2007 - 2011 Makale Arşivi > Akademik Yazılar
02-09-2020
Bugünün Gelişmiş Ülkeleri Serbest Piyasa Yoluyla Değil Devletçi Politikalarla Kalkındı -II

(Aynı başlıklı makalenin son kısmıdır.)

... ...

ABD’nin çifte standart uygulamasına somut iki örnek vereyim: Birincisi ABD başkanlarından G. W. Bush’un, çelik sanayiini korumak için gümrük vergilerini %30 oranında artırma girişimidir. Bu işlem, ABD’nin başka ülkelere dayattığı liberalizmin mantığına aykırı, düpedüz korumacı bir uygulamaydı. Öyle ki Dünya Ticaret Örgütü bile ABD’nin yeni tarife politikasının yasa dışı olduğunu ilan etti. Avrupa Birliği de karşı önlemler alacağı tehdidinde bulundu. Sonunda Bush yönetimi geri adım attı, tarifeleri eski düzeyine indirmek zorunda kaldı. Ticaret liberalizasyonu uygulamasına bir çifte standart örneği de tarımdan verilebilir. ABD diğer ülkelerden, Amerikan ürünlerine yönelik ticaret engellerini azaltmalarını ve rakip ürünlere sağlanan sübvansiyonları kaldırmalarını istiyor, ancak kendisi hem gelişmekte olan ülkelerin ürünleri karşısındaki engelleri koruyor, hem de geniş çaplı sübvansiyonları sürdürüyordu. Oysa tarım sübvansiyonları Amerikalı çiftçileri üretimi artırmaya teşvik ederken, yoksul ülkelerin üretimlerinde önemli yeri olan ürünlerin küresel fiyatlarını düşürüyordu.

3) ABD yaptığı uluslararası antlaşmalarda yalnızca kendi kaygılarını, kendi çıkarlarını gözetir. Diğer ülkeleri, istikrarsızlık yaratacağını bile bile, sermaye pazarlarını uluslararası spekülatif sermaye akımlarına açmaya zorlar. Çünkü böyle bir açılma kendi lehinedir; kendi şirketleri lehinedir, onları kollar. Diğer ülkelere özelleştirme dayatır, şirketlerini yabancılara sattırır; kendi şirketleri söz konusu olunca yabancı mülkiyetine girmemesi için elinden geleni yapar. İşte bu politikaya bazı somut örnekler:

a) ABD,1980'li yıllardan beri yabancı sermayeyi gözlem altında tutacağı ve ona göre karar vereceği bir düzenlemeye sahiptir. 2005'ten bu yana ise kısıtlayıcılık gözleniyor. ABD’de Kongre bazı limanların Arap sermayesi tarafından satın alınmasını engellemiştir. Bu ülkede ulusal güvenlikle ilgili hiçbir şirketin yabancıya satılmasına izin verilmez.

b) ABD’nin telekom şirketlerinden Voice Stream’i bir Alman telekom şirketi satın almak istiyor. Amerikan Hükümeti derhal karşı çıkıyor. Çünkü yasalara göre bir Amerikan telekom şirketinin yabancılara satılması mümkün değil! Yasa maddesi şöyle: “Hiçbir yabancı şirkete Amerika’da telekom işletme ruhsatı verilemez.”  

c) Çin’in önde gelen petrol şirketlerinden, Çin devletinin kontrolündeki CNOOC; orta büyüklükte bir enerji şirketi olan Unocal’u satın almak istiyor. Sen misin buna cesaret eden, Başkan George Buşh dahil yönetim, bütün Amerika ayağa kalkıyor. Satış engelleniyor, gerekçe: Ulusallık! Satışın ulusal güvenlik açısından tehdit oluşturması... ABD’nin güvenliği her şeyden önde gelir; şirket stratejiktir, satılamaz. Sonuç olarak Unocal, ABD yönetimine boyun eğiyor. Şirket yönetimi, CNOOC’la anlaşmaktan vazgeçerek, 1.5 milyar dolar daha düşük teklif veren Amerikan Chevron’un teklifini onaylıyor.

d) İstanbul'da bir iş yemeği... Yemeğe Amerikalı bir işadamı da davetli. Soruyorlar Amerikalı işadamına, "Irak'ta ne işiniz var sizin" diye. Hiç düşünmeden yanıtlıyor:

"Biz, ulusal çıkarlarımız gereği oradayız."

Verilen karşılık, ister istemez bir başka soruyu getiriyor peşinden:

"İyi de, biz Türklere diyorsunuz ki, 'Ulus devletin zamanı geçti. Vazgeçin bu sevdadan'. Ama kendi ulusal çıkarlarınız söz konusu olunca, onları koruyup kollamayı çok iyi biliyorsunuz. Bu bir çelişki sayılmaz mı?"

Amerikalı işadamı hiç çekinmeden "Siz millet değilsiniz ki" deyiveriyor. Karşısındakilerin kaşlarının çatıldığını görünce de ekliyor: "Bankalarını yabancılara satan bir toplum, milletten sayılmaz!" [i]

4) Liberal ABD kendi içinde bir krizle karşılaşınca, hiç çekinmeden müdahaleci politikalara başvurur. Ancak yine ikiyüzlüdür: İçerde genişlemeci maliye politikaları uygular, denk bütçe seçeneğini ise elinin tersiyle iter. Oysa dışarda bunun tam aksini dayatır: Krize giren ülkelere kısıtlayıcı maliye politikalarını tavsiye eder.

Gerçekten eğer bir ülke resesyonla karşı karşıya kalmışsa, zor durumda ise,  ABD’nin ona verdiği standart öğüt harcamalarını kısmasıdır. Oysa kendisi aynı durumla karşılaştığı zaman, tam tersi önleme, bütçe açığı politikasına başvurur. Dış denge konusundaki tutumu da aynıdır: Bütçenin dengede tutulduğu yıllarda bile dış ticaret açığı verir. Buna karşılık diğer ülkelere tavsiyesi, ticaret açıklarını azaltmalarıdır. Oysa ekonomik krize giren bir ülke  “bütçe açığının azaltılması söylencesi”ne uygun davranırsa, yaşanan ekonomik daralmalar daha kötü sonuçlar doğuracaktır.

Durum merkez bankasının görevleri konusunda da aynıdır. ABD kendi sınırları içinde merkez bankasının, fiyat istikrarı kadar ekonomik büyüme ve işsizlik hedeflerine de odaklanması gerektiğini savunur, merkez bankasının istihdam yaratmaya da önem vermesini ister. Dışarda -örneğin Türkiye’de- ise yine ikili oynar: Merkez bankalarının hemen sadece enflasyona odaklanmasını dayatır.

1980 başında Başkan Reagan döneminde öne çıkan finansal piyasalar ve serbest piyasa ekonomisi 2008 finans kriziyle çöküyor. ABD bu çöküşü, yıllardır karşı çıktığı kamulaştırma uygulamasıyla önlemeye çalışıyor. Devletleştirmenin faturası sadece geçen yıl (2009) 850 milyar dolar!

5) ABD hükümetleri, içerde devletin kurduğu sosyal güvenlik sisteminin özelleştirilmesine karşı çıkar, yani devletçidir. Mevcut sistem etkilidir çünkü: Daha ucuza mal olmakta, daha yüksek bir geliri garanti altına almaktadır. Yaşlılar arasında yoksulluk oranını önemli ölçüde azaltmıştır. Oysa ABD dışarda, diğer ülkelerde (örneğin Türkiye’de) sosyal güvenlik sisteminin özelleştirilmesini teşvik eder.

ABD hükümetleri kendi yoksulları adına sosyal adaleti ve demokratik değerleri savunur; sıra başka ülkelerin yoksullarına gelince çoğunlukla bu duyarlılıktan uzak bir davranış sergiler. Kendi orta sınıfını kalkındırmış olması, Amerika’nın en büyük başarılarından biridir. Ne var ki ABD diğer ülkelere dayattığı politikalarda sosyal eşitliğe hemen hiç yer verdirmez. Küreselleşme sürecinin, uygulanan biçimiyle, yoksul ülkeleri daha adaletsiz kılma eğiliminde olduğu gerçeğini görmezden gelir.

6) ABD’nin çifte standardı hemen her alanda gösterir kendini. Bunun sebebi, gerektiğinde müdahale ederek kendi sektörlerini korumasıdır. Örneğin, diğer ülkelerin piyasalarını finans hizmetleri gibi kendisinin güçlü olduğu alanlarda açtırırken, onlara aynı koşullar altında karşılık vermeye yanaşmaz. Oysa, finans hizmetlerinin serbestleştirilmesi, gelişmekte olan ülkelerin bir bölümü için çok zararlıdır. Şu sebeple ki büyük uluslararası bankalar ulusal rakiplerini kolayca ezer. Biriken fonlar ise küçük ölçekli ulusal şirketlere değil, uluslararası şirketlere akar. Az gelişmiş ülkelerin bankacılık sektöründe egemenlik yabancı bankalara geçtikçe, aynı ülkelerin orta ve küçük ölçekli şirketleri de yatırım kaynaklarından yoksun kalır.

7) Amerika’nın sıkı pazarlık ettiği yeni alanlardan biri de patent ve telif hakları gibi entelektüel varlık haklarıdır. Bunlar da, başta ilaç şirketleri olmak üzere ABD şirketlerinin, önemi giderek artan gelir kaynaklarıdır. Ne var ki ilaç şirketleri bazı çok önemli dengeleri göz ardı ederek, entelektüel varlık haklarının kabulünü çok katı bir şekilde dayatıyorlar. ABD Ticaret temsilcisi Cenevre’deki ticaret müzakerelerinde sadece ilaç şirketlerinden gelen baskıya göre davranır, gerekli dengeyi gözetmez.

Bugün ABD gelişmekte olan ülkeleri telif hakları yasalarına saygı göstermemekle suçlar. Oysa kendisi henüz az gelişmiş bir ülke iken, bu yasaları küçümsüyordu. 19. yüzyılda hızlı bir şekilde büyürken, Avrupa’nın entelektüel varlık haklarını çalmakla suçlanmıştır. ABD 1891 yılına kadar, yabancı yazarların haklarını korumaya yönelik hiçbir adım atmamıştır.

 

SONUÇ

Ulaştığım başlıca sonuçları aşağıda sunuyorum.

- Bir ekonominin korumacı iktisat politikası uygulayıp uygulamadığını anlamak için tek gösterge gümrük tarifeleri değildir, o ekonominin gümrük tarifeleri dışındaki uygulamalarına da bakmak gerekir. Almanya bu farklılığın tipik örneklerinden biridir. Gerçekten, Almanya üç yüz yılı aşkın bir zaman süresi boyunca devletçi politikalar uygulamış; önce yönlendirici, sonra yol gösterici olarak ekonomide daima söz sahibi olmuştur.[ii]

-Türkiye gibi “sanayileşmesi engellenmiş” ülkeler bugünün kalkınmış ülkelerini örnek alırken, o ülkelerin günümüzde ne yaptıklarına değil, hele bilimsel kılıflar altında yaptıkları tavsiyelere hiç değil, geçmişte onlar bugünkü düzeylerinde iken -yani onların yakalama dönemlerinde- ne yaptıklarına bakmalıdır. O zaman hangi politikaları uygulamışlarsa, bugün o aynı politikaları, yani müdahaleci politikaları uygulamaları gerekir. Ne zaman ki bu ülkeleri yakalarlar, onlarla aşağı yukarı aynı düzeyde olurlar, ancak o zaman serbest rekabet, serbest piyasa politikaları söz konusu olabilir.

Örneğin, Türkiye bugün ekonomik bakımdan ABD’nin geçmişte bulunduğu herhangi bir noktadadır. Ancak çelişkiye bakın ki uyguladığı dış ticaret politikası geçmişte örneğin Hamilton’un Amerika için uygun gördüğünün tam tersidir. Amerika geçmişte kendisi için doğru olanı uyguladı, bugünkü konumuna geldi; peki ya Türkiye? Türkiye neden kendisi için doğru olanı uygulayamıyor?

- Bugün ABD gibi devletlerle Avrupa Birliği gibi oluşumlar, bunların “lokomotif” üyeleri, örneğin İngiltere, Fransa, Almanya, yalnız “Merit Stratejisi”ne değil, aynı zamanda çifte standart uygulamasına da başvurmaktadır. Az gelişmiş ülkelere sürekli liberalizmi dayatırken, kendileri sıkıştıkları anda müdahaleci politikalara ânında geri dönebilmektedir. Bu açık bir gerçektir. Türkiye de ne yazık ki söz konusu uygulamanın kurbanlarından biridir. Bu acı gerçek politikacılara, yöneticilere, genç kuşaklara anlatılmalı, öğretilmeli, aşılanmalıdır.

- Bir ülkenin ekonomik kalkınması; o ülkenin başlangıçta müdahaleci ekonomi politikası uyguladığı, yeterince uzun bir dönemi gerektirmektedir. Ülke deneyimleri bu tezi destekleyici yeni kanıtlar sunuyor. Bu deneyim Türkiye bakımından anlam yüklüdür. Şöyle ki Atatürk ve arkadaşları; sanayileşmek isteyen bir ülkenin tarihî olarak önce devlet müdahaleli bir dönem yaşaması gerektiğini fark ettikleri için, yeni Türkiye’nin kalkınmasında haklı olarak devletçiliği kaçınılmaz gördüler, gerçeklere ve bilime uygun davrandılar. Bu görüş yaşanmış gerçeklere ve “temiz bilim”e uygundu, dolayısıyla günümüzde de doğruluğunu aynı derecede korumaktadır.

- Ana sonuç olarak diyebilirim ki bir ülkenin ekonomik kalkınması, sanayileşmesi ancak müdahaleci iktisat politikalarıyla mümkündür. Yukarda sunduğum ülke deneyimleri bu tezin tartışılmaz kanıtlarıyla doludur. Günümüzde birçok Latin Amerika ülkesinde yapıldığı gibi devletçi iktisat politikalarına dönülmesi şart olarak görülmektedir. Liberal ekonomide ısrar, Çevre ülkelerinin, bu arada Türkiye’nin de sonsuza kadar sanayileşememesi, kalkınamaması anlamına gelmektedir.

 

 

 

[i] Işık Kansu, bu ilginç olayı Prof. Dr. Sina Akşin’den dinlemiş [Cumhuriyet, 3.11.2007]. S. Akşin’e aktaran ise tanınmış bir bilim insanıymış.

 

 

KAYNAKÇA

Chang, Ha Joon, Kalkınma Reçetelerinin Gerçek Yüzü, İletişim Yayıncılık, İst., 2003, 248 s.

Chang, Ha Joon, Kalkınma Yeniden: Alternatif  İktisat  Politikaları  Elkitabı, 1.B., İmge  Kitabevi,   Ankara, 2005.

Dura, Cihan, Düşmanı Çağırdılar Satıldık Uyanın, İleri Yayınları, İst., 2005, 846 s.

Dura, Cihan, Derin Komplo: Türkiye’nin Yeniden İşgali, İleri Yayınları, İst., 2008,724 s.

Dura, Cihan, “Batı’nın Merit Stratejisi”,  http://www.cihandura.com/index.php?option=com_content&task=view&id=508&Itemid=60

Niveau, Maurice, Histoire des faits économiques contemporains, PUF, Paris, 1966, 579 p.

Öymen, Onur, Ulusal Çıkarlar, 2.B., Remzi Kitabevi, İst., 2005.

Stiglitz, Joseph E., 90’ların Yükselişi, CSA Global Yayın Ajansı, İst., 2004, 379 s.

Trak, Selçuk, İktisat Tarihi, Bursa İTİA yayını, İst.,1973.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Copyright © Prof. Dr. Cihan Dura