olduğu bir hipotez olarak ileri sürülebilir. Hep “zenginleşme ve iktidar hırsıyla” hareket eden o merkez istediği içindir ki böyle oluyor, yoksa insanlık, dünya halkları istediği için değil!

2) Ulus-devleti aşındırmanın bir diğer aracı da bölgesel bütünleşme hareketleridir. Bölgesel bütünleşme, bilindiği gibi, coğrafi bakımdan birbirine komşu olan ya da birbirine yakın olan ülkeler arasında gerçekleştirilen ekonomik bütünleşme hareketidir. Ülkeler neden bu yola gidiyorlar? Esas itibariyle iki görüş var.

Birincisine göre küreselleşme ile birlikte uluslararası rekabet-edebilirlik önem kazanmaktadır. Diğer görüşe göre  küreselleşmeyi harekete geçiren güçler, dünya kaynaklarını ele geçirme planları gereği olarak bölgesel bütünleşmeleri de teşvik ediyorlar. Çünkü bu yola sokulan ulus devletler, ulusallık niteliklerini kaybetmeye başlıyor. Ulus-devletlerin karar alma, uygulama ve denetleme gücü aşındırılmış oluyor. Bu da küresel oligarşinin arayıp da bulamadığı şey.

3) Üçüncü baskı, yerelleşme… U-devletin çökertilmesinin ya da başkalaştırılmasının bir yolu da, onu yerelleşme etkisiyle  yıpratıp zayıflatmaktır. Peki, bu sonuç nasıl elde ediliyor?

Doğal olarak, yerel yönetimler güçlendiriliyor. Merkezî devletin olanakları, yetkileri ve sorumlulukları alt birimlere devrediliyor. Bu yeniden yapılanmanın amacı çok açık: Bir yandan hem mal ve hizmet, hem sermaye için bir dünya pazarı kurulurken, bir yandan da yerel birimler doğrudan küresel pazarla bağlantıya geçiriliyor. Böylece ulus-devlet, erki en aza indirilmiş bir ara örgüt konumuna çekilecek. Neticede u-devletin şu işlevlerine son verilmiş olacak: Ulusal pazarı ve emeği koruma, yerel girişimciye öncelik tanıma, ekonomiyi yerel ihtiyaçları karşılama yolunda güçlendirme. Özetle cüce boyutlardaki yerel yönetimler, dev uluslararası şirketlere tâbi konuma gelecekler.

Küreselleşme çerçevesinde mikro milliyetçilik, mikro dincilik neden teşvik ediliyor ve korunuyor? Tarih boyunca kendi dışındaki hemen bütün toplumları sömürmüş, pek çok soykırım yapmış, birçok kültürü ortadan kaldırmış olan Batı, daha doğrusu Derin-Merkez; böyle birdenbire Batı-dışı insanlık değerlerinin âşığı kesilebilir mi? Ben “hayır” diyorum ve asıl niyetin “küreselleşmenin önündeki en büyük engel saydıkları “ulus-devlet”i yok etmek olduğunu düşünüyorum. ABD ve benzeri devletler, onları yöneten güç;  yerel milliyetçilik ve dincilikleri, u-devleti başkalaştırma hedefine yardımcı olacağı için destekliyorlar. Tabii gerçek hedef fark edilmesin diye kamuflaj yapılıyor: Demokrasi, insan hakları, düşünce özgürlüğü gibi değerler kullanılıyor.

 V) YENİ EKONOMİDE ULUS DEVLET

 “Yeni Ekonomi” terimi dünya ekonomisindeki iki büyük eğilimi ifade eder: Biri küreselleşme, öbürü bilgi ve iletişim teknolojisi devrimi.

Bu eğilimlerden ilki, yani insan faaliyetlerinin küreselleşmesi şu görünümü aldı: Sosyalist rejimin (sistemin değil, cd) çöküşünden sonra, kapitalizm tüm dünyaya yayılmaya, piyasa düzeni her yere girmeye, ticaret ve sermaye akımları serbestleştirilmeye başladı.

“Yeni Ekonomi”nin ifade ettiği ikinci büyük eğilim bilgi ve iletişim teknolojisi (BİLTE) devrimidir. Bu devrim kendini şu boyutlarıyla gösteriyor: Haberleşmede olağanüstü hızlanma ve alan genişlemesi, bütün ekonomik sektörlerde yeni imkân ve üretim biçimleri, uzaya açılmada yeni boyutlar, Internet sayesinde sınırsız haber ve bilgi kaynakları.

İki büyük eğilimin her ikisi de gelişmiş, az gelişmiş, gelişmemiş, bütün ülkeleri etkisi altına alıyor ve hepsine dayatılıyor. Her iki eğilim de  devlet sınırlarını kaldırmayı hedefliyor. Devletleri küçülterek şirketlerin egemenliğini kurmak üzere, her engeli yıkmaya yöneliyor

Günümüzde küreselleşme ve BİLTE devriminin etkinliği öylesine şiddetlenmiş ve derinleşmiştir ki, bu yoğunlaşmadan dolayı hızla farklılaşan ekonomiye yeni bir ad verme gereği duyulmuş ve ona “yeni ekonomi” denilmiştir. Bu sebeple u-devletle ilgili olarak bundan önce söylediklerimiz, olduğu gibi yeni ekonomi için de geçerli. Farklı olan, ulus-devlet üzerindeki etkilerin daha güçlü ve daha yıkıcı olmasıdır.

            Egemen güçler olarak ulus ötesi şirketler, dolayısiyle Batı’nın gelişmiş ekonomileri, daha doğrusu bunları da yöneten Derin-Merkez; yeryüzündeki hâkimiyet alanlarını 500 yıldır genişletiyor!... Şimdi yeni ekonomi aşamasında ise, dünyayı tümüyle ele geçirme azim ve kararında oldukları anlaşılıyor.

            U-devlet üzerindeki tazyik dayanılmaz boyutlara ulaşmaktadır. Neticede dünya ölçeğinde bütün ekonomik, ticarî ve mâli faaliyetler, egemen unsurların istediği biçim ve yönde oluşuyor.  Çevre ülkeleri;  devlet olarak örgütlenme biçimlerini, daima “servet ve iktidar hırsı” ile davranan Derin-Merkez’in çıkarlarını gözetecek şekilde yeniden oluşturmaya mahkûm kılınıyor.

            A) Ekonomist Ha-Joon Chang’ın ilgi çekici bir kitabı, “Kalkınma Reçetelerinin Gerçek Yüzü” adıyla dilimize çevrildi. Kitabın orijinal İngilizce başlığı, “Kicking Away the Ladder” bir deyim olup  ilk kez XIX. Yüzyıl Alman İktisatçısı Friederich List (1789-1846) tarafından kullanılmış. Sanayileşmiş bir ülkenin, zenginliğin doruğuna ulaştığı zaman, başka ülkelerin kendi bulunduğu mertebeye erişmesini engellemek için, oraya tırmanmasını sağlayan “merdiveni itmesi” (kendi uygulamış olduğu  politikaları kullanmasını engellemesi) anlamına geliyor.

Chang kitabına şu can alıcı soruyla başlıyor : Zengin ülkeler gerçekte nasıl zenginleştiler? Bugün sanayileşmiş Batı’nın az gelişmiş ülkelere tavsiye ettiği politika ve kurumlar; gelişmiş ülkelerin, gelişmekte iken benimsedikleri politika ve kurumların aynısı mıdır?

Yazar yanıtı şöyle veriyor: Hayır, değildir! Dünyanın zengin ve sanayileşmiş ülkeleri, bulundukları yere, bugünün yoksul-az gelişmiş ülkelerine önerdikleri politikalar ve kurumlarla gelmemiştir. Çoğu etkin bir biçimde “yavru sanayi koruması” (infant industry protection) ve ihracat teşvikleri gibi politikalar, kısacası devletçi ekonomi politikaları uygulamışlardır. Oysa bugünün sanayileşmeye muhtaç yoksul ülkelerinin aynı politikaları uygulamaları, Dünya Ticaret Örgütü, [IMF ve Dünya Bankası, yani ABD ve Avrupa Birliği] tarafından engellenmektedir.

            B) Merkez ülkelerin, çevre ülkeleri ulus-devlet yapısından uzaklaştırma politikası da bu aynı tutuma dayanır.

            Çünkü Merkez ülkeleri, tarihlerinin bir safhasında “ulus-devlet” olarak örgütlenmişti. Örgütlenme  Avrupa’da XVII. yüzyılın ortalarında başladı. Ulus-devlet kavramı dünya politikasına 1648 yılında imzalanan Vestfalya Antlaşması ile girdi. Antlaşma ile birlikte, o zamana kadar devlete egemen olan Kilise’nin gücü sınırlandırılmış, tamamen bağımsız ve egemen devletler ortaya çıkmıştır. Aynı zamanda temel hedefi “halkın sosyal, ekonomik ve kültürel özlemlerini gerçekleştirmek olan” milliyetçilik akımları gelişmiştir. Milliyetçilik akımları ise,  belirttiğim özlemlerin gerçekleştirilmesinde en önemli dayanağı ulus-devlette bulmuştur. Böylece “ortak geçmişe, ortak dile ve dine, kültürel özelliklere ve ortak bir hedefe sahip topluluklar önce ‘ortak kimlik’lerini oluşturdular, sonra da bu kimliğin korunması, güçlendirilmesi, dış dünyaya karşı savunulması için” ulus-devlet zırhına bürünerek mücadele ettiler.

            Demek ki ulus-devlet yapısı Batı toplumlarında -o zamana göre- yeni bir gelişme, zenginleşme ve iktidar aracı, dış tehlikelere karşı bir zırh görevi gördü. Bu zırh sayesinde -kendileri dışındaki henüz uluslaşma aşamasına girememiş toplulukları da sömürerek- geliştiler, güçlendiler, zenginleştiler. Şimdi ise, farklı ve yeni bir örgütlenmeye gidiyorlar; ulaştıkları gelişme aşamasında ulus-devlet zırhının üzerine yeni bir zırh geçiriyorlar: e-devlet. Bundan böyle varlıklarını, zenginleşme süreçlerini, iktidarlarını, geleceklerini bu çift katlı zırhın içinde güvenceye alacak ve sürdürecekler.

            Ulus-devlet modeli, 1789 Fransız Devrimi’nin ardından, Avrupa dışındaki Ortaçağ devletlerine, sömürge ve yarı-sömürge ülkelere örnek oldu. Bağımsızlıklarına kavuşan az gelişmiş ülkeler, Avrupa’nın kurumlaştırdığı ulus-devlet modelini asıl İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra benimsemeye başladılar.

            Modele göre güçlü bir merkezî yönetim olacak, bu yoldan hem ulusal sanayilerin gelişmesi sağlanacak, hem de sosyal adalet gerçekleştirilecekti. Ülke kalkınacak, kendi kendine yeterli hale gelecekti. Model ancak 1970’li yılların ortalarına kadar uygulanabildi. 1980’li yıllardan itibaren, Merkez’in küreselleşme baskıları altında, zırhlarını çıkarmak zorunda kaldılar. Sanayileşmeleri, gelişmeleri, güçlü, âdil bir toplum yaratma süreçleri engellendi, durduruldu. Yeni ekonomi koşulları altında, engelleme süreci daha da etkili olmaya başladı. Açıkça görülüyor ki yoksul ülkelerin gelişmesi, güçlenmesi, zenginleşmesi de ulus-devlet örgütlenmesinin sürdürülmesine bağlıydı. Yeteri kadar gelişemedikleri için, bir süre daha ulus-devlet olarak korumacı politikalarını devam ettirmeleri gerekiyordu.

            Ancak her şey yarıda kaldı! Merkez buna izin vermedi: Ben “ulus devlet zırhını çıkardım, sen de çıkaracaksın” diyor. Ve çıkarttırıyor! Oysa yalan söylüyor, ulus-devlet zırhını çıkarmış değil.

            Zırhı nasıl çıkarttırıyor? Kredi kısıtlaması, pazar kısıtlaması gibi yaptırımlar uygulayarak, borçlandırarak, hatta tehdit ederek,  silahlı müdahalede bulunarak… Merkez “Benim gibi olacaksın” diyor. Oysa bu ülkeler onun gibi olunca, her şey iğreti oluyor, daha da kötüsü savunmasız kalıyorlar. Neden bunu istiyor, Derin-Merkez? Çünkü böyle savunmasız kalan, yoksul halkların elindeki pazarları ve son kaynakları da ele geçirecekler. Tarihte olduğu gibi! Tekelci Kapitalizm ancak böyle yaşayabiliyor.

            C) Yeni ekonomiyi, öncekinden farklı kılan faktörlerden biri Internettir.

            Ulus-devleti Internet nasıl etkiliyor?

            Internet “dünya ölçeğinde tek bir pazar” oluşturuyor. Ancak yine Derin-Merkez lehine, yine Merkez ülkeleri lehine… Çünkü “dünya ölçeğinde pazar” derken, asıl kastedilen “merkez ülkelerin pazarları!... Çevre tüketicilerinin, merkez ülkelerinin pazarlarına açılması söz konusu… Ters yönde bir ticaret akımı nispeten çok cılız kalacaktır.  Ulus-devletlerde tüketiciler, kendi ulusal pazarlarından kopmaya başlayacaktır. Bu değişim, açıkça ulusal pazarlara, tabiî çevre ülkelerinin ulusal pazarlarına son verilmesi anlamına geliyor. Böyle bir sapma çevre ülkelerde son derecede vahim sonuçlara yol açacaktır: Ulusal çıkarların önceliği, yerini Derin-Merkez’in, Merkez ülkelerinin çıkarlarına bırakacaktır. Çevre ülkelerinin sanayileşmesi ve gelişmesi temelli duracaktır. Ulusal varlık ve benlikleri üzerindeki yozlaştırıcı-aşındırıcı etkiler şiddetlenecektir. Merkez dünyaya hâkim duruma gelirken, ulus-devletler dünya sahnesinden silinecek, çevre ülkelerin halkları kendine yabancılaştırılmış, yoksul, proleter kitlelere dönüşecektir.

            Bütün bu gelişmeler Derin-Merkez’in arayıp da bulamadığı şey değil midir?

            Verimlilik  artışı hizmetlerde oluyor, bilgi ve üretim teknolojisi (BİLTE) sanayilerinde oluyor. Bu, gittikçe daha fazla BİLTE üretimi demektir. BİLTE malları üretimi, ezici bir şekilde sanayileşmiş ülkelerde (yani Merkez ülkelerinde, cd) yoğunlaşmış bulunmaktadır (Pohjola, (2002b).  Dolayısiyle bu mallar için yeni pazarlar bulunması, e-devlet oluşumlarına yönelme demektir. Öyleyse doğal olarak u-devletin dışlanması gerekecektir.

Daha önce belirttiğim gibi, elektronik devlet geleneksel devlet modeline rakip değildir. Değişecek olan, geleneksel devlet modeli içinde verilecek kamu hizmetlerinin sunuluş yöntemidir. Burada anahtar terim “sunuluş yöntemi”… Peki bundan kastedilen nedir? Elbette bilgi ve iletişim teknolojileri… Bu anlayış zengin ya da yoksul dünyanın bütün devletlerinin BİLTE’yi, gerekli ya da gereksiz yoğun bir şekilde kullanmasını içeriyor. Peki, son tahlilde asıl kim kazanacak bundan? Tabii Amerikan bilgi ve iletişim sanayileri, onların patronları… 

E-Devlete yönelişin, Türkiye’de daha ziyade talep yönü öne çıkarılıyor. Buna karşılık arz yönü üzerinde pek az duruluyor. Demek e-devlet konusu iki açıdan ele alınmalı: E-devlet talebi ve e-devlet arzı… Ancak bu takdirdedir ki yeni ekonomide devlet konusu tatmin edici bir şekilde incelenmiş olur.

E-Devlete geçiş, Batı ekonomilerine yeni pazar imkânları sağlıyor.

Hizmetlerin bütünüyle ve ölçüsüz şekilde Internet ortamına taşınmasından, asıl kârlı çıkacak olanlar Amerikan ya da Japon BİLTE şirketleri olacaktır. Dünya çapında bir “taşınma”nın gözden kaçan bir cephesi var: Amerikan BİLTE sanayilerine muazzam boyutlarda talep ve pazar yaratılması! BİLTE, ABD için büyük önem ifade ediyordu. Amerikan ekonomisi artık öyle bir yapı kazanmış bulunuyor ki, BİLTE üretimi ABD ekonomisinin büyümesine çok önemli katkılar yapıyor, tabii dış ticaretine de…

Muazzam boyutlarda gelirler hangi merkezlere akacak?

O zaman e-devleti savunmaz mı, u-devleti dışlamaz mı Merkez?

                              SONUÇ

               Burada önce bildirimin bir özetini yapacak, ardından hüküm ve önerilerimi sunacağım.

               1) Küreselleşme tekelci kapitalizmin gelişmesi ve yayılması, sermaye egemenliğinin dünya çapında tamamlanması, dünyada Merkez ülkeleri ve Çevre ülkeleri şeklinde bir bölünmenin oluşması, bu ikisi arasında eşitsizliklerin giderek artması anlamına geliyor.

Küreselleşmenin kaynağı Derin-Merkez’dir. Derin-Merkez bütün başarısını ulus-devletin yok edilmesinde görüyor.

Küreselleşme Derin-Merkez’in ve onun kolladığı Merkez ülkelerinin istediği bir şey. Küreselleşme süreci yalnızca Merkez ülkelerinin lehine işlemektedir.  Buna karşılık çevre ülkeleri kazanılmış haklarını bir bir yitiriyor, büyük zarar ve yıkımlara uğruyorlar. Bunlardan en başta geleni ise, biricik güvenceleri olan  ulus-devletin dağıtılması.

Derin-Merkez; ulus devleti (u-devleti), başlıca üç yönden sıkıştırarak dağıtıyor: Ulusüstüleşme, bölgeselleşme ve yerelleşme… Yerine kendi devletini, e-devleti kurduruyor. Derin-Merkez; ulus-devleti, sosyal, politik ve ekonomik alanlardaki yetkilerini giderek ulus-üstü kurumlara devretmeye zorluyor. Ulus-ötesi şirketleri ve uluslararası mâli kuruluşları öne geçirerek ulus-devleti karar süreçlerinde arka plana itiyor. Bütün bunları Çevre ülkeleri uluslararası finans kurumları nezdinde destek aradıklarında, onları -örneğin- dış borçlanmaya, özelleştirmeye, yabancı sermaye girişlerine, yabancıya toprak satışına zorlayarak sağlıyor.

Bölgesel bütünleşme ve yerelleşme girişimleri de  aynı sonuçları doğuruyor.

Ulus-devlet üzerindeki etkiler yeni ekonomide daha yıkıcı ve daha güçlü boyutlar kazanmakta.

            Başta Derin-Merkez’in yuvalandığı ABD olmak üzere Merkez-ülkeleri geçmişte ulus-devlet yapısı içinde gelişip güçlendiler ve  zenginleştiler.  Şimdi ise kabuk değiştiriyor, yeni bir örgütlenmeye geçiyorlar : E-devlet. Bundan böyle varlıklarını, zenginleşme süreçlerini, sömürü düzenlerini bu zırhın içinde güvenceye alacak ve sürdürecekler. Buna karşılık yakın geçmişte aynı ulus-devlet modeli içinde gelişmelerini gerçekleştirmeye çalışan Çevre ülkeleri,  1980’li yıllardan itibaren, “Merdiveni itme” stratejisini uygulayan Merkez’in baskısıyla -hâlâ muhtaç oldukları- ulus-devlet zırhını çıkarmak zorunda bırakılıyor. Oysa henüz yeteri kadar gelişemediklerinden, e-devlet modeli, onların üzerinde iğreti duruyor; onlara uymuyor.  Sonuç şimdiden sanayileşmelerinin, gelişmelerinin, güçlü, âdil bir toplum yaratma süreçlerinin engellenmesi, hattâ durdurulması oluyor.

            Ulus-devlet zırhından yoksun, savunmasız kalan yoksul halklar ellerinde kalan son kaynakları da Merkez ülkelerine kaptırmaya başladı. Tekelci Kapitalizm ancak böyle yaşayabiliyor.

            Teknolojik gelişmenin belirleyiciliği, yeni ekonomi koşullarında çok daha kuvvetli. Artık ileri teknoloji kimde ise “dünya nimetleri” onların, paylaşım onlar arasında. Bu imtiyaz Merkez’i ulus-devleti bitirme yolunda daha avantajlı bir konuma getiriyor.

            Internet ise ilk kez “dünya ölçeğinde tek bir pazar” oluşturma yolunda. Ancak bu gelişme de Derin-Merkez lehine, Merkez ülkeleri lehine… Çünkü “dünya ölçeğinde pazar” derken kastedilen, “Merkez ülkelerine ait bir pazar!... Böyle bir oluşum da çevre ülkelerde daha  vahim sonuçlara yol açacaktır: Ulusal çıkarların önceliği, yerini Derin-Merkez’in, Merkez ülkelerinin çıkarlarına bırakacaktır. Çevre ülkelerinin sanayileşmesi ve gelişmesi duracak, ulusal varlık ve benlikleri üzerindeki yozlaştırıcı etkiler şiddetlenecektir.

            E-Devlet dayatması başta ABD merkez ülkelerinin, dolayısiyle “Derin-Merkez”in yeni oluşan BİLTE sanayilerine muazzam bir ek talep yaratmaktadır. Çünkü E-Devlete geçiş, Batı ekonomilerine muazzam boyutlarda yeni pazar imkânları sağlıyor.

2) Bu araştırmanın hükümleri şunlardır:

i) Batı çoğu zaman kendi çıkarlarının gerektirdiği kavram, görüş ve düzenleri bilim olarak dayatabiliyor.

ii) Yeni ekonomi bizim değildir, bize ait değildir. Bir bütün olarak dünyaya da ait değildir. Böyle bir genelleme yapamayız. O sadece insanlığın küçük bir kesimine aittir.

iii) Ulus-devletin etkisizleşmesi şeklinde kendini gösteren değişim, sanki normal bir gelişmeymiş gibi dile getiriliyor. Oysa bu sürecin “doğal bir evrimin” eseri olmayıp belli bir sınıfın iradesinin, “Derin-Merkez”in (Küresel Elit’in) eseri olduğu,  “Derin-Merkez”in bilinçli plan ve çalışmalarının, onun “merdiveni itme” stratejisinin bir ürünü olduğu hipotezi bir tarafa atılamaz.

iv) Bilgi Çağı’nı Merkez yaşıyor, Çevre değil. Ortodoks muhakemenin dayandığı bütün somut olgular ancak ABD’de ve ona benzer ülkelerde mevcuttur, Türkiye gibi ülkelerde değil. Bu son nokta bizi sıkça yapılan bir hatâya götürüyor: Genelleme hatâsı!...

v) Türkiye Derin-Merkez’in emellerinin hizmetkârı olamaz. Onun programları şu içinde bulunduğumuz yetersiz gelişme aşamasında lüks sayılabilecek harcamalara sebep oluyor. Bizim e-devletten daha önemli sorunlarımız yok mu? ABD çok hızlı koşuyor, hızını daha da artırıyor, geri kalan ülkeleri de kendisiyle birlikte aynı hızla koşmaya zorluyor. Başka bir deyişle ulus-devlet zırhlarını çıkarmalarını dayatıyor. Tabii Türkiye dahil hiçbir Çevre ülkesinin gücü buna yetmez. Türkiye’nin bütün gücünü bu hedefe yoğunlaştırdığını varsayalım, bu takdirde ancak içimizden işbirlikçi bir azınlık uyabilir o hıza. Geri kalan büyük halk kitleleri ise dökülür.

3) Son olarak önerilerimi sunuyorum.

i) Bilim adamları ve iktisatçılar olarak şu konularda dikkatli olmalıyız:

-Küreselleşme, yeni ekonomi ve devlet konularını, Batı’nın etkisinden kendimizi sıyırarak da düşünebilmeli, bağımsız araştırmalar yapabilmeliyiz.

-Genelleme hatâsından kaçınmalıyız. Bundan kaynaklanan analizler, halkı, politikacıları, idarecileri  yanlış düşünce ve davranışlara, zararlı politikalara sürüklemektedir.

ii) E-devlet konusu yalnız talep değil,  arz açısından da etüt edilmelidir. Ancak bu takdirde yeni ekonomide devlet konusu tatmin edici bir şekilde ortaya konabilir.

iii) Çevre ülkeleri mutlaka sanayileşmelidir. Bu da ancak sosyal değişim hızını -Merkez’den bağımsız olarak- kendileri ayarlamak suretiyle mümkün olabilir. Yapılarını, kalkınmalarını, geleceklerini, mutlaka aralarında işbirliği yaparak kendi ulusal çıkarları ölçütüne göre belirlemelidirler.

iv) Çevre ülkeleri, tabiî Türkiye de, Merkez’in istediği biçimde bir küreselleşmeye ve yeni ekonomi sürecine karşı direnmeli, âdil bir küreselleşme ve yeni ekonomi için mücadele etmelidir.  Ancak bu direniş ve mücadele, münferit değil ortak bir hareket şeklinde olmalıdır. Çevre ülkeleri uzun bir süre daha ulus-devlet modelini korumak zorundadır. Bu da ancak ulusüstüleşme, bölgeselleşme ve yerelleşme baskıları karşısında teslimiyetçilikten uzak, bağımsız-ulusalcı politikalar uygulamakla mümkün olabilir.

 KAYNAKÇA

AŞİMBAYEV, M. (2004), “Küreselleşme Fırsat mı, Tehlike mi?”  AsyAvrupa, S.1, Aralık, ss.57-65.

ATEŞ, H. (2002), “Bilgi Çağında Kamu Yönetimi: Geleneksel Bürokrasiden ‘Bilgiselleştirilmiş Bürokrasi’ye Geçiş”,  I. Ulusal Bilgi, Ekonomi ve Yönetim Kongresi , Bildiriler Kitabı, Hereke, Kocaeli, ss.965-976.

AYDOĞAN, M. (2001), “Küreselleşmenin Temeli: Uluslararası Şirketler”, Yeniden Müdafaai Hukuk, S. 34-3, Haziran, ss.22-35.

AYKIN, H. (2002), “Yeni Ekonomide Devletin Yönü: E-Devlet”, Maliye Dergisi, S.141, Aralık-Eylül, ss.3-20.

CHOSSUDOVSKY, M. (1999), Yoksulluğun Küreselleşmesi: IMF ve Dünya Bankası Reformlarının İçyüzü, (Çev.: Neşenur  Domaniç), Çivi Yayını, İst., 317 s.

DERELİ, T. (2001), “Küreselleşme, Sorunları ve Ulusal Bağımsızlık,” İleri, S. 3, Mart-Nisan, ss. 135-139.DURA, C. (2005), Sömürgeleşen Türkiye, 3.B., İleri Yayınları, İstanbul.  

IŞIKLI, A. (2001), “Dünya Bankası’nın Laik İmparatorluğu’nda Kumarhane Kapitalizmi”, İleri, S.4, Mayıs-Haziran, ss. 33-40.

KAZGAN, G. (1995), Yeni Ekonomik Düzende Türkiye’nin Yeri, 2.B., Altın Kitaplar Yayınevi, İstanbul.  

KAZGAN, G. (2002), Küreselleşme ve Ulus-Devlet, 2.B., İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul.

KORAY, M. (2000), “Küreselleşme Süreci ve Ulus Devlet, Ekonomi, Siyaset tartışmaları”, Küreselleşme ve Ulus Devlet Konulu Toplantı, Yıldız Teknik Üniversitesi Stratejik Araştırmalar Merkezi, 2 Haziran, http:// stratejik.yildiz.edu.tr/giris1.htm  (11.12.2005)

MANİSALI, E.(2002), Dünyada ve Türkiye’de Büyük Sermaye, Derin Yayınları, İstanbul.

MUTİOĞLU, H. (2002), “Küreselleşme ve E-(tik) Devlet”, I. Ulusal Bilgi, Ekonomi ve Yönetim Kongresi , Bildiriler Kitabı, Hereke, ss.957-964

ÖYMEN, O. (2005), “Ulusal Çıkarlar: Küreselleşme Çağında Ulus-Devleti Korumak,” Jeopolitik, S. 23, Aralık,  ss. 81-97

POHJOLA, M. (2002a), “The New Economy: Facts, Impacts and Policies”, http://www.wider.unu.edu/publications/other-publications/pohjola-journal-article-2002-1.pdf  (1.11.2005)

POHJOLA, M. (2002b), “New Economy in Growth and Development”, United Nations University World Institute for Development Economics Research, Discussion Paper No.2002/67, July.

TEKEOĞLU, M. (1999), “Küreselleşme Sürecinde Devletin Ekonomideki Yeni Fonksiyonları ve Türkiye”, Erciyes Üniversitesi  İİBF Dergisi, S. 15, ss. 67-74.

ÜLKER, H.İ. (2002), “Bilgi Toplumu ve Devlet”,  I. Ulusal Bilgi, Ekonomi ve Yönetim Kongresi , Bildiriler Kitabı, Hereke, ss.949-956.

YELDAN, E. (2000), Küreselleşme Sürecinde Türkiye Ekonomisi, İletişim Yayınları, İstanbul.     

 


[1] Bu bildiri İnönü Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi tarafından düzenlenen “Ulusal Bağımsızlık İçin Türkiye İktisat Politikaları Kurultayı”nda (13- 16 Haziran 2006) sunulmuştur.  

Copyright © Prof. Dr. Cihan Dura