Atatürk Okulu > Diğer Konular
04-09-2021
DEĞİNMELER: SİYASAL İSLAM, ATATÜRKÇÜLER, KLEPTOKRATLAR, “ERMENİ SOYKIRIMI”, ATATÜRK’E İHANET, MONTREUX, MİLLÎ BİRLİĞİMİZ

BU TALİHSİZ ÜLKE ACABA HANGİ ÜLKEDİR?

Aşağıda anlattığım olayların yaşanmış olduğu ülke acaba hangi ülkedir?

Ülkede rejimin emanet edildiği hükümetler, yabancı güçlerle işbirliği içinde, devletin ekonomik ve siyasal bağımsızlığını yok etme yolundadır. Hükümetler köktendinciliğe karşı çağdaşlaşma yanlısı görünürler; ancak tutumları kararsız, tepkileri yumuşaktır.

Ulus darlık ve sefalet içinde, ezgin ve bitkindir. Halk korkunç boyutlara ulaşan sosyal adaletsizlik ve yoksulluk karşısında, mânevi bir sığınak olarak camilere, tekkelere, koşmaya, kurtuluşu kucaklarına atıldıkları dincilerde aramaya başlamıştır.

Dinciler rejime karşı, çağdaşlığa düşmandır. Politik hedefleri yönünde, halkı artık onlar eğitmektedir.

Aydınlar; çoğunlukla, ülkenin içinde bulunduğu durumu doğru bir şekilde teşhis ve değerlendirme basiretini gösteremezler.

Sonunda, birleşik cephe, halkı ayaklandırır ve rejime ağır bir darbe indirir. İktidarın araçları, ardından devlet hızla dincilerin eline geçer. Bir Din Cumhuriyeti kuruluverir! Hemen ardından da maskeler atılır; artık hesaplaşma, rakipleri alt etme vaktidir.

Ve işte ikinci sorum: Aşağıda anlattığım olayların geçtiği ülke hangi ülkedir?

Ülkede Silahlı Kuvvetler, subaylar Amerikan kültürü etkisi altındadır. Derken, ülkede iktidar birden el değiştirir. Yeni iktidar yeni rejimin koruyucularını hızla silahlandırır. Kurulmakta olan yeni rejimi savunmak üzere ordunun dışında donanımlı bir polis gücü oluşturulmaya başlanır.

İktidar, ordunun kapılarını ‘şeffaflık’ diyerek açar ve subayları aşağılamak için yaygın bir karalama kampanyasına girişir. Polis teşkilatı yeni iktidarın ideolojik bekçiliğini yapmak üzere yenilenir; rejimin kurallarına aykırı yaşayanları sindirecek gönüllü birlikler oluşturulur.

Sonunda olan olur; o yenilmez, güçlü, rejimin bekçisi ulusal ordu, beş-altı yılda dağılıp gider ve yeni iktidarın yeni silahlı güçleri rejimin sahibi olur. İktidar halkın eski büyük imparatorluk hülyalarını fetvalarla canlandırır ve sınırların yapay olduğunu, ulusçuluğun bölücülük ve asıl birleştiricinin din olduğunu yayar.

Evet, sıra bu ikinci sorunun yanıtında değerli okur, acaba bu ülke hangi ülkedir?

Kaynak: Cihan Dura, Dünden Bugüne Türkiye’nin Sorunları, Atayurt Yayınevi, Ank., 2020, (22. Bölüm)

https://www.sozcukitabevi.com/Kitap/cihan-dura-dunden-bugune-turkiyenin-sorunlari

 

 

 

ATATÜRKÇÜ DEYİP DURUYORUZ, PEKİ KİM BU ATATÜRKÇÜLER?

Bilimsel yaklaşım analiz ister, sınıflama ister. Yani gerçekliğini keşfedeceğimiz olgunun özüne girmek, yapısını görmek, oluşturucu ögelerini belirlemek, bunlar arasındaki sırayı, düzeni, ilişkileri görmek gerekir. Ancak böyle yapılırsa, nasıl bir olgu ile karşı karşıya bulunduğumuzu anlayabiliriz. Bu yaklaşımı en güzel ifade edenlerden en ummadığımız biri, Gazali, bakın ne demiş: Cevizi kırıp içine bakmayan, tamamını kabuk sanır.

Bu kural her alanda olduğu gibi “Atatürkçü” kavramı için de geçerlidir. Çünkü “Atatürkçü” dediğimiz kişilerin de en mütevazısından en yetişmiş olanına türleri, kategorileri vardır. Böyle hep genel bir terimle, “Atatürkçü” terimiyle yetinmek gerçekleri gizler; araştırma, eylem ve politika alanını daraltır. Bilimsel yaklaşım ise bizi bir çözümleme, bir sınıflama yapmaya davet eder.

 

Atatürkçüler nasıl sınıflandırılabilir? Benim önerim şöyledir:

-YALANCI ATATÜRKÇÜ

 -Sahte Atatürkçü

 -Sözde Atatürkçü

-GERÇEK ATATÜRKÇÜ

 -Amatör Atatürkçü

 -Öğrenen Atatürkçü

 -İşçimen Atatürkçü

 -Halk dostu eğitmen Atatürkçü

 -Ergin Atatürkçü

 -Öncü kurmay Atatürkçü.

*

Daha ayrıntılı bilgi edinmek için tıklayın:

Cihan Dura, Atatürkçü Deyip Duruyoruz, Peki Kim Bu Atatürkçüler? http://www.cihandura.com/tr/makale/ATATURKCU_DEYIP_DURUYORUZ_PEKI_KIM_BU_ATATURKCULER

 

**

KLEPTOKRATLAR

Bir ülkede yolsuzlukların derecesi o ülkenin yönetim kadrosu, bunların ahlakı ve davranışları ile yakından ilişkilidir. Eğer o ülkede yöneticiler yolsuzluğa batmış durumda ise, orada hâkim olan rejime kleptokrasi adı verilir.

İki tanım: Kleptokrasi, “bir ülkede iktidarı ele geçiren bir siyasal grubun, o ülkenin kaynaklarını sistemli olarak soymaları şeklinde kendisini gösteren bir hırsızlar rejimi”dir. Kleptokrat ise “hırsızlar rejimini yürüten, ülkede güç sahibi olan politikacı”dır.

Kleptokrasilerin belirgin bir özelliği; yerli üretimin büyük ölçüde çökmüş olmasıdır. Yurt içinde, ekonominin yürütülebilmesi için, halkın yararına olan tüm birikimler ve yeraltı kaynakları pazara çıkarılarak haraç mezat, yok pahasına satılır; bunun adına da özelleştirme denir. Öte yandan işsizlik sürekli artar.

Bir çete iktidarı; ülke içinde devletin kurmuş olduğu iletişim kurumlarını, limanları, sanayi yatırımlarını ve yeraltı zenginliklerini yerli ve yabancı kapitalistlere peşkeş çeker. Bir yandan da gerçekte fakirleştirdikleri ülkeyi, o zamana kadar görülmemiş şekilde kalkındırdıklarını ileri sürerler. Buna katılmayıp karşı çıkanlar cezalandırılır, defterleri dürülür.

Karşıtlarının yok oluşundan haz duyan kleptokrat, kendi güvenliği açısından endişelere kapılarak zırhlı koruma birliklerini artırır; bir polis devleti kurma çabası içine girer.

Dinci otoritenin devleti ele geçirdiği teokrasilerde, kleptokrasi ile sarmaş dolaş bir yönetimin olması ihtimali yüksektir. Din kisvesi altında gizlenerek devleti ve halkı soyan yönetimlere tarihte çok rastlanmıştır.

Kleptokratlar, kimi zaman sosyalist/komünist, kimi zaman faşist, kimi zaman teokrat, kimi zaman da sosyal demokrat görüntü altına gizlenebilirler.

Bir şeyin kullanılarak işe yaramaz duruma geldiğinde çöpe atılması gibi, dış güçlerin ve emperyalistlerin kuklası olan kleptokrat, tarihin çöplüğündeki yerini önünde sonunda alır.

 

Cihan Dura, Dünden Bugüne Türkiye’nin Sorunları, Atayurt Yayınevi, Ank., 2020.

**

ABD BAŞKANI JOHN BİDEN 1915 OLAYLARI İÇİN ‘ERMENİ SOYKIRIMI’ DEDİ

BU HAKSIZ VE DÜŞMANCA İTHAMA ATATÜRK’ÜN YANITI:

Bir mülakatta Amerikalı bir gazetecinin Ermenilerin zorunlu göçe tabi tutulmasının gerekçeleriyle ilgili sorusuna şu yanıtı verdim: Düşmanca ithamda bulunanların sürdürdükleri büyük mübalağalar dışında Ermenilerin tehciri meselesi aslında şundan ibarettir: Rus ordusu 1915’te bize karşı büyük taarruzunu başlattığı bir sırada o zaman Çarlığın hizmetinde bulunan Taşnak Komitesi, askerî birliklerimizin gerisinde bulunan Ermeni ahalisini isyan ettirmişti. Düşmanın sayı ve malzeme üstünlüğü karşısında geri çekilmeye mecbur kaldığımız için kendimizi daima iki ateş arasında kalmış gibi görüyorduk.

İkmal ve yaralı konvoylarımız acımasız bir şekilde katlediliyor, gerimizdeki köprüler ve yollar tahrip ediliyor ve Türk köylerinde terör hüküm sürdürülüyordu. Bu cinayetleri işleyen ve saflarına eli silah tutabilen bütün Ermenileri katan çeteler; silah, cephane ve iaşe ikmallerini, bazı büyük devletlerin daha barış zamanından beri kendilerine kapitülasyonların bahşettiği dokunulmazlıklardan istifade ederek ve bu maksada yönelik olarak büyük stoklar oluşturmayı başardıkları Ermeni köylerinden yapıyorlardı.

İngilizlerin barış zamanında ve savaş alanından uzak olarak İrlanda’ya reva gördüğü muameleye hemen hemen kayıtsız bir şekilde bakan dünya kamuoyu; Ermeni ahalinin tehciri hususunda almaya mecbur kaldığımız karar için bize karşı haklı bir ithamda bulunamaz. Bize karşı yapılmış olan iftiraların aksine, tehcir edilmiş olanlar hayattadır ve bunlardan çoğu, eğer İtilaf Devletleri bizi tekrar savaşmaya zorlamasaydı, evlerine dönmüş olurdu.

ATANAME/ Etnik Unsurlar: 5

https://www.dogukitabevi.com/index.php?route=product/product&product_id=7163

 

*

102 YIL SONRA BUGÜN GELİNEN NOKTA, 23 NİSAN 2021: ULU ÖNDER ATATÜRK’ÜN 1919’DA MİLLÎ MÜCADELE’Yİ İLAN ETTİĞİ VE MİLLETİN KADERİNİ ÇİZDİĞİ AMASYA’DA, VALİLİK ATATÜRK ANITI’NA ÇELENK KONULMASINI YASAKLADI.

Ve M. K. Atatürk anlatıyor:

Anadolu’ya geçeli bir ay olmuştu. Ordu birlikleriyle bağlantı sağlanmış, halk aydınlatılarak uyanık bir duruma getirilmiş, millî teşkilat düşüncesi yayılmıştı. Artık faaliyetler bir Millî Heyet adına yürütülmeliydi. Anadolu ve Rumeli’deki millî teşkilatlar birleştirilerek, Sivas’ta bir millî kongre toplanmalıydı. 21/22 Haziran 1919 gecesi Amasya’da yazdırdığım genelgede dedim ki: Vatanın bütünlüğü, milletin bağımsızlığı tehlikededir. Milletin bağımsızlığını, yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır. Sivas’ta hemen bir millî kongre toplanmalıdır. Kongreye davet genelgesi sivil ve askeri makamlara, İstanbul’daki kimi aydınlara gönderildi. Bu kimselere ayrıca yazdım ki, yalnızca gösterilerle büyük gayeler gerçekleştirilemez. Bunlar ancak milletin gücüne dayanırsa kurtarıcı olur. İstanbul Anadolu’ya egemen değil, bağlı olmak zorundadır.

23 Haziran 1919… Dahiliye Nazırı Ali Kemal Bey bir genelgeyle beni görevden aldığını bildirdi. Padişah Vahdettin Ali Kemal Bey’e büyük umut bağlamış, sarayının kapılarını ardına kadar açmıştı. Oysa Ali Kemal Bey Sait Molla aracılığıyla, düşmanla işbirliği yapıyordu. İstanbul’dan Elazığ Valisi olarak gönderilen Ali Galip Bey de Sivas’ta aleyhimde bir hareket başlatmış, beni tutuklatmak istiyordu. Bu hareketi önlemek için, gerekli önlemleri alarak 26 Haziran’da Sivas’a hareket ettim. Sivas’a vardığımda beni tutuklamaya cesaret edemediler. Duruma kesin olarak hâkim oluncaya kadar tedbiri elden bırakmadım.

[ATANAME/ Kongreler: 6-7]

 

** *

 

“MERSİN ÇAMLIYAYLA İLÇE MİLLİ EĞİTİM MÜDÜRÜ, 'NUTUK’UN ÖĞRENCİLERE DAĞITILMASINI ENGELLEDİ”

Beni unutmadınız; çok andınız, çok konuştunuz, fakat anlamadınız. Beni Samsun’a hapsettiniz, Nutuk’a, heykellere, törenlere hapsettiniz. Çünkü beni hiç öğrenmediniz, haliyle ne savunabildiniz ne uyguladınız ilkelerimi. Bakıyorum, hâlâ bırakıp gittiğim yerdesiniz. Evet, yalnız, suskun, tasalı, bıraktığım yerdesiniz. Yobazlar saldırdı anıtlarıma. Devrimlerimi koruyamadınız. Yolsuz, susuz, ışıksız köyler; okulsuz, öğretmensiz çocuklar; konutsuz, hekimsiz, topraksız köylüler… Bayındır yapamadınız yurdumuzu. Çalışmak, sorunları çözmek, başarılı olmak yerine birbirinizle çekiştiniz. İlkelerimi, onların değerini bilemediniz. Öğrenmediniz ki, bilesiniz.

Beni hedef alanlar oldu, hafızalardan silmek isteyenler oldu. Bunu görüyordum. O yüzdendir ki, “bir zaman gelir, beni unutmak, unutturmak isteyen gayretler belirebilir” dedim, “benim görüşlerimi inkâr edenler, beni karalayanlar çıkabilir. Hatta bunlar benim yakın bildiğim ve inandıklarım arasından bile olabilir” dedim.

Ancak onlar bilmiyorlardı ki, ne yaparlarsa yapsınlar, boşunaydı gayretleri. Çünkü, her şeye rağmen bir ışığa doğru yürüyoruz. Saklıdır, korunmuştur benim düşüncelerim. Bütün devirler, bütün kuşaklar için söylenmiştir. Çünkü Aydınlanmacı Ruh’tandır. Aydınlanmacı Ruh ise mutlaktır, ölümsüzdür. Dünyaya egemen olacak olan, odur!  Bundan dolayıdır ki, ektiğim tohumlar yeşerir, fikir ve eserlerim ölmez. Onlar öyle özlü ve kuvvetlidir ki, her yerden, Hint’ten, Mısır’dan döner dolaşır yine gelir, feyizli neticeleri kalpleri doldurur.  Sonunda hedeflediği yeri bulur, ebediyen yerleşir.  Bu varlıkta doğru olan budur, iyi ve güzel olan yalnız budur.

ATANAME / Açış: 21-23

 

ATATÜRK MONTRÖ’YÜ ANLATIYOR

Lozan bahsini, Montrö Konferansı’ndan söz etmeden bitiremeyiz. Bu konuda diyeceklerim şunlardır: Lozan tamdır ve tamlığını tarihte daima okutacaktır. Fakat, onu rahatsız eden ufak bir şey, Boğazlar vardı. O da Montrö’de çözümlenmiştir. Başka bir deyişle, Lozan Montrö’de taçlandırılmıştır. Milletinin yüksek karakterine, ordusunun bükülmez koluna ve uygar insanlığın aldatılamaz sağduyusuna dayanarak ve güvenerek kullanılan zekâ, mantık ve enerji; bütün insanlığın muhtaç olduğu barış ve huzuru bahşeden sonuçlar doğurabilir. Bunun bir kanıtı olan Montrö Konferansı eseri cidden sevinmeye ve sevindirmeye değer bir tarihî olaydır. Eğer Türk yüksek duyarlılığı bununla ilgiliyse, mutlaka sevinir, sevinmelidir.

Türkiye’nin Boğazlar’ı açık bırakmaya razı olduğu Lozan Antlaşması’ndan sonra dünyanın durumu ve bazı koşullar değişmişti. Boğazlar Türk arazisini iki kısma ayırdığı için, bu deniz geçidinin tahkimi Türkiye’nin güvenliği ve savunması bakımından çok önemliydi. O, aynı zamanda, uluslararası ilişkilerin can alıcı bir unsurudur. Anahtar konumunda böyle önemli bir yer, herhangi maceracı bir saldırganın keyfine ve merhametine bırakılamazdı. Türkiye olası barış bozucularının, birbirleriyle savaşmak için Boğazlar’dan geçmesine engel olmaya mecburdu. Türkiye buna asla müsaade edemezdi, nitekim etmemiştir.

Sonuçta, tarihte birçok tartışma ve ihtiras vesilesi olmuş olan Boğazları, tamamıyla Türk egemenliği idaresinde, yalnız ticaret ve dostluk ilişkilerinin ulaşım yolu haline getirdik. Muharip herhangi bir devletin harp gemilerinin Boğazlar’dan geçmesini yasakladık.

Kaynak: ATANAME/ Lozan, 13-15

*

Demek ki:

-Montrö Lozan’ın tacıdır, milletimizin sevinci ve güvencesidir. Türk yüksek duyarlığı onunla ilgilidir; çünkü:

-Montrö Boğazlar’ın tahkimini sağlamıştır. Bu tahkim, Türkiye’nin güvenliği ve savunması bakımından çok önemlidir.

-Harp gemilerinin geçişini yasaklayarak Boğazları, tamamıyla Türk egemenliği idaresinde, yalnız ticaret ve dostluk ilişkilerinin ulaşım yolu haline getirmiştir. Barış bozucuların, herhangi maceracı bir saldırganın keyfine ve merhametine bırakmamıştır.

- Montrö; insanlığın zekâ, mantık ve enerjisinin, bütün insanlığın muhtaç olduğu barış ve huzuru sağlayabileceğinin bir kanıtı olmuştur.

CD/ 4.4.2021

**

MONTRÖ'YÜ ASIL KİM YOK ETMEK İSTİYOR?

Arslan Bulut

...

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, emekli amirallerin Montrö açıklaması üzerine iktidar olarak başlattıkları "darbe çağrışımı yaptılar" kampanyasının, siyasi linç kampanyasına dönüştürülmesinden sonra nihayet konunun özü ile ilgili bir iki cümle söyledi ve "Montrö'nün ülkemize sağladığı kazanımları önemli görüyor, daha iyisi için imkân bulana kadar bu sözleşmeye bağlılığımızı sürdürüyoruz" dedi.

"Daha iyisi için imkân bulana kadar" sözlerinde "değiştirebiliriz" kabulü de var! Oysa Montrö gibi bir sözleşmeyi daha iyisini yapmak istediğinizi söyleyerek değiştirmeye kalkıştığınız an, yerine ne konulacağına siz karar veremezsiniz! Adı üzerinde bu bir uluslararası sözleşmedir! Sözleşmeyi değiştirmek veya bozmak isteyen ise öncelikle ABD'dir.

***

Sanal ortamda, Aytunç Altındal'ın 13 yıl önce yaptığı bir konuşmayı herkes birbirine gönderiyor. Ben bu yazıya başlarken en son görüntüleme sayısı 1 milyon 266 bin 529 idi…

Altındal, programda son söz olarak "ABD, Karadeniz'e donanmayı da çıkardığı zaman Büyük Orta Doğu Projesi'nin çatısı da kapatılmış olacak" diyordu.

Büyük Orta Doğu Projesi neydi? Türkiye dahil 22 İslam ülkesinin haritasının değiştirilmesi, yani bu ülkelerin küçük devletçiklere ayrılması ve tek merkezden yönetilmesi değil mi? Hedefleri, "İstanbul merkezli, Orta Doğu Birleşik Devletleri" kurmaktır. Yani Türkiye'yi ve Türk kimliğini ortadan kaldırmak... Bunun için Montrö engelini aşmaları ve ABD donanmasını Karadeniz'e çıkarmaları gerekiyor!

...

Yeniçağ, 7.4.2021

**

 

MİLLÎ BİRLİĞİMİZE İNDİRİLEN HANÇER

Aşağıdaki sözler 2009-2014 yılları arasında Dış İşleri Bakanlığı yapan Ahmet Davutoğlu’na aittir. İfadeler günümüzün Yurdumuza yönelik Suriyeli ve Afgan işgalinin ana sebebinin ne olduğuna, ulusal birliğimize hangi zihniyetin hançer indirdiğine kuvvetli bir ışık tutmaktadır:

 “Suriye'yi ayağa kaldırın... İnşallah bir gün yeni bir Suriye'nin doğuşuna hep beraber şahit olacağız. Aramızdaki vize duvarlarını kaldırdığımız gibi, bütün duvarları kaldıracağız. Şam'dan kalkan biri barış ve emniyet içinde İstanbul'a hiçbir engelle karşılaşmadan gelebilecek. Halep'le Antep arasındaki, Resulayn'la Ceylanpınar arasındaki, Akçakale'yle Telabyad arasındaki, Bayırbucak'la Yayladağ arasındaki engelleri tümüyle kaldıracağız.”

Dediklerini yaptılar, tüm engelleri kaldırdılar, sınırlarımız delik deşik… sınır olmaktan çıktı.

Peki, biz ne yapmalıyız, bu korkunç tehlikeye karşı somut olarak ne yapabiliriz?

*

Kaynak: Cihan Dura, Dünden Bugüne Türkiye’nin Sorunları, Atayurt Yayınevi, Ank., 2020, (Devleti Deneme Tahtasına Çevirdiler)

3.8.2021

https://www.sozcukitabevi.com/Kitap/cihan-dura-dunden-bugune-turkiyenin-sorunlari

Copyright © Prof. Dr. Cihan Dura