2007 - 2011 Makale Arşivi > Akademik Yazılar
09-06-2007
KÜRESELLEŞME VE ULUS DEVLET

ÖZET

Bu bildiride küreselleşme ve ulus-devlet ilişkisi etüt edilmiştir. Küreselleşme süreci yalnızca Merkez ülkelerinin lehine işlemektedir. Derin-Merkez; ulus-devleti ulusüstüleşme, bölgeselleşme ve yerelleşme araçlarıyla dağıtmaktadır. Bu  etkiler yeni ekonomide daha yıkıcı boyutlar kazanıyor. Ulus-devlet zırhından yoksun kalan Çevre ülkeleri, ellerindeki son kaynakları da hızla Merkez’e kaptırıyor. Oysa Çevre ülkeleri ulus-devlet zırhına hâlâ muhtaçtır. Bu ülkeler, tabiî Türkiye de, yalnızca Merkez’in lehine  işleyen  küreselleşmeye ve yeni ekonomi sürecine karşı direnmeli, âdil bir yeni ekonomi düzeni için mücadele etmelidir.

Bu bildirinin[1] konusu küreselleşme karşısında ulus-devletin konumudur. Amacımız küreselleşme ve ulus-devlet ilişkisinin Türkiye’de genellikle ihmal edilen bir cephesini, bu ilişkinin Batı’nın çıkarları açısından görünümünü ortaya koymaktır. 

Gözlemler günümüz dünya ekonomisinin büyük bir yapısal değişime sahne olduğunu gösteriyor. Bu değişim, iki güç tarafından belirlenmektedir. Birincisi küreselleşme, ikincisi bilgi ve iletişim teknolojileri (BİLTE)  devrimi… İki güç de bir “üstün yapı”ya hayat vermektedir ki ona da “yeni ekonomi” adı veriliyor.

Ben bildirimi bu iki yönlü oluşumun birinci yönü üzerinde yoğunlaştıracağım: Küreselleşme ve ulus-devlet ilişkisi.

Bu ilişkinin etüdüne girmeden önce çalışmamda sıkça kullanacağım bazı temel kavramlardan ne anladığımı da açıklamam gerekiyor.

Bu kavramlardan ilki ulus-devlet kavramıdır. Ulus-devleti şöyle tanımlayabilirim: Kendi halkının çıkarlarını her şeyin üstünde tutan, temel hedefleri ulusun çağdaşlaşması, ülkenin sanayileşmesi ve gelişmesi, sosyal adaleti gerçekleştirmek olan, ulusal varlığa ve benliğe sahip çıkan devlet şekli.

Tanımlamam gereken diğer kavramlar, Merkez, Çevre  ve Derin-Merkez’dir.

Merkez “ileri derecede sanayileşmiş ve gelişmiş, bilgi çağına girmiş, sermayesi, kültürü, para birimi yoluyla dünya ekonomisine ilişkin kararlarda etkili olan, dünya kurumlarının yönetimini elinde tutan ülkeler küme’si”dir.  Merkez ülkeleri arasında ABD birinci konumdadır. Onu Japonya, Almanya, Fransa ve İngiltere izliyor. Dünya ekonomisine ilişkin kararlar bu ülkelerle birlikte Kanada ve İtalya’nın oluşturduğu G-7 diye bilinen ülkeler tarafından alınıyor. Dünya Bankası, IMF, DTÖ, OECD, Birleşmiş Milletler gibi kurumlar ise, alınan kararları uygulamakla görevlidir. Çevre ise geri kalan,  “küresel kararları ve koşulları etkileme gücü olmayıp, bunlara sadece boyun eğme durumunda olan” tüm diğer ülkelerdir. Derin-Merkez; Merkez’in içinde asıl güç kaynağı ve gerçek karar merkezi olup, dünyadaki servetin çok büyük bir kısmını elinde tutan, az sayıda Amerikalı sermayedardan oluşan, bütün Merkez ülkelerini -dolayısiyle Çevre’yi de-  yönlendirebilen büyük bankerler ya da  finans tekelleri grubudur. Küreselleşme ideolojisinin Derin-Merkez’in dayatması olduğunu kabul ediyorum.

Bildiri beş bölümden oluşmaktadır.  İlk iki bölümde küreselleşme kavramı ve küreselleşmenin belirleyici faktörleri üzerinde duracağım. Ardından, küreselleşmenin hangi ülkelerin lehine / aleyhine gerçekleşmekte olduğunu sergileyeceğim. Daha sonraki iki bölümde ulus devletin küreselleşmeden nasıl etkilendiğini ortaya koyacağım. En son olarak da, ulaştığım sonuç ve önerileri sunacağım.

 I) KÜRESELLEŞME KAVRAMI

Küreselleşme yeni bir olgu değildir. Emperyalizmin tarihinde, “dalgalar hâlinde iki ayrı küreselleşme evresi”nin gerçekleşmiş olduğu vurgulanır. Bunlardan ilki 1870-1914 arasında yaşanmıştır. İkinci evreye, bir ara dönemden sonra 1970’lerde girilmiştir.

Küreselleşme nasıl tanımlanabilir?

Bir anlayışa göre küreselleşme, “toplumsal ilişkilerin dünya çapında yoğunlaşması”nı ifade eder.

Başka bir görüşe göre küreselleşme; kapitalizmin kendi çıkarları için dayattığı, sömürgeci zihniyetin ürettiği, fetişleştirilmiş bir olgudur. Emperyalist Batı’nın, özellikle ABD’nin, kendi siyasal, sosyal ve ekonomik kalıplarını bütün dünyaya dayatma aracı ve sürecidir.

            Küreselleşme yeni bir olgu olmayıp, kapitalist sistemin mantık ve işleyişinin ürünüdür. “Kapitalizmin dünya ölçeğinde yayılması ve derinleşmesi anlamına”  gelir. Sınırlı bir dünya ticareti içinde sermaye birikimi sorunu yaşayan kapitalizmin, pazarı ve tekelci yapıyı genişletme sürecidir.

            Küreselleşme dünyanın en zenginlerinin çıkarına işleyen bir oluşumdur.

Kimileri “modern toplumun evrenselleşmesi” diyor, küreselleşme için… Oysa “evrenselleşen” yalnızca Batı’dır, onun uygarlığı, onun toplumudur. Küreselleşme ve onunla gelen yeni ekonomi  “Batı’nın yeni programı”dır. Küreselleşme yeryüzündeki insanların ve kültürlerin birbirlerine yakınlaşmasından ziyade, egemen bir kültürün kendini dayatması ve kabul ettirmesi (kültürel hegemonya) biçiminde tecelli etmektedir. Küreselleşme, kollarını yaşamın her alanına uzatmaktadır. Ekonomimiz kadar, yaşam biçimimiz, değer yargılarımız, alışkanlıklarımız, inançlarımız, kültürümüz, söylemlerimiz de egemenlerin istediği şekilde yeknesaklaşıyor.

Demek ki “küreselleşme” denilen olgu, iki cephelidir: Bir cephesi iti