2007 - 2011 Makale Arşivi > Bilimsel Yöntem Yazıları
14-03-2007
DÜŞÜNME VE HAYRANLIK

Geçenlerde kitaplığımı karıştırırken, elime eski bir kitap geçti.  Ufak boy, iplikle ciltli, kapağı beyaz bir kâğıtla kaplı... Ancak sayfaları da, kabı da sararmış. Birkaç kez onarmışım, yine de kimi yaprakları kopuk... Dikkatimi sayfaların üst kenarı çekti. Bir bıçak, ya da cetvelle açmışım. Uçların tırtıllı görünümünden belli. O yıllar öyleydi: Sayfalar forma forma  katlanmış ve kenardan bitişik olurdu.

Kitabın adı Düşünme Sanatı... 1961’de Remzi Kitabevi yayımlamış. 2. baskı... Yazarı bir Fransız:  Jean Guitton; çeviren, Cevdet Perin. 115 sayfa tutuyor ama, büyükçe boy basılsa yarıya rahat iner. “Siyasal”da öğrenci iken okumuşum. Kimi satırlarını, önemli gördüğüm sözcüklerin altını kurşun kalemle çizmişim. Birkaç not düşmüşüm.

 Kendimi alamayıp yeniden okumaya başladım. Okudukça düşündüm. Bir şeyi farkettim: Meğer sonradan kullandığım kimi bilgileri,  savunduğum kimi düşünceleri bu kitaptan öğrenmişim.

Okurken aklıma başka fikirler geldi. İlk otuzbeş sayfadan öğrendiklerimle kendi düşüncelerimi harmanladım. Konuyla ilgili başka yapıtlara baktım.  Onlardan seçtiğim düşünceleri de kattım harmanıma.

 Okuyacağınız bu yazı çıktı ortaya.  

HAYRANLIK VE ANLAMADIĞINI FARKETMEK

Düşünme öğrenilir mi diye sorarsanız, derim ki öğrenilir. Descartes’ın kitaplarından biri “Aklın İdaresi İçin Kurallar,” eş-deyimle “düşünmenin yönetimi için kurallar” değil midir?Peki nasıl öğreneceğiz düşünmeyi? Öncelikle iki koşula uyarak : Birincisi, insan doğuştan bulunan hayret etme yetisini (hayranlık melekesini) geliştirmeli... İkinci, anlamadığını farketmeli... 

Hayranlık

 

İnsan hayranlık yetisine doğuştan sahip. Çünkü hep bilmek ister, görmek ister, duymak ister. Bakın, Aristo “Metafizik” adlı kitabında ne diyor: “Her insan doğal olarak, bilmek ister. Duyularla elde edilen algılardan hoşlanmamız, bunu doğrular. Her şeyden çok sevdiğimiz şey, görmektir.” Yine Aristo’nun, aynı kitapta dediği gibi, ışıktan ve onun sayesinde seçtiğimiz “farklar”dan duyduğumuz haz, bizi sevince ve hayrete boğması gereken bir nimettir.

 

Bununla birlikte, ideal tutum şöyledir:

 

-Yalnız duyularımızın verdiği algılar karşısında değil, her vesile ile, aklımıza gelen her şey karşısında “hayrete gark olmak” gerekir.

 -Hayranlık yetimizi geliştirmeliyiz. 

Anlamamak

 

Düşünen insanın bir özelliği de “anlamadığını farketmesidir.” 

 

Bir öğretmen için, dinleyicileri arasında, zeki, fakat söyleneni kavramayan bir öğrencinin bulunması ne kadar yararlıdır! Jules Lemaitre: “en iyi öğrencim, benimle aynı fikirde olmayanıdır” dermiş.

 

Hele anlamadığını anlayan olursa, öylesi daha iyidir.

 

Biz çoğu zaman, anladığımızı sanırız. Fakat, iş izah etmeğe dökülünce, apışıp kalırız. Zira gerçekte anlamamış, sadece anladığımızı sanmışızdır. Çünkü sözcükler olguların yerine geçmiş, bir tür yapay heyecan bizi aldatmıştır. Bir fizik formülünün, bir ekonomik analizin anlamına nüfuz ettiğimizi sanmışızdır. Oysa zekâ ile, o şey arasında temas olmamıştır.

 

Düşünmeyen insanla düşünen insan arasındaki fark da burada kendini gösterir. Esrarlı bir şey karşısında bile düşünmeyen kimse, “Elbette, bunu anlamayacak ne var?” der. Halbuki düşünen insan, gün gibi açık görünen bir şey karşısında bile “Anlamıyorum”der. Çünkü düşüncenin ilk hareketi, herkesin anladığını sandığı bir olay karşısında anlamıyor davranmaktır. Çünkü anlamak, öyle kolay bir şey değildir.

 

Düşünen insanın tepkisi, neden böyledir?

 

Çünkü o hep hayret içindedir. Bu nedenle de ilgilidir, dikkatlidir, titizdir. Sorunu kabaca öğrenmek onu doyurmaz. Ögelerini merak eder, ayrıntılarına takılır. Boşluklar onu rahatsız eder. Aklı bir türlü yatmaz. Durmadan soru sorar: Örneğin bir fizik ya da ekonomi formülünde, başka değişkenler değil de,  neden filan değişkenler yer almıştır? Üstteki değişken öbürüne niçin bölünmüştür? İşlem sonucunda elde edilen rakamın anlamı nedir? Gerçek hayattaki karşılığı ne olabilir? Formül ne işe yaramaktadır? Bunlara yanıt bulsa bile, süreç bitmez. Sorular soruları, düşünceler düşünceleri kovalar. Peki hiç mi mola vermez? Verir: Zekâsı ile o sorun arasında temas başladığı zaman!

 

İşte bundan dolayıdır ki gençlere, hayran olma sanatı öğretilmelidir. Bu, başarılı bir eğitim sürecinin de başlıca koşullarından biridir. Hele bir, kendi benliğimizin derinliklerine inelim:  Olgunluk çağımızın bilim ya da sanat alanındaki zevklerini, “sıra-dışı” bir öğreticiye borçlu olduğumuzu anlarız; vaktiyle, yüreğinde tazeliğini daima koruduğu hayranlığı bize de aşılayarak önümüzde yepyeni ufuklar açan bir öğreticiye...

 Bu öğretici kim olabilir? Bir anne, bir baba ya da bir dost olabilir. Bir öğretmenimiz olabilir. Yapıtlarını, gençliğin o kabına sığmaz coşkusuyla âdeta yuttuğumuz bir yazardır, belki de.  

HAYRANLIĞI GELİŞTİRMENİN YOLLARI

 

Düşünmeyi öğrenmek istiyoruz. Hayranlık yetimizi geliştirmemiz lazım. Peki, bu yetimizi nasıl geliştireceğiz? İki yol var:

 

-Biri  pasif hayranlık,

 

-Öbürü aktif hayranlık.

 Bunlar birer “düşünme aracı”dır aynı zamanda. 

A) Pasif Hayranlık

 

Pasif hayranlık tahrik etmek için hiçbir çaba göstermediğimiz halde, bizde kendiliğinden meydana gelen bir ruh durumudur. Demek, iki özelliği var:

 

-Varlığı bir dış etmene bağlıdır.

 

-İrademize bağlı değildir, kendiliğinden ortaya çıkar.

 

 Kasabaya ilk kez inen bir köylünün hali, pasif hayranlığa iyi bir örnektir. Hiç bilmediği bir ortamda, hiç görmediği olgularla ilk kez karşı karşıya kalmıştır. Tepkisi, düşünmeye başlamak olacaktır. Çünkü her gördüğü şey onda hayret uyandırır. Bir türlü yenemediği şaşkınlığı içinde bir şehrin, bir köyün ne demek olduğunu keşfeder.

 

İnsan ancak çelişkilerle bilir, karşılaştırmalar yaparak tanır. Her zaman iki hakikati birlikte görür. Gerçek, hakikatler arasında yapılan bu karşılaştırmadan doğar. Bakışlar gibi, yüz gibi, bu dünyada var olan her şey gibi, gerçek de simetri ile meydana gelir.

 

Köylü örneği pasif hayranlık yeteneğimizden nasıl yararlanacağımız konusunda bize ipucu veriyor: Pasif hayranlık elimizde değildir ama, onun için gerekli ortamı oluşturmak elimizdedir.  Öyleyse, bu yeteneğimizi şu yollara başvurarak verimli kılabiliriz:

 

-Yeni ve farklı insanlarla tanışmak,

 

-Günlük faaliyetleri çeşitlendirmek,

 

-Farklı ortamlarda bulunmak (Gezme, seyahat, turizm),

 

-Değişik yapıtlar okumak.

 

Genç Descartes (Dekart)’ın (1596-1650) bu yollara önem verdiğini “Metot Üzerine Konuşması”ndan öğreniyoruz: “Öğretmenlerime bağlılıktan kurtulmaya elverişli bir yaşa gelince, kitapları okumayı bıraktım... Gençliğimin geri kalan yıllarını seyahata, saray ve orduları ziyarete, türlü hal ve karakterde kimselerle temasa, birçok görgüler edinmeye, talihin karşıma çıkardığı hallerde kendimi denemeye, her tarafta karşılaştığım şeyler üzerine yararlı düşünceler üretmeye karar verdim.”

 

Konfüçyüs (551-479) de şöyle demiş : “Uzak ülkelerden gelmiş arkadaşları olmak hoş değil midir?”

 Mevlana 1207-1273) da bu yöntemden haberdar: “Her gün bir yerden geçmek ne iyi / Her gün bir yerden göçmek ne güzel.” 

B) Aktif hayranlık.

 

Hayret etme yetimizi geliştirmenin ikinci yolu, aktif hayranlıktır.

 

Bu teknik neden “aktif” olarak niteleniyor? İki sebepten dolayı:

 

i)Kişi kendisine, bilinçli olarak bir düşünme (inceleme) konusu seçmiştir.

 

ii)Konu üzerinde yine bilinçli olarak birtakım işlemler yapmaktadır. Örneğin şunları:

 

-Kendine bir takım soru merkezleri oluşturur.

 

-Hal çaresinin neler olabileceğini sezer.

 

-Okunacak veya görülecek şeyi hiçbir yardım görmeden tasarlar (tahmin etmeye çalışır).

 

Kısacası, incelenecek konuya önceden sezişler, bekleyişler yağdırır; görülecek şeyi tahmin eder, önceden hayal eder.

 

Aktif hayranlık kısaca “incelenecek konuyu önceden görmeye çalışmaktan ibarettir.”

 

Demek ki iki aşaması var: Bir konu bulma, o konuyu tasarlama...

 

- Üzerinde düşünülecek bir olgu, incelenecek bir konu belirleniyor.

 

- O konu hemen, doğrudan doğruya incelenmiyor.  Önce zihinde canlandırılıyor, gerçekte nasılsa o hali tahmin edilmeye çalışılıyor. O olgunun nasıl olabileceği üzerinde kafa yoruluyor.

 

Seçtiğimiz olguyla karşı karşıya gelmeksizin zihnimizde böylece oluşturduğumuz “tasarım” gerçeğe uyuyor mu, uymuyor mu, bu o kadar önemli değil. Zaten böyle bir uygunluğun sağlanması da olanaksızdır.

 

Hem uymaması çok daha iyi! Zira düşünme süreci, asıl o uyumsuzluklar sayesinde alev alıyor! İnsan umduğunu bulmayınca, umduğu ile bulduğu arasındaki farkı görür. İşte, düşünmenin birden bire doğmasını sağlayan şey bu farkın anlaşılmasıdır.

 

Düşünce darbesi, önceki idrak denemelerimizle idraklerimiz (kavrayışlarımız) arasındaki farktan ileri gelir. O ayrılık ki insana hayretle karışık bir heyecan verir. O fark ki doğmak üzere olan düşünceden başka bir şey değildir.

 

Düşünce yakalanmıştır artık! Ancak henüz “çekirdek” halindedir. Süreç bitmemiştir. Başka bir aşamaya geçilir: Düşünce sistemleştirilir; ona çekidüzen verilir, örneğin şu işlemlere başvurularak:

 

-Düşünce analiz ve sentez denilen yöntemlerle kavranır, genişletilir, verimli bir hale getirilir.

 

-Analoji vasıtasıyla eleştirisi yapılır, kontrol edilir, yayılır.

 

-Düşüncenin tuttuğu ışıktan yararlanılır. Özü zenginleştirilir.

 

Bunları yapmanın çarelerini iki bilim hazinesi bize bol bol sunar: Mantık ve yöntembilim...

Düşünmek işlemektir! 

C) Örnekler

 

Aktif hayranlığın ne olduğunu, aşağıdaki örneklerden daha iyi anlarız.

 

1) Öğretmenler hiçbir zaman öğrencilerine, onları o konuda tahrik etmeden, o konuda düşündürmeden her hangi bir bilgi vermemelidir. Jean Guitton bir öğretmenini şöyle hatırlıyor: Bir tarih öğretmenim vardı. Anlatırken birden bire durur ve bize “Ya şimdi çocuklar, söyleyin bakalım, bundan sonra ne olmuş olabilir?” diye sorardı. Öğrenciler hemen tahminler yapmaya başlardı. Kendi düşündükleri ile öğretmenin söylediği arasındaki farkı görünce hayret ederlerdi.  Kuşkusuz bu sayede konuyu daha kolay öğreniyorlardı. Çünkü düşünmeye başlıyorlardı. Beyinlerini harekete geçiriyorlardı. Bilgiyi yaşıyorlardı.

 

Sokrat (470-399) da tilmizlerine böyle davranır, onlara sürekli soru sorarmış. Neden? Zihinlerini harekete, düşünmeye, araştırmaya yöneltmek için. “Yıldız Güncesi”nde okudum; Cengiz Gündoğdu da Felsefe Seminerleri’nde -bütün zorluklarına karşın- aynı yöntemi uygularmış. Değerli bir kitabının adı da “Soru” değil mi? Eflatun (427-347) Kratylos adlı yapıtında, bakın, ne diyor: “Soru sormasını ve yanıt vermesini bilen, gerçeği de bilir.” Bizim şu “İnsan sormakla âlim olur” atasözümüz, Eflatun’un sözünün evrimleşmiş biçimi olmasın?

 

2) Leibniz (1646-1716) “iki şey bana son derecede yarar sağlamıştır” diyor, “insanların çoğu için tehlikeli olmayan iki şey. Ben kendi kendini yetiştirmiş biri, bir  ‘autodidacte’  idim. Bütün bilimlerin daha ilk ögelerini öğrenmeden önce, bir şeyler keşfetmeye çalışırdım.”

 

3) Görmesini öğrenmek için en yararlı yöntem “gözleri kapayıp, bir şeyi önce zihinde canlandırmaktır” diyecek kadar ileri gidebiliriz.

 

Öyleyse duymasını öğrenmek için, “kulaklarını tıka.”

 

Okumasını öğrenmek için, “o kitabı kapa ve içinde olanları  tahmin etmeğe çalış.”

 

Leonardo  da Vinci, “resim, zihinsel bir çalışmanın ürünüdür” demekle neyi kastetmişti? Herhalde, “bir ressam bir çizgi çekerken veya bir fırça sürerken, ne yapacağını önceden kafasında kararlaştırmıştır” demek istiyordu. İnsan, ancak evvelce görmüş olduğu bir şeyi görebilir. Ancak evvelce sevmiş olduğu bir şeyi sevebilir.

 Eflatun’un  Menon’undaki ünlü aykırı düşüncede ne kadar büyük bir hakikat gizli: “Bilmek, gerçekte, evvelce bildiğini hatırlamaktan başla bir şey değildir.”  

HAYRANLIĞIN YARDIMCI ARAÇLARI ÜZERİNE

 

Yardımcı araçlar üç tanedir: Uyandırıcı yazarlar, aykırı kimseler ve kitaplar, düşüncelerimiz üzerinde yoğunlaşma.

 

A) Düşünceyi uyandıran, ve tetikleyen yazarlar vardır. Herkes kendi düşüncesini uyandıracak yazarı bulabilir. Zekâyı harekete getiren, düşünce kudretini arttıran ve bir çok muhakemeyi davet eden yapıtlar bunların belirtileridir.

 

Atatürk, Eflatun’un “Devlet”ini başucundan ayırmazmış.

 

Kim kimi okuyunca “dogmatik uykumdan uyandım” demiş? Araştırın bir...

 

B) Diğer bir düşünce aracı da, bizim alıştığımız görüş tarzına aykırı kimselerle ahbaplık etmek yahut kitapları karıştırmaktır.

 

Çoğu zaman, yaşlıların, gençlerin söylediklerine dikkat ve sevgisiyle kulak vermeleri bunun bir örneğidir.

 

Çocukların bize sordukları kimi soruları yanıtlamayı hele bir deneyiniz.

 Çocuklarda büyük bilginleri ve büyük sanatkârları yapan o hayret ediş bir süre devam eder. Bizi zor durumda bırakan şeyler sorarlar; biz de onları, gülünç bir takım yanıtlar

vererek susturuveririz.

 

İşte yemeğini yiyen bir kız çocuğu... Annesi yanında. Küçük kız dalgındır: “Anne, bir şey düşünüyorum, der; neden acaba Simone ben değil, ben de Simone değilim?”

 

“Herkes bebek iken, dadılık kim yapıyordu?”  (Otoritenin kaynağı sorunu).

 

 “Mademki iki gözümüz var, neden iki şey görmüyoruz?” (Görme problemi).

 

“Baba, Tanrı neden şeytanı öldürmüyor? O zaman yer yüzünde kötülük diye bir şey olmazdı.”  (Kötülük problemi).

 

John Lock (1632-1704) görgül (anpirist) felsefesini, şiddetle karşı olduğu Descartes (Dekart)’ın kitaplarını okuyup eleştirerek kurmadı mı?

 

Herkesin aynı şekilde düşündüğü yerde, hiç kimse fazla düşünmüyor demektir.

 

C) Asıl söz konusu olan şey düşünmekten çok, kendi düşüncelerini düşünmektir.

 

Bu gayeye ulaşmak için de birbirine zıt ve birbirine bağlı iki çare var : Zamanlama ve odaklanma.

 

1) Bunlardan birincisi, ilham geldiği zaman, bu olağanüstü anı haddinden fazla uzatmamaktır.  Zira, Tanrının bu lutfu pek uzun sürmez, geçicidir. Bırakınız o düşünceler gelip geçsinler, onlara yalnızca bir işaret koymakla yetinelim; belleğimizde bir yer edinmelerini sağlayalım. Eşref saati gelince, bunlar zamanın akışı içinde, tekrar ortaya çıkacaklardır. Eğer bu düşünceler, aralıklarla, aklımıza tekrar gelirse, bu demektir ki artık onları toprağımıza ekmek lazım.

 

Bu yönteme “zamanlama” adını verebiliriz.

 2) Hayranlık, zekâmızla varlık arasında oluşan ilişkiden doğar. Her ne kadar varlık çeşit çeşit olsa da, varlık dediğimiz şey gerçekte birdir. Bir tek şeyi iyice bilsek ve doğadaki analojileri elde etsek, hemen hemen her şeyi biliyoruz demektir. Bu tekniğe de “odaklanma” adını vermiş olalım.

Bir çini tabağa vurunca titreşir, dokununca ses kesilir; işte, Pascal bunu gözlemleyince hayrete düşer. Fakat, bunun sebebini keşfettiğini zanneder etmez, öğrenmiş olmakla yetineceği yerde, bu konu üzerine küçük bir kitap yazar. Toriçelli’nin deneyini öğrendiği gün, onu bir çok şekillerle tekrar eder, sonra “Sıvılar üzerine Denemeler” adında başlı başına bir eser meydana getirir. Yapıtında doğal sonuçların,  prensiplerinden nasıl çıkarıldığını kanıtlar. Pascal’da her zaman, durmadan çalışan aklı, bir vahyi ilahi gibi, bir anda gelip geçen düşüncenin hizmetinde kullanmak kaygısının hakim olduğunu görürüz.

 

Öğrendiğini yarım bırakarak başka bilgiler peşinde koşan, hiçbir şey öğrenemez.

 

Descartes (Dekart)’ın düşünme kurallarından biri şöyle: Düşüncemizin bütün kuvvetlerini az önemli ve en kolay nesnelere doğru çevirmeliyiz. Doğruyu açık-seçik görmeye alışıncaya kadar, onlar üzerinde uzun uzadıya durmalıyız.

 

Rus fizyolojisti ve doktoru Pavlov (1849-1936) bir köpeğin, üstelik sadece salyasının gözleminden, önce hayvan davranışlarını, sonra insan davranışlarını yöneten yasalara ulaşmıştır.

 

Yazımızı, Konfüçyüs’ün, bir öğrencisinin sorusuna verdiği yanıtla bitirelim: 

 -Düşünmeden öğrenmek zaman yitirmektir.

 

Copyright © Prof. Dr. Cihan Dura