Atatürk Okulu > Tam Bağımsızlık Dersleri
18-07-2020
KAPİTÜLASYONLAR

Atatürkçe düşün  Atatürkçe hisset  Atatürkçe iş yap 

Önce fikirler, sonra olaylar, en sonra insanlar.

İlk kapitülasyon Fatih zamanında, İstanbul’da oturan Cenevizlilere verilmiş, hemen ardından genişletilmiş, başka milletleri de içine almıştır. Milletin içinde yaşayan Hıristiyan unsurlara imtiyazlar da aynı tarihte verilmiştir. Hıristiyan unsurlar Uhudu Atika adıyla anılan bu kapitülasyonlarla birçok ayrıcalıklara, hak ve istisnalara sahip oldu. Halkımızın ise yabancılar tarafından yüzyıllar boyunca sömürülmesinin yolu açıldı. Ekonomik kalkınmamızı engelleyen, bizi mevcut sömürüye katlanmaya mahkûm eden bu özel rejimi ortadan kaldırmak ilk hedeflerimizden biri olmuştur.

Kapitülasyonlar neden ihdas edildi, kaynağı neydi? Bir kere kapitülasyonlar, milletin boynuna geçirilmiş bu zincirler, bu kötülükler milletimizin herhangi bir hastalığından, devletin zaafından ileri gelmiş değildir. Türk milletinin bir hezimete uğramış olmasının sonucu değildi. Türkiye’ye zorla kabul ettirilmiş bir boyunduruk da değildi. Tam tersine, bütün bu tutsaklık zincirleri devletin en kuvvetli, en kudretli olduğu bir zamanda boynumuza geçirilmiştir. Bunlar padişahlarımızın birkaç yabancı devlete büyük bir lütuf ve cömertlikle sundukları bir armağandan ibaretti. Fatih’lerle başlamış, Selim’ler ve Süleyman’lar zamanında genişletilmiş, pekiştirilmiştir. Devletler bu armağandan daima ve olabildiğince aleyhimize istifade etmişlerdir.

Atatürk diyor ki: devletin, içine düştüğü bu zavallı durumun sebebini devlet kavramını anlayış şeklinde aramak lazımdır. Taç sahipleri, hükümdarlar ve özellikle kendilerine "Allah’ın gölgesi" diyen, “Allah tarafından destekleniyorum” diyen, kendilerine veraset ve hak yoluyla mülk ve devletin sahibi diyen padişahlar; ülkeyi kendi malikâneleri sayıp, aslî unsur olan milleti de yine Allah tarafından kayıtsız koşulsuz emirlerine itaat ettirilmiş bir kitle kabul ederler. Bundan başka padişahların çevresinde birtakım çıkarcılar bulunur ki, onlar da padişahın lütuf ve sevgisine, teveccühüne, himayesine erişmek için bu anlayış tarzını türlü şekillerde yorumlar ve ona anlam verirler.

Bütün bu anlayış ve yorumlar karşısında masum millet; gerçekten bunun doğru olduğunu, din gereği olduğunu sanır, kabul eder. İtiraz etmeden de gösterilen herhangi belirsiz bir hedefe yürümekte devam eder. İşte Osmanlı padişahları; milletin bu anlayışından yararlanarak milletin hakkı olan, milletin şerefiyle, onuruyla ve bütün varlığıyla ilgili olan birçok kaynağı, birçok hakkı ve hukuku armağan olarak, ihsan olarak yabancılara sunmakta tereddüt etmemişlerdir. Dolayısıyla Osmanlı devletini mahveden, devletin gerçek kurucusu olan milleti sefaletten sefalete, felaketten felakete götüren bütün bu ayrıcalıklar; bütün bu antlaşmalar hep padişahların ihsan ve hediyeleri olarak gerçekleştirilmiştir.

Bir devlet ki kendi ülkesinde bulunan yabancılara yargılama hakkını uygulayamıyor, kendi halkından aldığı bir vergiyi yabancılardan alması yasaklanmış bulunuyor, bir devlet ki kendi hayatını kemiren, kendi içindeki azınlıklar hakkında önlemler almaktan menedilmiş, böyle bir devletin, egemenliğine sahip olduğundan, bağımsız bir devlet olduğundan söz edilebilir mi?

Doğrudan doğruya milletin yaşamsal kaynaklarıyla ilgili olan imtiyazlar; verile verile o kadar büyümüştür ki, millet, sırtına bindirilen yükün altında kıvranmaya ve tahammül edememeye başlamıştır, o kadar güçsüz bir duruma düşmüştür.

Yük bu kadar da değildi, dahası vardı. Devletin, kendisini kuran asli unsur olan Türklerin insanca yaşamasını sağlayacak araçlara başvurması da yasaklanmıştı. Ülkeyi imar edemiyor, demiryolu yaptıramıyor, yaptırmaya giriştiği zaman derhal yabancılar müdahale ediyordu. Hatta devlet bir okul yapmak istediği zaman bile müdahaleye maruz kalıyordu.

Atatürk bu duruma son derecede trajik bir örnek veriyor: Rus ordusu 1915’te bize karşı büyük taarruzunu başlattığı sırada o zaman Çarlığın hizmetinde bulunan Taşnak Komitesi, askerî birliklerimizin gerisinde bulunan Ermeni ahalisini isyan ettirmişti. Kendimizi iki ateş arasında kalmış gibi görüyorduk. İkmal ve yaralı konvoylarımız acımasız bir şekilde katlediliyor, gerimizdeki köprüler ve yollar tahrip ediliyordu. Bu cinayetleri işleyen ve saflarına eli silah tutabilen bütün Ermenileri katan çeteler; silah, cephane ve iaşe ikmallerini, bazı büyük devletlerin daha barış zamanından beri kendilerine kapitülasyonların bahşettiği dokunulmazlıklardan istifade ederek ve bu maksada yönelik olarak büyük stoklar oluşturmayı başardıkları Ermeni köylerinden yapıyorlardı!

Azınlıklar  Daha önce belirtildiği gibi milletin içinde yaşayan Hıristiyan unsurlara da ilk imtiyazlar Fatih zamanında verilmiştir. Hıristiyan unsurlar Uhudu Atika denilen bu kapitülasyonlarla birçok ayrıcalıklara, hak ve istisnalara sahip olmuştur. Sonraki yüzyıllarda görünen ise şöyledir: Ülke içinde bütün Hıristiyan unsurlar; aslî unsurların yani Türklerin, çok üzerinde birçok istisna ve ayrıcalıkları olan, devleti mahvetmek için her türlü özel teşkilata sahip, dışarının sürekli teşvik ve himayesine mazhar, devlet ve hükümet ise bunu menetmekten âciz... Çünkü gerçekten âciz ve önemsiz bir hale gelmişti ve çünkü bütün bu yok edici girişimlerin dayanak noktası, dışardaki birtakım kuvvetli devletlerdi. O devletler hem bir taraftan içerdeki unsurları, devlet ve ülkeyi tahrip etmeye ve birtakım bağımsızlıklar meydana getirmeye teşvik ediyor, harekete geçiriyor; hem de onların adı ve hesabına müdahale ediyor, çalışıyor ve bu şekilde bütün dünya gözünde Osmanlı Devleti’nin hiçbir değeri, erdemi ve bir onuru kalmıyor. Uluslararası hukuktan ve devlet onurundan hiçbir şey kendisinde farz edilmiyor. Âdeta himaye ve vesayet altına alınmış bir devlet ve bir heyet gibi farz ediliyordu.

Ancak şunu da yeri gelmişken vurgulayalım ki, ülkemizde yaşayan Müslüman olmayan unsurların başına ne gelmişse, kendilerinin, yabancı entrikalara kapılarak ve ayrıcalıklarını kötüye kullanarak vahşice takip ettikleri ayrılma siyasetinin sonucudur.

Atatürk anlatmaya devam ediyor: Fatih İstanbul’da bulduğu dinî ve millî teşkilâtı da olduğu gibi bıraktı. Rum Patriği, Bulgar eksarhı ve Ermeni kategigosu gibi Hristiyan dinî başkanları ayrıcalık sahibi oldular. Kendilerine her türlü serbestlik verildi. Rusya, İstanbul Rum Patrikliği üzerindeki hegemonyası sayesinde işlerimiz üzerinde zararlı bir nüfuz sahibi oldu. Rum, Ortodoks ve Ermeni patrikhaneleri vasıtasıyla yönetim usulümüz, diğer kilise idareleri meydana getirilmesini zorunlu kıldı. O zaman Rum Katolik patriğini ve Yahudilerin hahambaşılarını onaylamak zorunda kaldık. Protestanlık ortaya çıktığı zaman, İstanbul’da bir Protestan kilisesi temsilcisinin bulunmasını kabul zorunluluğu karşısında kaldık ve Rum Patrikhanesi’nin imtiyazlarına benzer ayrıcalıklar verdik. Son zamana kadar vergilerimiz kiliseler aracılığıyla toplanırdı. Yani hükümet, servetleri üzerine vergi koymakla beraber, vergilerin tahsilini her bölgede özel ruhani başkanlara bırakırdı.

Patrikhaneliğin ve halifeliğin imtiyazlarına göre, hükümet eğitim usulünü ıslah edemezdi. Türkiye’de yerleşmiş olan her cemaat ister resmen yetki almış bulunsun ister bulunmasın, kendi dinî okullarına ve liselerine sahipti. İmparatorluk sınırları içinde her millet kendi dilini ve dinini öğretirdi. Ancak kaydedelim ki, bu okullar hep ihanet projelerine hizmet ettiler.

İstanbul’un fethinden beri, Müslüman olmayanların mazhar oldukları bu geniş ayrıcalıklar, milletimizin din ve siyaset bakımından dünyanın en hoşgörülü ve cömert bir milleti olduğunu ispatlayan en açık kanıttır. Dünyada başka bir millet daha yoktur ki, yabancı unsurların inanç ve âdetlerine bizim milletimizden daha fazla saygı göstermiş olsun.

Halifelikle birlikte, Türkiye’de mevcut olan Ortodoks ve Ermeni kiliseleri patrikhaneleri ile Musevî hahamhanelerinin ortadan kalkması lazımdı. Halifelik ve bu çeşitli patriklikler yüzyıllardan beri ruhani yetki daireleri dışında muazzam ayrıcalıklar edindiler. Halkın görüşüne dayanarak bahşedilen haklar dışında ayrıcalıklar ile Cumhuriyet yönetiminin uygulanması mümkün değildir. Geçmişte, özellikle Abdülhamit’in tahttan indirilmesinden sonra Kanuni Esasî’mizi ve Meşrutiyet yasalarımızı Batı’nın uygarlık düzeneğini örnek alarak değiştirmeye çok çalıştık. Fakat bu girişimimiz sonuçsuz kaldı. Zira her adımda patrikhaneler ve halifelik gibi siyasî, dinî kurumların hakları ile karşı karşıya geldik.

Halifenin ve patriklerin ayrıcalıkları yasalarımızın esasını oluşturmuştu. Bu düzenlemeler zamanında önlem amaçlı bile olsaydı yine bir tehdit oluştururdu. Zira ilerlememizi geciktirdi ve zorlaştırdı.

Türkiye, Avrupa’da komşusu olan bütün milletler arasında en geride kaldı. Hükümeti işlemiyordu. Patrikhanelerin veya halifeliğin itirazlarına uğramaksızın hiçbir ıslahat veya ilerici fikir, yönetim usulümüzün içine alınamıyordu. Bununla birlikte usullerimizden bazılarının değiştirilmesi zamanı geldi ve o zaman hilafette bütün değişikliklere karşı şiddetli bir husumet keşfettik. Patriklerin öfkesini tahrik etmeden eğitim usulümüz değiştirilemezdi. Bunlar yardım maksadıyla daima yabancı hükümetlere başvuruyorlardı.

Kapitülasyonlar bir devleti mutlaka bitirir. Milleti yoksullaştırır, ülkeyi harap eder. Osmanlı devleti bunun en canlı, en büyük bir kanıtıdır. Atatürk anlatıyor: Misakı Millî’nin en önemli maddelerinden biri, kapitülasyonlar sorunuydu. Lozan’da önümüze bir sıra mali sorun koyuyorlardı. Bakıyorsunuz, her birinin sonunda yine kapitülasyon var. Biz istiyorduk ki, ülkenin serveti gereksiz yere dışarı çıkmasın. Bunu temin eden şey ise, dışarıdan içeriye girecek olan eşyaya gümrük koymaktı. Dolayısıyla devlet bu hususta serbest olmazsa, dışarıdan girecek mal üzerinde etkili olmazsa ve koyacağı gümrük vergisinde serbest olmazsa, bu sorun kapitülasyon ruhunun dışında sayılabilir miydi? Tabii hayır… Bir de adli kapitülasyonlar vardı. Bu alanda özerk mahkeme adı altında yine adli kapitülasyonları bize kabul ettirmek istiyorlardı. Ülkede yargı hakkından yoksun olmak veya yargı hakkında kayıtlı olmak da tam bağımsızlık ile bağdaştırılamazdı. İşte karşımızdakiler bu ve bu gibi noktalarda bizi hâlâ kendi arzularına boyun eğdirmek için zorlamada bulunuyorlardı.

Sonunda bizim istediğimiz oldu, kapitülasyonlar Lozan’da fiilen kaldırıldı. Zaferimizi şöyle müjdeledim halkıma: Serbest ve bağımsız bir hayata atılan Türkiye için, ekonomik hayatını boğmakta olan kapitülasyonlar artık mevcut değildir ve olamaz. Bugün için düşündüğüm tek şey; maddi ve fiili olarak, kanla kaldırılmış olan kapitülasyonların bir daha dirilmemek üzere yokluğa gömülmesini sağlamaktır. Ticaretimizin de, sanayimizin de, her türlü ekonomimizin de gelişmesi ve yükselmesi ancak bununla mümkündür.

Kaynak: ATANAME (2019)

Copyright © Prof. Dr. Cihan Dura