Yazı Kategorileri > Bilimsel Yöntem Yazıları
23-03-2021
İNSANLIĞIN BİTMEYEN SAVAŞI: GERÇEĞİ ARAYIŞ

İnsanlık tarihini belirleyen iki temel eğilim vardır:

-İnsan yaşamak ister, daha iyi yaşamak ister.

-İnsan merak ediyor, yaşadığı evrene ait gerçekleri öğrenmek istiyor.

Bu iki ana eğilimdir ki insanoğlunu bulunduğu çevreyi, dünyayı tanımaya, bilmeye ve öğrenmeye itmiştir. Kuşaktan kuşağa geçen bu yöneliş sayesinde bilgi bilgiye eklenmiş, yanlışlar ayıklanmış, doğrular alıkonmuş, sağlanan birikim değerlendirilip sistemleştirilmiştir. Zamanı geldikçe bu evrensel etkinlikten birer birer bilimler doğmuştur. Örneğin matematik, fizik, kimya, astronomi, psikoloji, tıp, sosyoloji, iktisat gibi bilimler ortaya çıkmıştır.

“Gerçekleri öğrenmek insanoğlunun temel bir içgüdüsüdür” diyoruz, o zaman yanıt isteyen şu iki soru akla geliyor:

-Gerçekler nelerdir?

-Gerçekler nasıl bulunur?

1) GERÇEK NEDİR, NASIL BULUNUR?

Bugün biz gerçekleri bilimler sayesinde öğreniyoruz. ‘Gerçekler’ dediğimiz; bilimlerin nihai hedefi olarak, olguların nitelikleri ve bunlar arasındaki değişmez ilişkilerdir. Her pozitif bilimin, gerçeği keşfetme sürecinde yaptığı iş budur. Bilim her yerde, her zaman olabildiğince geçerli genel teoriler ve yasalar ortaya koymaya çalışır. ‘Gerçekler’ dediğimiz aynı zamanda bu teoriler, bu yasalardır.

İkinci sorumuza gelelim: Bilim, gerçekleri nasıl keşfeder? Yanıt kısaca şudur: Bilimsel metotla keşfeder.

Her bilimin ana işlevi dünya gerçeklerini bulmak, keşfetmektir. İnsanlar yüzyıllar boyunca gerçeklere birtakım yetersiz yaklaşımlarla ulaşmaya çalışmıştır. Bu süreçte esas itibariyle hayal gücünü çalıştırmış, açıklayıcı olarak   birtakım yakıştırmalar, hikâyeler, masallar vücuda getirmiştir. Çok, çok sonralarıdır ki, bilimsel metotları keşfetmiş ve ancak bu keşiften sonradır ki aklını ve duyularını gereğince kullanmaya, doğru tespitler yapmaya, neticede büyük başarılar elde etmeye başlamıştır.

İnsanlık; gerçekleri, duyumsal bilgilerden rasyonel bilgilere yükselerek, duyumlarını akıl yeteneğiyle işleyerek bulmaya çalışmıştır. Kuşaklar boyunca, bir ‘gerçek’ten, daha doğru olan başka bir gerçeğe geçmiştir. Çünkü her yeni bilginin, bir öncekinden daha doğru, dünyanın gerçeğine daha yakın olduğunu görmüştür. Bu devrimsel atılım aslında çok yenidir, belki bütün insanlık tarihinin ancak son üç veya dört yüzyılının eseridir.

Dünya gerçeği; matematik, kozmolojik, fizik, kimyasal, biyolojik, psikolojik ve sosyolojik… boyutlarıyla, içinde yaşamımızı sürdürdüğümüz -ve bir parçası olduğumuz- nesnel gerçek olarak adlandırılabilir. Onu, duyum ve akıl gücümüzü kullanarak ve -sonsuz küçüğe ve sonsuz büyüğe doğru- sürekli ileri yol alarak öğrenme olanağımız var. Bu süreçte, her olguyu kendisinden daha yalın olan başka bir olgu ile açıklıyoruz. İnsanlığın bu yöneliş ve yürüyüşünden, matematikten sosyolojiye, fizikten ekonomi bilimine türlü bilimler oluşmuştur ve oluşmaktadır.

Bugün artık her pozitif bilim, gerçekleri bilimsel metotla araştırıyor; teoriler oluşturuyor. Biz ancak teoriler sayesindedir ki, yaşadığımız dünyanın gerçeklerini öğrenebiliyoruz. Aynı gerçeklere uyum sağlayarak da yaşamımızı sürdürmeye ve kalitece yükseltmeye çalışıyoruz. Pozitif bilimlerin bu ana metodu hakkında çok kısa bir bilgi edinmekte yarar görüyorum.

2) BİLİMSEL YÖNTEM

Nesnel gerçeği araştırırken izlenecek en güvenilir yol, “doğa karşısında deneyci ve akılcı” bir tutumdur. Bu tutum dünya gerçeğini bilimsel yöntemle araştırmak anlamına gelir. Bilimsel yöntem; çok çeşitli eylem ve düşünme işlemleri gerektirir. Bu süreç başlıca olgu, gözlem, açıklama, hipotez ve sınama kavramları ile ilgilidir. Başka bir deyişle dünya gerçeği gözlemlenecek, üzerinde deney veya sınamalar yapılacak; bu yoldan elde edilen bilgiler aklın değerlendirmesine sunulacaktır. Aklın yaptığı değerlendirme; bilgilerin sınıflanması, kavramlaştırılması, sistemleştirilmesi, yorumlanması gibi işlemleri kapsar.

a) Pozitif bilimlerin metodu esas itibariyle ‘hipotezli dedüktif yöntem’dir. Buna kısaca “endüksiyon” da diyebiliriz. Endüksiyonda önce gözlem yapılır, sonra o gözlemden bir hipoteze ulaşılır. Hipotez, henüz doğruluğu kanıtlanmamış bir önermedir. Sınama yöntemleri ile test edilmesi gerekir. Yeterli sayıda kanıta dayanılarak doğru olduğu görülür ve sistemli olarak ifade edilirse, hipotez “bilimsel bir bilgi”, bir teori haline gelir.

Teoriler olgular arasındaki ilişkileri, kısaca dünya ‘gerçekleri’ni ortaya koyar. ‘Neden’ ve ‘nasıl’ sorularına yanıt verir. Olgular silsilesi içinde hangileri ‘sebep’, hangileri ‘sonuç’tur veya ‘etki’dir, bunları belirler. Bu yönleriyle teoriler, çok sayıda, iç içe geçmiş, en karmaşık olgular hakkındaki ‘gerçekleri’ bile öğrenmemizi, dolayısıyla üzerinde yaşadığımız dünyayı daha iyi tanımamızı mümkün kılar. Günümüzü iyi değerlendirmemizin yolunu gösterir, gelecek hakkında tahminler yapmamızı, hatta en uzak geçmişi bile araştırıp öğrenmemizi mümkün kılar. Bilimlerdeki bu ilerleme hayat kalitemizi yükseltir.

b) Bilimlerde kullanılan diğer bir metot dedüksiyondur. Dedüksiyonda önce başlangıç önermeleri ortaya konur. Sonra söz konusu önermelerden hareketle muhakeme yapılır. En sonra, çözüm niteliğinde, akla uygun yeni önermelere ulaşılır. Dedüksiyonda yapılan iş; belirli koşullar altında meydana gelen olguların ne gibi sonuçlar doğuracağını, bazı varsayımlar yardımıyla muhakeme ederek çekip çıkarmak, o sonuçları yeni önermelerle ifade etmektir. Dedüksiyon özellikle dinlerin, hukukun ve benzeri sistemlerin kullandığı yöntemdir.

3) GERÇEĞİ ARAMANIN AŞAMALARI

İnsanlık, başlangıçtan günümüze gerçeği arama serüveninde arka arkaya değişik konaklardan geçip gelmiştir. Bu serüvenin aşamalarını veya uğrak noktalarını kısaca aşağıdaki gibi sıralayabiliriz.

a) İnsan tarih boyunca bir yandan yaşam mücadelesini sürdürürken, bir yandan da yaşadığı dünyaya ve evrene büyük bir merak ve şaşkınlıkla bakıyor, huşû içinde onu seyrediyordu. Bu tutum kaçınılmazdı. Çünkü gerçek dediğimiz, aslında insanın değil, evrenin gerçeğidir. İşte bu yönelişe bilimsel terimiyle gözlem diyoruz. Ne var ki, gözlem çıplak duyularla yapılırsa doğruyu bir noktaya kadar fark edebiliyor. Daha görülecek çok, çok şeyler var. Öteler görülemiyor, hatta gözlem yapan kişi önemli ölçüde yanılabiliyor da... O zaman birtakım teknik aletler kullanmak gerekiyor ki, bu aletler son derecede verimli olan yapısal yaklaşımın yolunu açıyor. İşte bu araçlar ve yapısal yaklaşım sayesindedir ki, duyularının yetersizliğinden kaynaklanan perdeler insanın duyuları önünde birer birer açılmaya başlıyor.

b) Yapısal yaklaşımla desteklenen gözlem verileri yeterli miktara ulaşınca, sıra insanın akıl yeteneğine geliyor. İnsan topladığı veriler üzerinde düşünmeye başlıyor, kafa yoruyor. Zihnine üşüşen ‘nedir, nasıldır’ ve benzeri soruların yanıtını arıyor. İşte bu aşamada da bilimsel yöntem, bilimler, diyalektik yöntem işe el koyuyor. Peki, bütün bu buluşlar ve birikimler kimin eseri?  Elbette bilim insanlarının…Onların kuşaklar boyu süren özverili çalışmaları türlü türlü teori ve bilimlere hayat veriyor.  

* * *

Kısaca özetlediğim bu büyük tarihî yolculuk dümdüz bir yolda, hiçbir engelle karşılaşmadan, sorunsuz bir şekilde mi gerçekleşti? Elbette hayır! Çünkü insan aklı ve duyu organları mükemmel değil, gerçeği doğrudan, kolayca görüp bulamıyor. Engeller çıkıyor, yanlış veya çıkmaz yollara giriliyor. Yanılmalar, düşünme hataları oluyor. Bu engeller günümüzde de varlığını sürdürüyor: En büyük engellerden biri dinlerin gerçek diye ileri sürdüğü görüşlerdir. Dinler gerçek konusunda iddialı, dogmatik ve katı… Farklı, gözleme dayanmayan bir yöntem, dedüksiyon yöntemi uyguluyorlar. Bu farklılık nedeniyledir ki, bilimlerin bulduğu gerçeklerle, görüşlerle çatışabiliyorlar.

Copyright © Prof. Dr. Cihan Dura