Atatürk Okulu > Tarih
25-01-2021
II. ABDÜLHAMİT HAN MASALI

Türkiye'de şeriatçı kesimin "resmi tarihlerini zenginleştirme" çabaları bütün hızıyla devam etmektedir.

Bunun son örneklerinden biri (1996), İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı'nın, kutsal günlerde İstanbul'da bulunan kimi türbelere, özellikle de II. Abdülhamit'in türbesine parasız toplu taşıma seferleri düzenlemesidir. Amaç; N. Fazıl Kısakürek'in "Ulu Sultan Abdülhamit Han" diyerek Müslümanlara satmaya çalıştığı bu kişiyi evliya mertebesine yükseltmek değilse, "Türk-İslam büyükleri" arasına katmaktır. Başka bir örnek de geçen aylarda, kurucusu olduğu bahanesiyle Darülaceze'nin kapısına aynı başkanlıkça dev bir Abdülhamit posteri asılmış olmasıdır. Kuşkusuz benzeri sinsi eylemler daha da görülecektir.

Saltanatının son on yılında panislamik bir politikaya yamandığı için şeriatçıların çok tuttuğu, ne var ki ünlü din bilgini Elmalılı Küçük Hamdi Efendi'nin kaleme aldığı "Hal Fetvası"nda bile "Müslümanların hazinesini israf edip şer'i ölçü dışında kullanan, tebaasını öldüren, hapseden, süren, zulmü alışkanlık hâline getiren, yeminini bozan, büyük fitneler çıkarıp kan dökülmesine neden olan bir kişi” olarak tanıtılan bu sultanın gerçek karakterini ve icraatını öğrenmekte büyük yararlar vardır. Böylece hem dincilerin "resmî tarihi"nin bir yalanı daha gösterilmiş, hem de "gönül müslümanları"nın aldatılması bir parça olsun giderilmiş olacaktır.

1896-1908 İngiliz gizli belgelerine göre şeytani bir zekâ sahibi olan bu sultan; tahtı, gizli hileler yoluyla ele geçirmiştir . Paris'ten övgülerle getirttiği, tahta nasıl çıktığını bilen eski sadrazamı Mithat Paşa'yı daha sonra Taif hapishanesinde boğdurtmuş olması çok anlamlıdır.

Korkunç bir despot, idarei maslahatçı ve çok şüphecidir, kimseye güvenmez. "Hastalık derecesinde izlenme korkusu içinde" kıvranır. Bu yüzden sık sık yanlış kararlar alır. Doktorların "bir süre iyi bakılırsa yeniden iyileşebileceğini" söyledikleri ağabeyi V. Murat'ı Çırağan Saray'ına hapseder ve hastalığının gittikçe ağırlaştığı haberini yayar. Halktan kaçar. Saltanatının son yıllarında, "kocaman yüzünün solgunluğu ve iki büklüm oturuşu yüzünden" halk ona "yaşayan ölü" adını takmıştır. Yaşamı son derecede lükstür. Müzik denince, örneğin piyanoda "Cavalleria Rusticana" veya Schumann'ın "Rüyalar" parçasını dinlemeyi sever.

Çevresindekiler çoğunlukla jurnalci, casus, dar kafalı, tutucu, kara cahil kişilerdir. Kimileri de renksiz, çürümüş, şerefsiz, rüşvetçi, yeteneksiz veya acımasız adamlardır. Biri Almanlarla ilişkileri sonucu servet yaparken, öbürü İngilizlerle çıkar ilişkileri kurmuş, bir başkası kanunsuz yollardan hem kendini hem çevresini zengin etmiştir. Gizli polisin başı, hırsız, jurnalci, katil, skandallara karışmış, halka dehşet saçan bir diğeri; bu sultanın övgü ve ihsanlarına mazhar olabilmiştir. Valileri genellikle zayıf karakterli kişiler arasından seçer. Okuma yazma dahi bilmeyen askerleri salt kendisine güven verdiği için, en yüksek konumlara getirir.

Kendisini reform yanlısı bir padişah gibi gösterir. Gerçekte her yeniliğe karşıdır. Anayasayı ilan edip Parlamento'yu açar; sonra sözünden döner, acımasız bir istibdat rejimi kurar. Ordunun ve eğitimin geliştirilmesini ancak görünüşte ister. Avrupa'da üçüncü olan Donanma’yı sarayının karşısında görmekten ürker ve Haliç'te çürümeye terk eder. Gemi inşa ettirir, ancak manevra yapmalarını yasaklar. Ordu, yeteneksiz ellerde, değer ve saygınlığını hızla yitirir. Talimler ancak "Nuh nebiden kalma" toplarla yapılabilmektedir. Orduyu modernleştirmekle görevli Alman misyonunun başkanı Goltz'a göre "Abdülhamit ordunun gerçekten modernleştirilmesini" asla istememiştir.

Bir gün, bu sultanın kalabalık arasındaki sevecen baba tavırlarını gören Sir G. Lowther güler ve onun "yaşayan komedyenlerin en büyüğü" olduğunu düşünür. Yönetim anlayışı "muhaliflerinin kişisel zayıflıklarından ve taktik hatalarından yararlanma" ve "her türlü hile ve entrika yoluna başvurma" ilkesine dayanır. Ülkenin dört bir yanından haber toplatır ve "jurnaller"ini akşamları A. C. Doyle'un dedektif öyküleriyle birlikte okur!

Diplomatik çevrelerde "yaşlı tilki" ya da "taçlı diplomat" diye anılır. En çok Fransızlara güvenir. İmparatorluğun, Fransız maliyecilerin desteğiyle ayakta durduğuna inanır. Belirli bir dış politikası yoktur; tutumunu olayların gelişine göre ayarlar. Ölümünden sonrası onu ilgilendirmez. Tarihte hiç kimse "benden sonra tufan" sözünü onun kadar bağlılıkla uygulamamıştır. "Kurnaz bir diplomat" olduğunu, saltanatı süresince İmparatorluğun çöküşünü politik taktiklerle önlediğini savunanlar, onun bu yönünün ne anlama geldiğini görmelidir.

Döneminde ülke yönetimi mutlak bir anarşi, devletse çöküntü içindedir. Her yanda "çürümüşlük, yolsuzluk, özel yaşama karışma, şantaj, zulüm, sürgün ve rüşvet" kol gezmektedir. Halk vergi vermemekte, askere gitmeyi reddetmektedir. Valiler sürülmekte, öğretmenler ve öğrenciler, subaylar birbirlerini ispiyonlamaya teşvik edilmektedir.

Ordunun beslenme ve malzeme durumu çok kötüdür. Ali Fuat Cebesoy'un anılarına göre memur ve subaylar maaş alamazken, saraya mensup sırmalı hafiyelere, maaşlarından başka, keseler dolusu altın dağıtılır. Cebesoy'un bir anısı onun kurduğu düzenin tutarsızlığını -veya gülünçlüğünü- çok güzel dile getirir: 1889'da Harbokulu’na girdiği gün, en çok dikkatini çeken şey "öğrencilerin aptessiz ve zorla namaza götürülmesidir." Çünkü, okulda iki bin mevcut, buna karşılık yalnızca yedi sekiz musluk olduğu için, bütün öğrencilerin aptes alması zaman bakımından olanaksızdır. Ancak Abdülhamit'in buyruğu vardır: İstisnasız herkes beş vakit cemaatle namaz kılacaktır!

Kurduğu güçlü ve geniş casus örgütü sayesinde her söz ve hareket kontrol altındadır. Hafiyeleri, okullar dahil her yere girip çıkmaktadır. Bunların mevki, rütbe ve para için yapmayacağı hiçbir kötülük yoktur. Kendi çıkarları için uydurdukları yalanlar, birçok namuslu ve yurtsever insanın yaşamını söndürmüş, yuvalarını yıkmıştır. Tıbbiyedeki genç ve aydın özgürlük taraftarları sürgüne gönderilir.

Ülkede her türlü basın özgürlüğü kısıtlıdır. Gazetelerde "ihtilal, halk hareketi, meşrutiyet, hürriyet, iktidar değişikliği, vatan, sosyalizm, grev" gibi bir sürü sözcüğün kullanılması yasaktır. Ağabeyi V. Murat'ın adından bile söz etmek suç sayılmıştır. Başta Namık Kemal olmak üzere ülkenin en seçkin aydınlarının yapıtları, resmi yayın yasağı listesindedir. A. F. Cebesoy büyük vatan şairini, ancak gizli gizli okuyabildiklerini kaydeder. Hıristiyanların hepsi eğitimli iken, Türkler eğitimden yoksun, kahvehanelerde vakit öldürmektedir. Kadınlarımızın öğrenim durumu, yürekler acısıdır. Subaylar, valiler arasında bile cahiller, okuma yazma bilmeyenler vardır.

Ülkenin kapıları ‘Avrupalı hırsızlar’a ardına kadar açılmıştır. Akılsızca ve hesapsız bir borçlanma, korkunç bir savurganlık yüzünden, devlet mahvolma yolundadır. Alman maliyeciler ülkeye onun zamanında sızmıştır. Onlarla birlikte Fransızlar da ülkedeki mâlî güçlerini ve propagandalarını gittikçe artırmakta, Türkiye'nin yaşam kanını emmektedir. Yüksek faizlerle alınan borçların sağladığı yararlar birkaç ay içinde biterken, Türklerin sırtından yabancı devletlere sağlanan yararlar 50-60 yıl sürecektir. Dahası borçlanmanın ardından yabancıların politik ve askeri denetimi gelecektir. Bir sadrazamı, “Fransız mâlî yardımı olmazsa, Türkiye batmıştır” diyebilmektedir. H.S. Brailsfrod'a göre, artık tükenmiş olan Türk imparatorluğunun kaderini Abdülhamit çizmiştir!

Özetle II. Abdülhamit'in karakterinin ana çizgileri; şeytani bir zekâ, acımasızlık, despotluk, çift kişilik, bilgisizlik ve korkunç bir egoizmdir. Bu karakteriyle, devletin çöküşünün hızlanmasında ve günümüze bile yansıyan sorunlarımızda çok büyük bir katkısı olmuştur Dincilerin yere göğe sığdıramadıkları "Abdülhamit Han"ın portresi ve sözde başarısı kısaca bundan ibarettir.

"İslami devlet" özlemcilerinin bu tutumlarında, politik hırsları kadar -belki- tarihi iyi bilmemelerinin de payı vardır. Ancak bir "resmi İslâm tarihi"nin varlığı da kuşku götürmeyen bir gerçektir. Özellikle gençlerimiz, yalanlarla dolu olan bu tarihin sürekli ve şiddetli bombardımanı altına alınmıştır. Türk aydınlanmacılarına düşen görev; ‘resmi İslam tarihi’ni titiz bir incelemeye tâbi tutmak ve gerçekleri bıkıp usanmadan halkın, özellikle de yetişmekte olan kuşakların gözleri önüne sermektir. Büyüklüğünü her geçen gün daha iyi anladığımız Atatürk'ün dediği gibi “Dünü unutursak, yarın hatâlara düşmekten kurtulamayız.” Hele bu, sinsi ve maksatlı bir unutturma ve çarpıtma kampanyasına da dönüştürülmüşse, suskunluğumuz yakın gelecekte çok daha ağır sonuçlar doğuracaktır.

 

Kaynak: Cihan Dura, Atatürk Devrimi Yarım Kaldı, Kayseri, 2000, ss. 299-302.  (Kişisel Yayın)

Copyright © Prof. Dr. Cihan Dura