2007 - 2011 Makale Arşivi > Bilimsel Yöntem Yazıları
13-05-2020
DÜNYA GERÇEĞİNİN ARAŞTIRILMASI ÜZERİNE

Düşünce yaşamımızın iki temel ögesi Bilinç ve Bilinç-Dışı’dır. Bilinç-Dışı’nı oluşturan nesneleri duyularımızla algılar, aklımızla düşünürüz. Bilinç-Dışı’nın gerçeği “nesnel gerçek,” bilincin gerçeği ise “göreli gerçek”tir. 

Nesnel gerçek, insan bilincinden bağımsız olan gerçektir. O, insan olmasa da vardır. Dolayısiyle tektir, insandan insana değişmez. Nesnel gerçek; her insanın bilincine, kendisi ne ise o şekilde yansımaya yönelir.

 İnsan; nesnel gerçeğin yansımalarını, duyuları ve aklıyla işleyerek, onun hakkında göreli gerçekler oluşturur. Göreli gerçekler; nesnel gerçeğe ne ölçüde uygunsa, o ölçüde doğrudur.

İnsanlık yüzyıllardır nesnel gerçeği aramaktadır. Onun hakkında birtakım düşünceler oluşturmuş, onun şu ya da bu olduğunu sanmıştır. Bu sanılar, insan bilincinin ürünü olduğu için, birer göreli gerçektir. 

İnsanlık; başlangıcından beri, bir göreli gerçekten, ondan daha doğru, başka bir göreli gerçeğe atlayarak nesnel gerçeğe yaklaşmaya çalışmaktadır.

Nesnel gerçek üst üste iki gerçeğin bir araya gelmesinden oluşmaktadır.  Biz, doğrudan doğruya “dünya gerçeği”ni algılarız. Bunun altında da, bir “mutlak gerçek” olduğunu varsayarız. İnsan bilincinin nesnel gerçeğe doğru yürüyüşünün son noktasında bulunduğu düşünülen gerçeğe mutlak gerçek adı verilir. Mutlak gerçek “her an biraz daha yaklaşılan ve sonsuzluğa dek yaklaşılacak olan gerçektir.”

Gerçeği ararken, duyularımız ve aklımızdan ne ölçüde yararlanıyorsak, gerçekleri de o ölçüde arama ve bulma çabası içindeyiz demektir.

İnsanlık; nesnel gerçeği, duyumsal bilgilerden rasyonel bilgilere yükselerek, duyumlarını akıl yeteneğiyle işleyerek arayagelmiştir. Kuşaklar boyunca, bir göreli gerçekten, daha doğru olan başka bir göreli gerçeğe geçmiştir. Çünkü her yeni bilginin, bir öncekinden daha doğru (nesnel gerçeğe daha yakın) olduğunu kanıtlamıştır.

Öyleyse, “gerçeği aramak ve bulmak” için elimizde iki temel teknik vardır:

-Duyularımızı Evren’i oluşturan nesnelere yöneltmeli, bu yoldan edindiğimiz bilgileri akıl gücümüzle işlemeliyiz.

-Öğrendiğimiz ve doğru olduğunu sandığımız bir göreli gerçek karşısında kuşkucu ve eleştirici olmalı, ondan daha doğru (nesnel gerçeğe daha yakın) olan -bulunmuş veya henüz bulunmamış- bir başka göreli gerçeğin var olabileceğini kabul etmeliyiz.

 

*

Dünya gerçeği; matematik, kozmolojik, fizik, kimyasal, biyolojik, psikolojik ve sosyolojik boyutlarıyla, içinde yaşamımızı sürdürdüğümüz -ve bir parçası olduğumuz- nesnel gerçektir. Onu, duyum ve akıl gücümüzü kullanarak ve -sonsuz küçüğe ve sonsuz büyüğe doğru- sürekli ileri yol alarak öğrenme olanağımız var.   Bu süreçte, her nesneyi kendisinden daha yalın başka bir nesne ile açıklıyoruz. İnsanlığın bu yöneliş ve yürüyüşünden, matematikten ekonomi bilimine, türlü bilimler oluşmuştur ve oluşmaktadır. 

Dünya gerçeğinin insan açısından önemi; çevre koşulları, yaşamsal, sosyal ve çağdaş yönleriyle kendini gösterir. Bu ilişkileri anlamak için, dünya üzerinde yaşayan insanı ve üyesi bulunduğu toplumu göz önüne alalım.

Birey ve toplum öncelikle matematik nesnelerle belirlenmiştir: Bunlar sayı, boyut ve ölçüdür. İnsanın yaşadığı dünya; sayısız gökcisimlerinin bulunduğu ve hareket ettiği, astronomi biliminin incelediği bir evrende yer alır.

Sonra, fizik olgularla, madde ve enerji ile karşı karşıya, iç içedir. Bunlar sürekli değişir, etkileşir, birbirine dönüşür. Mekanik, ısı, ışık, mıknatıslık, elektrik, akustik, nükleer olgular meydana gelir. Bunlarla bir arada kimya  olguları vardır: Organik ve inorganik yapıtaşları, elementler, bileşikler, bunları meydana getiren atomlar ve moleküller,  biyolojik sistemlerdeki kompleks organik bileşikler, bütün bunlar arasındaki reaksiyonlar... Bir yandan da biyoloji dünyasıyla, canlılarla, bitki ve hayvanlarla birliktedir. Bu dünyada türlü türlü  yapısı, gelişim ve fonksiyonları, evrim ve kalıtımı, karşılıklı ilişkileriyle -en basitinden en karmaşığına- organizmalar yaşar, doğar ve ölür.

Sonra, içgüdü, duyum, algılama, tutku, düşünme, sevinç, korku, davranış gibi olgularıyla insan (ve hayvan) psikolojisi  vardır. Öte yandan insan, başka insanlarla bir arada, toplum içinde yaşar. Bu da dünya gerçeğinin, sosyoloji  biliminin konusu olan sosyal yönüdür. Bu gerçek; kişiler arası ilişkileri, insanların toplum içindeki davranışlarını, sosyal yapı ve kuruluşları kapsar ve değişik kültür, toplum, yerel topluluk ve alt gruplara göre farklılık gösterir.

Yaşadığı dünyanın bir coğrafyası vardır. Kendine özgü boyutları, biçimi, hareketi  ve yapısı olan bir gezegende başka insanlar ve toplumlar, hayvanlar ve bitkilerle bir aradadır. Bunların yerküre üzerinde oluşturduğu dağılımın bir üyesidirler. Bu coğrafya; aynı zamanda ticaret yolları ve biçimleri, üretim, tüketim ve ulaşımıyla ekonomik, türlü türlü uluslardan oluşmasıyla siyasal, fiziksel sınırlarıyla ayrılmış kesimleriyle bölgesel, bir geçmişi olduğu için de tarihsel  bir coğrafyadır.

İnsan ve toplum, işte böylesine şaşırtıcı ölçüde heterojen ve karmaşık bir doğal ve sosyal çevre içinde bulunur. Onun bir parçasıdır. O çevrenin içinde, onun etkileri altında yaşamaya, ondan yararlanmaya, ona uyum sağlamaya  çalışır. Bu yaşamın ve uyumun kalitesi de bütün bunların oluşturduğu -alabildiğine mikro ve makro derinlikteki- nesnel gerçeğe ne ölçüde yaklaşmış olduğuna ve onun hakkındaki bilgisini yaşamında ne ölçüde uyguladığına bağlıdır. Başka bir deyişle nesnel gerçeğin bilinmesi ve insana yakışır bir yaşam için,  dünya gerçeğini inceleyen bilimleri; başlıca matematik, astronomi, fizik, kimya, biyoloji, psikoloji, sosyoloji ve coğrafya bilimlerini, bunlardaki en son gelişmeleri öğrenip uygulamaktan, bu alanlarda gittikçe daha ileriye gitmekten, çağa uymaktan başka bir yol yoktur.

Yukardaki açıklamalardan şu sonuç çıkar: Dünya gerçeği; insan ve toplumun içinde bulunduğu koşullardır. Dünya gerçeği doğal, sosyal, yaşamsal ve çağdaştır. Dolayısiyle, insan; onu tanımak, onu “etkili bir bakışla görmek, ona âdeta el ile dokunabilmek” zorundadır.

“Gerçeği etkili bir bakışla görmek ve ona  el ile dokunmak”  duyularımızın aldatıcı etkisinden olabildiği kadar sıyrılmış olarak dünya gerçeğini gözlemlemek anlamına gelir. Gözlem; Evren’de bulunan olguları eksiksiz kavramak için, onun kendiliğinden meydana gelen belirtilerini algılama ve kaydetme işidir. 

Bir gözlemin etkili olması, âletli  olmasına bağlıdır. Başka bir deyişle, bizim bir göreli gerçekten, ondan daha doğru başka bir göreli gerçeğe geçmemiz; duyularımızın ve aklımızın gücünü artırıcı teknikler kullanmamıza bağlıdır.

Nesnel gerçeği araştırırken, izlenecek en güvenilir yol, “doğa karşısında deneyci ve akılcı” bir tutumdur. Bu tutum dünya gerçeğini bilimsel yöntemle araştırma anlamına gelir. Başka bir deyişle dünya gerçeği gözlemlenecek, üzerinde deneyler yapılacak; bu yoldan elde edilen bilgiler aklın değerlendirmesine sunulacaktır. Aklın yaptığı değerlendirme; bilgilerin sınıflanması, kavramlaştırılması, sistemleştirilmesi, yorumlanması gibi işlemleri kapsar.

 “Deneyci ve akılcı” bir insan; dünya gerçeği hakkındaki herhangi bir görüşün doğruluğunu, mantıklı olmak kaydıyla, yeni gözlemler yaparak araştırır. O görüşün mantıksal sonuçları üzerinde düşünür.

Yapılacak iş; bu görüşleri öğrendikten sonra, onları, nesnel gerçekle karşılaştırarak sınamaktan ibarettir. Bu da, kanıt aramaya yönelik, yeni gözlemler ve deneylerle yapılabilir.

Söz konusu gözlemler, bizim tarafımızdan yapılabileceği gibi,  başka bir araştırmacı tarafından da yapılabilir. Herhangi bir araştırmacı yeni gözlemler yoluyla  “metinlerde otoritelerce ileri sürülen görüşleri” aşmış, onların yanlışlığını kanıtlamış olabilir.

Demek ki nesnel gerçek hakkında ileri sürülen bir görüşün doğruluğu; o görüşün, yine nesnel gerçeği oluşturan olgular tarafından onaylanmasıyla anlaşılabilir. O görüşün doğru olduğunun, bir otorite ya da yapıt tarafından onaylanmış olması kesinlikle yeterli değildir. Kısacası, son söz; tek egemen ve tek hakem olan Doğa’nındır, Bilinç-Dışı’nındır.

Copyright © Prof. Dr. Cihan Dura