Atatürk Okulu > Tarih
10-02-2018
CİHAN DEVLETİ OSMANLI’DA İÇLER ACISI BİR ANADOLU

Ahmet Haşim’in, Anadolu’nun perişan halini anlatan 3 Eylül 1917 tarihli mektubu…

Kurtuluş Savaşı’nın hangi koşullar altında başlatıldığını ve sürdürüldüğünü anlamak için bu mektubu iyi incelemek gerekir. Manisa milletvekili Refik Şevket Bey’e gönderilmiştir. 

Ahmet Haşim mektubun başlangıcında şu cümlelere yer veriyor: “Sancağın bütün kazalarını teftişe çıkmıştım. Yirmi gün süren ve nice bağ ve bahçe safalarına rağmen ruhumda hiçbir hakikî lezzetin hatırasını bırakmayan bu devrenin sonunda bu ikinci mektubu gene Niğde’den yazıyorum.”

Ve devam ediyor, günümüz Türkçesi ile özetliyorum:

Gördüğüm Anadolu hakkında bilmem sana ne yazayım?

Öncelikle bu bölgede kimler yaşıyor? Görülen harabelerin yapıcısı hangi cins yaratıktır? Bunu, köy ve kasaba diye gördüğümüz renksiz harabe yığınlarına bakıp anlamak asla mümkün olmamıştır.

Anadolu köylüsünü yaratıklar sınıflandırmasında karıncalar türüne ithal etmek fikrindeyim. Gündüz ağaçsızlıktan dolayı müthiş bir güneş altında yanan bu araziden herhangi saat geçilmiş olsa yalnız yiyeceğini tedarikle meşgul, “gıda” sabit fikriyle sersemleşmiş, neşesiz ve yorgun bir insanlığın zor çalışma şartlarına tesadüf edilir. Sanki cehennemî bir fırın karşısından yeni ayrılmış gibi yüzleri kıpkırmızı, dudakları çatlak, elleri kuruyup siyahlaşan bu insanlar ya gıda maddesini biçmekle, ya onu taşımakla, ya onu savurmakla veyahut onu depolarına doğru çekip götürmekle meşguller. Tıpkı karıncalar gibi…

Refik..., Ankara’da, Almanya imparatorunun Anadolu hastalıklarını tetkik etmek üzere gönderdiği bir tıp heyetinin bazı büyük rütbeli ileri gelenleriyle görüştüm. Bunlar şunu anlamışlardır ki, Anadolu Türklerinin karınları kurtlarla yüklü ve kanları bu kurtların salgıladığı parazitlerle dolu bulunuyor. Soyu, yakın bir yok olma ile tehdit eden bu hâlin sebebi neymiş bilir misin? Beslenme eksikliği… Her ne kadar garip görünse de Anadolu Türkleri henüz ekmek yapımından bile habersizler. Yedikleri mayasız bir yufkadır ki, ne olduğunu yiyenlerin midesine sormalı.

İstisnasız, taşıma araçları kağnıdır. Ellerinde esir olan öküzler ve bu türden hayvanlar için en zalim hayal gücünün bile icadından aciz kalabileceği -bununla beraber ağır, dar ve maksada elverişsiz bu âlet- hiç şüphe yok ki, taş devri keşfi ve aletlerindendir. Kağnı bir araba değil, fakat, hayvana yapışıp onun gizli yaşam unsurlarına hortumunu sokan ve bu şekilde kanını ve canını çeken bir canavardır.

Anadoluluların becerikliliği ancak öküz tezeğini kullanmakta ve onu yararlanılmaya uygun bir hâle sokmak için buldukları çarelerin çeşitliliğinde görülür. Tezeğin bu adamlar nezdindeki değeri hayret vericidir. Sürüler meraya çıkarken veya akşam şehre girerken, kadın ve çocuk, gözleri bir ışık noktasına çekilmiş gibi, öküz kıçlarından bir saniye dikkatlerini ayırmayarak ve yüzlerce rakipten geri kalmak korkusuyla seri adamlarla koşarak, öküzün arkasından düşen en ufak dışkı parçasını toplamak üzere dirseklerine kadar bulaşık elleri ve hırstan gözbebekleri fırlamış gözleriyle yere kapanırlar. Bu dışkılar toplanır, sepetlere doldurulur, evlere getirilir ve nihayet bir altın mayası yoğurur gibi, altın gerdanlıklı genç kadınlar beyaz kollarıyla onu yoğururlar ve muntazam yuvarlaklar hâline koyup kurumak üzere duvara yapıştırırlar. Anadolu’nun duvarları bu öküz pislikleriyle sıvalıdır. Bütün havalarında o hoş koku solunur. Yemekleri, sütleri, ekmekleri hep tezek dumanının kokusuyla ele alınmaz bir hâldedir.

Evlerine gelince, onlar da öyle: Duvarlar yontulmamış alelâde taşların, çalı çırpının, leylek yuvasında olduğu gibi, gelişigüzel dizilmesinden meydana gelmiştir. Baca nedir, bilir misin? Dibi kırık bir testi... Kızılırmak havalisinde, büsbütün ev inşasından da feragat ederek, toprağın hususi mahiyetinden yararlanarak dağları oymakla vücuda getirdikleri mağaralar içinde kuşlar gibi yaşarlar.

Anadolu, külliyen temizlikten yoksundur. Sakallı Celâl’in dediği gibi en nefis bir icatları olan yoğurt bile pislik ürününden başka bir şey değildir.

Anadolu baştan başa frengilidir. Anadoluların güzelliği de bozulmuştur. Bir köy, bir kasaba veya bir şehrin kalabalığına bakılsa, şehrin kalabalığında o kadar topal, topalların o kadar çeşitlisi, o kadar cüce, kambur, kör ve çolak görülür ki, insan kendini eşyanın şeklini bozan dışbükey bir camla etrafa bakıyorum zanneder. Bununla birlikte güzel oldukları zaman da güzelliklerinin emsalsiz olduğunu itiraf etmeli. Fakat, bunlar nadirdir.

Copyright © Prof. Dr. Cihan Dura