2007 - 2011 Makale Arşivi > Ekonomi Yazıları
22-12-2019
İKİ TÜRKİYE

Ekonomi demek, her şey demektir. M.K. Atatürk                     

Biz hep tek bir Türkiye olduğunu düşünerek “Türkiye, Türkiye” deyip dururuz ama aslında iki Türkiye var. “Bu da nereden çıktı şimdi” dediğinizi duyar gibiyim. Okuyun yazımı, bana hak vereceksiniz.Sample ImageSample Image

I) Önce “Birinci Türkiye”...

A) Cumhuriyet’in ilanından bu güne 84 yıl geçti. Türkiye hâlâ sanayileşememiş, daha doğrusu “sanayileşmesi engellenmiş”  bir ülke konumunda.

Osmanlı hânedanı Cumhuriyet’e ekonomik miras olarak bir enkaz bıraktı. Ekonomide ele gelir bir şeyler var idiyse, onların da tamamına yakını yabancıya, İngilize, Fransıza, Almana aitti. Büyük Bilge, Atatürk bir ulusun varlığının her şeyden önce bağımsız ve güçlü bir ekonomiye sahip olmasına bağlı olduğunu bildiği için, İstiklal Harbimizin ardından büyük bir ekonomik kalkınma hamlesi başlattı. Bu irade ve atılım Atatürk’ten sonra da iyi kötü sürdürüldü; ta ki 1980 Kenan Evren darbesine kadar. O tarihten itibaren Türkiye yeniden ve tam anlamıyla Emperyalizm’in boyunduruğu altına girmeye başladı. Ortalığı liberalizm, küreselleşme, devletin küçültülmesi masalları kapladı. O yıllarda pek farkında değildik; şimdi düşünüyorum da 12 Eylül darbesi ekonomimizin lokomotifine makas değiştirtmek için yapılmış. Değiştirilen, genel ekonomi politikasıydı. Değişim öylesine büyük çaplıydı ki gerçekleşmesi için, ülkemizi 1980 öncesi anarşisinin kasıp kavurması, bu anarşi bahane edilerek de ABD destekli bir askerî darbenin yapılması gerekiyormuş.

Neydi o büyük ekonomik değişiklik? Şuydu: Atatürk’ten miras olan “karma ekonomi modeli” terk ediliyor, onun yerine Batı dayatması olan neoliberal ekonomi düzeni getiriliyordu. Bu yeni sistemin, aradan geçen 25 yıl sonra şimdi bakıyorum da  -içimizdeki mutlu azınlık hariç-Türk halkına esaslı hiçbir faydası olmadı, tam tersine büyük zararları oldu: Her alanda bağımsızlığımızı yitirdik, sanayileşmemiz durdu, tarımımız çökertildi, ulusal bütünlüğümüz ayrışmaya başladı. Önemli bir zararlı sonuç da Neoliberalizm’in getirdiği korkunç gelir adaletsizliği oldu. Bunun anlamı şu: Aramızda az sayıda birileri sürekli zenginleşirken, servetlerine servet katarken, geniş halk kitleri giderek fakirleşti, fakirleşmeye de devam ediyor.

Çeşitli araştırmalar bu yoksullaşmayı farklı açılardan ortaya koydu. Bunlardan biri Bülent Tanla’nın araştırması [Cumhuriyet,  13.11.2007]; diğeri Türkiye İstatistik Kurumu’nun “2006 Yoksulluk Çalışması”.

1)Sayın Tanla yukarda belirttiğim sorunu servet adaletsizliği açısından ele almış. Bulgularını Bankalar Birliği verilerine dayandırmış. İşte bu araştırmaya göre “Birinci Türkiye” ve onun dramatik durumu:

-Türkiye’de servet, bundan 10 yıl öncesinde daha geniş bir kesime yayılmıştı. Günümüzde ise çok daha dar bir kesimin elinde toplanmış bulunuyor.

-Bankalardaki tasarruf mevduatı sahibi sayısı 2006 sonu itibariyle 79 milyon 835 bin. Bu sayı içinde yer alan yüzde 3.4'lük bir kesim, yani 2 milyon 715 bin kişi bankalardaki toplam servetin yüzde 90'ını elinde bulundurmaktadır. Geri kalan 77 milyon 120 bin kişi, yani “Birinci Türkiye” ise bankalardaki toplam servetin sadece yüzde 10’u ile yetiniyor.

-Son 10 yılda uygulanan ekonomi politikaları, tasarruf sahipliğinde ciddî bir yoğunlaşmaya sebep olmuştur. Büyük serveti elinde bulunduran kesim yüzde 10'lar düzeyinden, yüzde 3.4’ler düzeyine gerilemiştir.

Şimdi soruyorum, özellikle liberal aydınlarımıza: Hani nerede küreselleşmenin nimetleri, nerede liberalizmin, serbest piyasanın getirdiği refah? Ekonominin liberalleşmesinden kimler istifade etti? 70 milyonluk Türkiye’de sadece 2,7 milyon kişi! Bütün bir Türkiye sadece bu azınlık için çalışıyor. Aşağıda başka açılardan göreceğiz, İkinci Türkiye’yi işte bu azınlık oluşturuyor.

Ben liberalleştirilen Türkiye’nin bu korkunç özelliğinden ikinci bir sonuç daha çıkartıyorum:  Hakikî demokrasi rejimi, böyle bir servet dağılımına asla izin vermeyen rejimdir. Türkiye’deki demokrasi uygulaması ise geniş halk kitlelerinin yoksullaşması sonucunu vermekte. Atatürk’ün demokrasi formülü şudur: Halk içinde, halkla beraber, halk için! Oysa Türkiye’de politikalar da, servet de halk için değil. Öyleyse mevcut rejim de aslında demokrasi değil. Öncelik verilmeye, hattâ sahip çıkılmaya değmez. Çünkü o gerçek bir demokrasi rejimi değil, sahte bir demokrasi rejimidir.

2) Türkiye İstatistik Kurumu’nun “2006 Yoksulluk Çalışması” ise Türkiye'de 2006 yılı itibarıyla yaklaşık 539 bin kişi açlık sınırı, 12 milyon 930 bin kişi de yoksulluk sınırının altında yaşadığını ortaya koyuyor. 2006 yılında 4 kişilik hanenin aylık açlık sınırı 205 YTL, aylık yoksulluk sınırı ise 549 YTL. Aşağıda göreceğiz, “İkinci Türkiye”de yaşayan insanımız bu parayı Sungate Port Royal Otel’deki sadece iki “şarap banyosu” seansında harcamış oluyor.

B) AKP Hükümeti “Türkiye ekonomisi 5 yıldır büyüyor” diyerek övünüyor.  Ancak bu büyüme halkın, örneğin memurun gelirine yansımış mıdır? Yukarda sunduğum verilere göre bu sorunun yanıtı da elbette “hayır” olacaktır. Elimizde bu savı destekleyen başka bulgular da var. Kamu- Sen tarafından yapılmış bir analiz, memurun millî gelirden aldığı payın azaldığı sonucunu veriyor. İşte söz konusu bulgular:

-1999’da yüzde 8.8 olan personel harcamalarının millî gelir içindeki payı, 2006’da yüzde 7.4’e gerilemiş bulunuyor. 

-AKP iktidarının kişi başına millî gelirin arttığı ve enflasyonun düştüğü yönündeki açıklamalarına karşın, memur maaşlarındaki artış TÜFE’nin çok gerisinde gerçekleşmiştir. 1994 ile 2006 arasında TÜFE endeks rakamı 114 kat artarken, aynı süreçte ortalama memur maaşı sadece 80 kat artmıştır.

Kamu-Sen’in raporunda dikkat çeken başka bulgular da var:

-Günümüzde memurlarımızın yüzde 28.4’ü açlık sınırının altındadır. Geri kalanlar bu sınırın üzerinde ama onlar da yoksulluk sınırının altında ücret almaktadır. Bu konum memurlarımızın zorlu bir hayat mücadelesi içinde oldukları anlamına gelmektedir.

-Çıplak ücretler bakımından, en düşük ücretli memur ile en yüksek ücretli arasında 6.5 kat fark vardır. Fark tazminatlar da hesaba katılınca 20 katına çıkıyor. Oysa aynı oran Finlandiya’da 2.5, Fransa’da 2.3, Hollanda’da 2.2, İsveç’te ise 1.9’dur.

-Vergi politikaları Türkiye’de tam tersine işlemekte, zenginden alıp fakire verileceğine, fakirden alıp zengine verilmektedir. Özellikle AKP Hükümeti döneminde düzeltme bir yana, bu çarpıklığı artırıcı uygulamalara gidilmiştir. Şöyle ki gelir vergisinin alt oranı değiştirilmemiştir. Geliri çok yüksek olanlardan alınan verginin oranı yüzde 40’tan yüzde 35’e düşürülmüştür. Yıllık geliri 40 bin YTL’nin üzerinde olanların ödediği vergiler 5 puan azaltılmıştır.

C) Memurlarımızın durumunu tam olarak belirlemek için, ülkelerarası karşılaştırma da yapmak gerekir. Bu konuda bir araştırma var elimizde; KESK-AR tarafından yapılmış. Bu araştırmada Türkiye ve AB ülkelerinde kamu çalışanlarının GSMH’dan aldığı paylar karşılaştırılıyor. Araştırmanın en çarpıcı sonucu şu: Avrupa Birliği ülkeleri ile karşılaştırıldığında Gayri Safi Milli Hasıla'dan (GSMH) kamu çalışanına en az pay ayıran ülke, Türkiye! Başka bir deyişle toplam gelirden en düşük pay alan kamu çalışanı Türkiye'de yaşıyor: AB ülkelerinde kamu çalışanlarının GSMH içindeki payı 2006 yılında yüzde 10,7 iken, Türkiye'de ancak yüzde 6,6 düzeyinde. AB ülkelerinde GSMH içinde kamu çalışanlarına ayrılan pay, Türkiye'dekinin 1,63 katı.
Araştırmaya göre, 2006’da kamu çalışanlarına en büyük pay ayıran ülke yüzde 17,4 oranla Danimarka; Türkiye'deki payın 2,6 katı! Türkiye'nin ayırdığı payın 2 katından fazla pay ayıran diğer ülkeler şunlar: İsveç (yüzde 16,1), Portekiz (yüzde 14,5), Malta (yüzde 13,9), Finlandiya (yüzde 13,8) ve Fransa (yüzde 13,1) bulunuyor. Yunanistan, kamu çalışanına Türkiye’nin ayırdığından yüzde 94 fazla pay ayırıyor. Araştırmanın önemli bir bulgusu da kamu emekçilerinin millî gelirden aldığı payın, “Orta Vadeli Mali Plan” verileri de esas alındığında 2004-2009 yılları arasında düzenli olarak aşağı çekilmesidir.      

KESK-AR bu araştırmayı Eurostat AB Hükümet Bütçesi İstatistikleri, 2006 Bütçe Gerçekleşmeleri, 2007 Bütçe Kanunu, 2008 Bütçe Tasarısı verilerini kullanarak yapmıştır [Radikal, 29.10.2007]. KESK [www.kesk.org.tr] Genel Başkanı İsmail Hakkı Tombul’un bu araştırmayla ilgili yorumu şöyle: “Kamu hizmetlerinin asli unsuru olan kamu emekçilerinin ekonomiden yeterli pay alamaması, yeni liberal politikalarla kamu hizmetlerini niteliksizleştirmeye yönelik operasyonunun bir ayağıdır. Yeterli sayıda kamu çalışanının istihdam edilmemesi, çalışanların ücretlerinin baskı altında tutulması, hükümetin halka hizmet üretmemeye yönelik niyetini açığa vuruyor. Türkiye kamu hizmetlerinden yoksun bir ülke konumundadır. Oysa ücretsiz, nitelikli ve herkese ulaşılabilir kamu hizmeti mümkün. Türkiye için bir kaynak sorunu yok. Kaynakların kimler için kullanılacağı sorunu var. Hükümet halktan alıp sermayeye veriyor. Bu denge tersine dönmelidir.”

Benin yorumum ise şu: “Birinci Türkiye”nin bu durumunda şaşılacak bir şey yok. Çünkü Türkiye Batı’nın neoliberal politikalarına, IMF, Dünya Bankası ve AB kanallarıyla mahkûm edilmiş bir ülkedir. AB sözde tam üyelik için hükümetlerimize -“İçimizdeki Danimarka”nın da desteğiyle- kamu sektörünün küçültülmesi koşulunu dayatmış, bunda da, yukardaki verilerden anlıyoruz ki önemli ölçüde başarılı olmuştur. Ama kendileri Türkiye’ye yaptırdıklarının tersini yapıyorlar. Bu da benim uzun süredir işlediğim MERİT stratejisi hipotezimin yeni bir kanıtını oluşturuyor.

D) Konuya bir de mekân boyutu açısından bakalım. Diyarbakır Sanayi ve Ticaret Odası "Diyarbakır'ın Mevcut Durumu ve İlin Talepleri" adlı bir rapor yayınlamış. İşte bu raporun ortaya koyduğu ekonomik gerçekler [Cumhuriyet,  23.11.2007]:

-Yoksulluk oranı Türkiye genelinde yüzde 20-25 iken, Diyarbakır'da yüzde 60. Bu kesim yoksulluk sınırının altında ve günde sadece 2 dolarla yaşıyor.

-Diyarbakır 1930'lu yıllarda Türkiye'nin 3. büyük sanayi şehri idi. 1970'li yıllarda sosyo-ekonomik gelişme il sıralamasında 40’ıncı, 1990'lı yıllarda 53’üncüydü. 2007 yılında ise 63. sıraya gerilemiş bulunuyor.

-İldeki işsizlik oranı yüzde 30'larda. Türkiye genelinin üç katı!...

-Sanayi işkolundaki istihdam oranı Türkiye'de yüzde 13.4 iken, Diyarbakır'da sadece yüzde 3.8. -Tarım ve hayvancılıkta çalışanların oranı yüzde 63... Türkiye ortalamasının iki katı!...

Diyarbakır da birçok diğer kentimiz gibi “Birinci Türkiye”nin bir parçası. O da Türkiye’nin diğer birçok kenti gibi yoksul, sanayileşememiş ve işsiz. Üstelik ekonomik durumu gittikçe kötüleşiyor. İnsanları muztarip, gelecekten umutsuz. Bu hal orada yaşayan yurttaşlarımızdan bazılarını, birtakım hâince emeller için manipüle edilmeye elverişli kılıyor. Diyarbakır bu yüzden siyasal bakımdan hassas bir bölge. Öte yandan, TSK “bizim işimiz teröristlerle mücadele etmek, terörizmle mücadele hükümetin işi” diyor. Hükümet ne yapmalı bu mücadele için? Türkiye genelinde olduğu gibi orada da ekonomik durumun kötüye gidişini tersine çevirmeli: Yeni iş alanları açmalı, sanayileşmeyi teşvik etmeli, yoksulluğu azaltmalı. Diyarbakırlı yurttaşlarımız TC devleti’nin şefkatini, en ücra hücrelerine kadar hissetmeli.

II) Sıra “İkinci Türkiye”de

Buraya kadar anlattığım “Birinci Türkiye” idi. Söyledim, bir de “İkinci Türkiye” var. Asıl can alıcı gerçekleri görebilmemiz için, İkinci Türkiye’nin tablosunu da yazımıza eklememiz gerekiyor.

A) Türkiye, artık lüks tüketimin büyük bir hızla arttığı ülkelerden biri.

Dünyaca ünlü lüks markaların mağazalarının birbiri ardınca açıldığı bir ülke... Lükse ilgi baş döndürücü boyutlarda. Louis Vitton, Dolce Gabana, Calvin Klein, Hugo Boss, Prada gibi markalar daha önce distribütörler aracılığıyla girmişti Türkiye’ye. Şimdi artık kendi “operasyonlar”ını yönetiyorlar.

Sadece lüks giyim tüketimine Türklerin harcadığı para, 2007 yılında 500 milyon dolardı. Gelecek yıl bu rakam 1 milyar doları bulacakmış! Kim söylüyor bunu? Calvin Klein Jeans ve Spor Giyim Avrupa-Asya Başkanı Gaetano Sallorenzo söylüyor. Sahnede Louis Vitton’un Başkanı Yves Carcelle de var; o da çok memnun Türkiye’de bulunmaktan, bakın ne diyor: Türkiye pazarı hızla büyümekte. Nişantaşı’nda çok daha büyük ve gösterişli bir mağazaya taşınacağız. Yeni açılan alışveriş merkezlerinde de yeni mağazalar açacağız.

Kanyon’da hizmet veren dünyaca ünlü Harvey Nichols adlı mağaza yalnızca 33 günde 4.3 milyon dolarlık ciroya ulaşmış, Türkiye’de. Yöneticileri “bu ne satış Yarabbi, nazar değmesin” diyormuş. Öte yandan lüks saat markaları da birbiri ardınca Türkiye’ye geliyor. Yabancılar gördükleri ilgi karşısında yaşadıkları şaşkınlığı anlatacak kelime bulamıyorlarmış.  

Birinci Türkiye” açlık sınırlarında kıvrana dursun, “İkinci Türkiye”nin  lüks tüketimdeki nâmı sınırlarımızı aşmış. Bakın İtalya’da lüks markaları çatısı altında toplayan Altagamma Birliği’nin hazırladığı raporda nasıl vurgulanıyor ülkemizin bu özelliği: Dünyada lüks tüketim pazarı 159 milyar euroluk bir büyüklüğe erişti. 2007 yılında pazar yüzde 7-9 civarında büyüdü. Rusya, Çin ve Türkiye gibi ülkelerde ise pazarın büyümesi çift haneli rakamlara ulaştı. Lüks otomobiller de Türklerin gözdesi. Son olarak İngiliz Bentley, bu yıl girdiği Türkiye pazarında karşılaştığı ilgiye şaşırıp kalmış. Bentley Satış Müdürü Marco Van Aalten, keyiften dört köşe şunları söylemiş: Yedi ayda yüksek vergi dezavantajına rağmen 15 Bentley sattık. Avrupa’da Bentley sınıfında pazar payımız ortalama yüzde 6-7’dir. Oysa Türkiye’de 7 ay içinde yüzde 10’luk bir pazar payı yakaladık. Audi’nin R8 modeli de Türkiye’de büyük ilgi gördü. Şirket Türkiye kotasını 10’a çıkardı. 2007 Ocak-Temmuz döneminde otomotiv pazarı geçen yıla göre yüzde 25 daralırken, lüks otomobil segmenti yüzde 6.6 büyüdü. 7 ay içinde Türkiye’de satılan lüks otomobil sayısı 8 bin 403’e ulaştı [Esin Gedik, Akşam, 5.12.2007].

Keşke bu kadarla bitse bu sefahat; nerde, bitmiyor, daha İtalyan süper spor otomobili Bugatti var!  Aralarında Angelina Jolie, Brad Pitt, Tom Cruise gibi ünlülerin bulunduğu ve Avrupa fiyatı 1.1 milyon euro olan Bugatti Veyron, artık Türk müşterilere de hizmet verecekmiş. Türkiye’den gelen satın alma talebinin çokluğu karşısında Doğuş Otomotiv’e satışlar için aracılık teklif eden Bugatti’nin en ucuz modeli, vergiler sebebiyle Türkiye’de 2.5 milyon euroya satılacakmış, evet 2.5 milyon euro’ya! Böylece Türkiye, Bugatti satılan 20 ülke içinde millî geliri en düşük ülkelerden Çin’in ardından ikinci olarak sıraya girmiş. Dünyada en çok Bugatti satışı 28 adet ile Almanya’da yapılıyor. Bugatti’nin Türkiye hedef  kitlesi ise15 kişi!... Almanya’dan pek de geride görünmüyoruz.

B) Geldik İkinci Türkiye’nin başka bir kanıtına.

Şu sıralar İstanbul’daki son “trend” Les Ottomans'ın SPA'sında şarap banyosu yapmakmış. Çeşmesinden şarap akan, ağzına kadar şarap dolu küvetin içinde yatarak cildini güzelleştiren, ruhunu dinlendiren çok sayıda ünlü varmış. Banyoda kırmızı şarap özü kullanılıyormuş. Seansı 65 Euro imiş.

Yalnız İstanbul’da mı bu safa, bu keyif? Ne münasebet, başka yerlerde de var, örneğin Antalya’da, Sapanca’da...          

Antalya Beldibi'ndeki Sungate Port Royal Otel, SPA hizmetlerine süt banyosunun ardından şarap banyosunu da eklemiş. Banyo Çin'den özel olarak getirilen ahşap küvetlerde yapılıyormuş. İş, sanat ve sosyete dünyasının gözde simaları bayılıyormuş bu “gençlik iksiri” banyoya. Her banyo için 17 litre şarap kullanılıyor, seçilen şarabın kalitesine göre banyo fiyatları 180 Euro'dan başlıyormuş. Durun, daha bitmedi: Banyo süresince konuklara, Uzakdoğulu bir terapist tarafından baş ve omuz masajı uygulanıyormuş. Serin şarap vücudu rahatlatırken, kokusu ruhları sakinleştiriyormuş.

Sapanca’da, inşaatı 20 milyon dolara mal olan, mart ayında kapılarını açması öngörülen Türkiye’nin en iddialı ‘wellness’ otelinde konaklayanlar ise Fransa’dan ithal edilecek özel şaraplarla banyo keyfi yapmaya hazırlanıyor. Güral Sapanca Wellness Park daha ileri giderek müşterilerine “Cleopatra” adı altında süt ve bal banyosu hizmetleri de sunacakmış. İş ü işret mekânının “konsept” danışmanlığını bir “parafesör”ümüz yapıyormuş.

Binbir gece masalları sanki, yeni bir Lale Devri sanki... Bir Şair Nedim eksik bu zevkü safayı beyitlerine yansıtacak...

“İkinci Türkiye”nin ne olduğunu da bu örneklerden anladık sanırım.

***

Sonuç şu:

Türkiye çoktan bölünmüş..., ekonomik bakımdan. Pek azımız duruyor bu büyük tehlike üzerinde.

Oysa hepsinden tehlikeli olanı bu tür bölünmedir. Bütün diğerlerinin kökeninde o var çünkü.

Esas olan “Birinci Türkiye”dir. İkincisi sun’îdir, ithaldir, anormaldir. Normal boyutlarına indirilmelidir.

Türkiye öyle olmalı ki orada sömürü olmasın, dayanışma olsun, gelirler hakça paylaşılsın. Atatürk’ün düşlediği böyle bir Türkiye idi.

Atalarımız boşuna mı  “Adalet mülkün (devletin) temelidir” demiş.

Görmüyor musun ey okur, Küreselleşmeci Neoliberalizm bizi parçalanmaya götürüyor.

Söz konusu Vatan’sa, her şeyden, evet her şeyden sorumlusun. “Bu, benim görevim değil” diyemezsin.

Açalım gözümüzü, uyanalım artık bu gaflet uykusundan.

 

Copyright © Prof. Dr. Cihan Dura