2007 - 2011 Makale Arşivi > Emperyalizm Yazıları
23-03-2007
DÜN DÜYUNU UMUMİYE İDİ, BUGÜN IMF...

1879’da İngiltere Dış İşleri Bakanı Lord Derby kendinden emin, şöyle diyebiliyordu: “Osmanlı İmparatorluğu’nu o denli yakından denetliyoruz ki, bu devletin, toprakları üzerindeki egemenliği pratik olarak sıfıra inmiştir.”  

 

Osmanlı hazinesi 1880 yılına son derecede kötü bir durumda girmişti.

Avrupa “altın yumurtlayan tavuk”un  yine ölüme yattığını, korkuyla izliyordu. 

Oysa, sömürü devam etmeli, plan işlemeliydi. Bunun için de Osmanlı biraz okşanmalı,  isteklerine kulak verilmeliydi :  Borçlar konsolide edilebilir, borç taksitleri azaltılabilirdi. Zaten Sultan da, görüşmelere bu koşulla başlayabileceğini bildirmişti. Koşulu vakit geçirmeden kabul ettiler. Ama Avrupa -”Bezirgân Avrupa” deyip duruyoruz ya- hiç verdiği ödünü böyle geçiştirir mi? Bu özverinin fazladan bir karşılığı, bedeli olmalıydı. Hem de ne karşılık!... Bedel, yıllardır gerçekleşmesini bekledikleri hedefti:  Osmanlı Devleti’nin mali bağımsızlığı !... Devlet gelirlerinin denetimi kendi temsilcilerine bırakılacaktı. Gelirleri temsilciler  toplayacak, dış borç ödemelerini de onlar yapacaktı.

Emperyalizm, “Büyük Hedef”ine, sonunda ulaşmıştı.

Peki nasıl?  Osmanlı’nın akılsızca yaptığı dış borçlar sayesinde!

Bu fırsatı Bezirgân Avrupa’ya kimler vermişti?  Dünya gerçeklerinden habersiz, basiretsiz, hamiyetsiz Osmanlı yöneticileri... Felaketin ilk sorumlusu, onlardı. Böyle akıl almaz işler yaparak sonunda Devleti batıranlar da onlar oldu.

Düşünelim: Ya bugünkü Türkiye ne halde, ya bugünkü yöneticiler ne yapıyor? 

I)  MUHARREM KARARNAMESİ : VESAYETİN TESCİLİ

Daha önce belirttiğim gibi 1880 yılında Osmanlı Devleti mali açıdan perişan bir durumdaydı.  Borçların konsolidasyonu ve borç taksitlerinin azaltılması için alacaklı devletlerle temasa geçildi. 1880 sonlarında başlayıp Eylül 1881 başına değin süren delegasyon ve almaşık proje görüşmeleri; Eylül 1881’de Osmanlı Hükümeti temsilcilerinin, Avrupalı alacaklılarla masaya oturmaları sonucunu verdi. Borç altına giren yoksul, sonunda pes ediyordu. Borç veren zengin ise, istediği ödünlere kavuşuyordu.

20 Aralık 1881’de Muharrem Kararnamesi imzalandı. 

Zengin Avrupa, sonunda, müflis Osmanlı’yı ekonomik vesayeti altına almayı başarmıştı. Vesayet şöyle kurumlaştırıldı: Kararname’nin 8. Maddesi gereğince kimi devlet gelirleri “mutlak ve değişmez” olarak dış borçların ödenmesine ayrıldı. Böylece İmparatorluk gelirlerinin önemli bir bölümü, Batılı ülkelerin denetimine bırakıldı. 15. madde gereğince Düyun-u Umumiye İdaresi  kuruldu.

Bu kurumla birlikte Avrupa artık yeni bir adım daha attı: Doğrudan yatırımlara başladı. Osmanlı ülkesine “yabancı sermayeli işletmecilik” geldi ve büyük ve hızlı bir gelişme gösterdi. (Ne acıdır ki durum bugünkü Türkiye’de de aynı. Tarihte uğradığımız yok edici bir felaketi, hamiyetsiz yöneticilerimiz, kayıtsız okumuşlarımız ve işbirlikçi zenginlerimiz yüzünden, bugün de aynıyla yaşıyoruz. Ağır borç yükü nedeniyle, Ecevit Hükümeti Batı karşısında iki büklüm durumda, o ne derse tereddütsüz yerine getiriyor. Batı sermayesinin ülkeyi gaddarca işgalini sağlayacak programlar uyguluyor. Tütün Yasası, Endüstri Bölgeleri Yasası, İhale Yasası, Kamu Arazilerinin Satışı gibi yasalar çıkarttırıyor. Bunların hepsinin gerçek amacı, Türkiye’nin kaynaklarını Avrupa’nın ve ABD’nin büyük sermayesine peşkeş çekmek. Sonuçta  onbinlerce sanayi tesisimiz satışa çıkmış durumda.  Çoğu tekstil, otomotiv yan sanayii, gıda, mermer ve ara malı sektörlerinde olmak üzere, onbinlerce sanayi tesisi satılık. Ekonomik kriz, elinde nakiti olanlar ve yatırım yapmak isteyenler için bir “altın çağ“ açtı: Fiyatlar krizden öncesine göre yarı yarıya, hattâ daha da düştü. Tesisini, değerinin üçte biri fiyatına satan çok sayıda sanayici var. Yabancı kuruluşlar istedikleri işletmeleri bu furyada çok ucuz fiyatlara kapatıyor.)

Geçmişe dönersek, XIX. yüzyılın son döneminde uluslararası finans kapitalin, Osmanlı maliyesine ve İmparatorluğun önemli üretim kesimlerine Düyun-u Umumiye İdaresi yoluyla, doğrudan doğruya el koyduğunu görüyoruz. Bu nedenle resmen “bağımsız” olmasına karşın, Osmanlı Devleti’nin hareket alanı ve karar yeteneği önemli ölçüde sınırlanmıştı (Günümüz Türkiyesi de öyle değil mi? Sözde “bağımsız.” Gerçekte ise Batı’nın Büyük Sermayedarları’nın onayı olmadan ne bir adım atabiliyor, ne bir karar alabiliyor.)  

II) VE DÜYUN-U UMUMİYE : EMPERYALİZM EMELİNE KAVUŞUYOR

Düyunu Umumiye, Avrupalıların denetiminde, yarı resmî bir kuruluştu. Gerçekte ise tamamen bağımsızdı. Devletin bir dairesi sayılması, Osmanlı Devleti’nin şerefini görünüşte kurtarmak içindi. Osmanlı Devleti’nin alacaklılarını, Batı devletlerinin ortak çıkarlarını temsil ediyordu.  Yönetim kurulunda önde gelen bütün Avrupa devletlerinin, İngiliz, Fransız, Alman, İtalyan, Avusturyalı ve Hollandalı alacaklıların  temsilcileri vardı. Yönetiminde, devletin hazinesini elinde tutan Osmanlı Bankası da söz sahibiydi.

Görevi, Osmanlı Devleti’nce kendisine devredilen gelir kaynaklarından, İmparatorluğun dış borç anapara ve faizlerinin geri ödenmesini sağlayacak fonlar yaratmaktı. Devlet’in borçlara karşılık olarak gösterdiği gelir kaynaklarını işletecek, sağlanan parayı alacaklılara dağıtacaktı. Kararname’de belirtilen gelirleri ve diğer maddi kaynakları, tahvil sahipleri adına doğrudan doğruya toplamak, yönetmek ve korumak yetkisine sahipti.

5000 kişilik bir personelle, kısa sürede Osmanlı maliyesini denetimi altına alan Düyunu Umumiye “Devlet’in bağımsızlığını, vergi ve bütçe haklarını” çiğneyen bir kuruluştu Osmanlı Bankası’na bütçe komisyonunda veto hakkı tanınmıştı (R. Ş. Suvla) (Günümüzde aynı nitelemeleri, IMF ve Dünya Bankası için de yapabiliriz: Her iki kurum da Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bağımsızlığını, vergi ve bütçe haklarını hiç utanmadan, yıllardır çiğnemektedir. Onlara bu zevki tattıranlar ise çıkarcı ve hamiyetsiz politikacılarımızdır.)

Osmanlı Devleti’nin maliye politikası, bütünüyle Düyunu Umumiye’nin eline geçmişti. Bir örnek verelim: Devlet 1905’de Anadolu’daki âşar tahsil usullerini iyileştirmek istemişti. Bu; gerekli olan, Düyunu Umumiye İdaresi’nin gelirlerine dokunmayan, hükümetin yetkisinde sayılabilecek ufak bir reform girişimiydi. Ancak Düyunu Umumiye karşı çıktı ve girişimi engelledi. Bu idare gerek kendisinin, gerekse Avrupa şirketlerinin Osmanlı Devleti ile anlaşmazlıklarında, politik tehditlere de başvurmuştur. Ağır borç yükü ve gereksinmesi nedeniyle boynu eğik olan Osmanlı karşısında, her zaman da galip gelmiştir.

Düyunu Umumiye tam anlamıyla bir “kurtlar sofrası”ydı: Osmanlı Devleti’nin yaşamasında ve bu ülkeye yatırılmış fonların güvenceye alınmasında anlaşmış rakip güçlerin, ortak çıkarlarına hizmet ediyordu. Başka bir deyişle, “Osmanlı İmparatorluğu’na Avrupa ticaret ve finans sermayesinin, ardından sanayi sermayesinin (dolaysız yatırımların) akması için”  gerekli kanalları sağlıyordu.

Bu kanallar, kendisiyle birlikte şunlardı:

- Avrupa ülkelerinin büyükelçilikleri,

- Üç büyük banka: Bank-ı Osmani-i Şahane, Deutsche Bank, National Bank (Deutsche Bank’ın adını bugünlerde de, K. Derviş’in Avrupa ziyaretleri vesilesiyle çok sık işitiyoruz).Düyun-u Umumiye bu kanallarla sıkı işbirliği yaptı.

Düyun-u Umumiye’ye bırakılan gelirler;  İmparatorluğun en verimli (en likit) kaynakları olup  toplam kamu gelirlerinin yüzde 20’sini oluşturuyordu. Sonraki yıllarda bu oran toplam gelirlerin yüzde 30-35’ine çıkacaktı.

Düyun-u Umumiye İdaresi borçların ödenmesi için gerekli olandan çok daha fazla devlet gelirine el koymuştu. Emperyalist egemenlik işte bu yollardan, “düyun-u umumiye” denilen devlet dış borçları ile yukarda belirttiğim kurumsal kanalları kullanarak ülkeye girip yerleşti.

Düyun-u Umumiye Osmanlı yurdunun bağrına saplanmış bir hançerdi. Acımasız, yağmacı ve hâindi. Sıkışık zamanlarında Devlet’e çok hasis davrandı. Dış borç ödemeleri dışında biriktirdiği ihtiyat akçesini Osmanlı Hazine tahvillerine değil, Avrupa ülkelerinin tahvillerine, hattâ Japon tahvillerine yatırdı. Osmanlı Devleti’nin parasıyla, İtalyanların Osmanlı’ya karşı açtığı Trablusgarp savaşının finansmanına katıldı. En önemlisi ise şudur:  Ülkenin mâli, ekonomik, hattâ siyasal mekanizmaları; kayıtsız koşulsuz yabancıların eline bu kurum aracılığıyla  geçti. 

III) ADLÎ BAĞIMSIZLIĞA DARBE

Dış borçlanma Düyun-u Umumiye yoluyla adli bağımsızlığa da darbe vurdu.

Doğan Avcıoğlu’na göre bu etki şöyle ortaya çıktı : Bilindiği gibi Düyun-u Umumiye yalnızca devlet gelirlerini toplayıp Avrupalı bankerlere aktarmakla kalmıyor, aynı zamanda işletmecilik de yapıyordu. Hükümet tuz ve tütün tekelini bu idareye terk etmek zorunda kalmıştı. İdare tuzu kendi işletirken, tütün tekelini yabancı bankaların kurduğu, kısaca “Reji” adı verilen bir şirkete devretmişti. Bundan önce tütün üretim ve ticareti serbestti.

Reji kurulunca üretim ve ticaret yabancıların eline geçti. Nereden nereye!... Bütün Osmanlı tütün üretici ve tüccarları açıkta kaldı. Avrupa’ya yılda 200 bin lira kâr aktarıldı. Tütün sanayii mahvoldu. Reji tütün alım fiyatını düşük tutarken, satış fiyatını yükseltti. Bu fark kaçak tütün ticaretini körükledi. Bunun üzerine Reji İdaresi bir yasa taslağı hazırladı. Osmanlı da bunu hemen kanunlaştırdı (Bugün de IMF’nin sayın seçilmişlerimize bir tütün yasası çıkarttırmış olduğunu hatırlayalım. Sanayiimizi öldürücü etkisini 4-5 yıl içinde göreceğiz).

Osmanlı’nın ödünü bitti mi? Ne gezer : Yasanın uygulanması, fiilen Reji İdaresi’ne bırakıldı. İdare bir tür jandarma örgütü kurdu. Niyazi Berkes’in “200 Yıldır Neden Bocalıyoruz ” adlı kitabından alınan şu tümce, Osmanlı Devleti’nin adli bağımsızlığının nasıl ayaklar altında kaldığını açıkça gösteriyor : “Bir köylü bu idarenin tekeli altında kendi yetiştirdiği tütünden yarım okka bir yana saklayayım dese, Reji kolcusu tarafından küt diye alnından vurulurdu.” ( “Salkım Hanımın Taneleri” gibi uydurma ve maksatlı romanlardan, bu ülkenin gerçek sahibi Anadolu insanının yaşadığı korkunç zulümlere sıra acaba ne zaman gelecek? )

Reji ile kaçakçılar arasındaki çatışmalarda binlerce insanın ölmesi ve bu idareden yakınmaların ayyuka çıkması üzerine, bu kuruma son verilmesi düşünüldü. Ancak imtiyaz süresi dolmamış olduğundan, Hükümet bir girişimde bulunmaya cesaret edemedi. 1913 yılına gelindiğinde ise, imtiyaz süresi dolmak üzereydi. İktidarda İttihat ve Terakki ekibi vardı. Bunlar da bir savaş hazırlığındaydı ama önemli bir eksikleri vardı: Ordunun iaşesi için para!

Tabii, para bulundu. Nasıl mı? Yöntem yine aynı : İçişleri Bakanı Talat Bey, Reji Umum Müdürü Mösyö Weil ile görüşür. Kısmet, Reji’nin ayağına gelmiştir. Mösyö Weil Hükümet’e bir buçuk milyon lira borç verilmesini vaad eder. Ancak ağır geri ödeme koşullarının yanısıra bir koşulu daha vardır: Reji imtiyazı 15 yıl daha uzatılacaktır!

İsteği hemen yerine getirilir.

Şimdi bu tarihi olayda Rejinin yerine IMF’yi, Talat Bey’in yerine Bülent Bey’i ya da Tayyip Bey’i koyun ve söyleyin, değişen bir şey var mı?  

*** 

Peki, biz Türkler neden böyleyiz? Yanıtı önce millî şairimiz Mehmet Akif Ersoy, sonra da yabancı bir tarihçi, E.H. Carr versin. Aslında ikisi de aynı kapıya çıkıyor:

-     Tarihi tekerrür diye tarif ediyorlar / Hiç ibret alınsaydı tekerrür mü ederdi.

-     Geçmişini anlamayan, onu bir kez daha yaşamak zorundadır.   

KAYNAK:  Cihan Dura, Düşmanı Çağırdılar Satıldık Uyanın, İleri Yayınları, İst., 2005, ss.448-452 

Copyright © Prof. Dr. Cihan Dura