2007 - 2011 Makale Arşivi > Akademik Yazılar
22-10-2019
*BUGÜNÜN GELİŞMİŞ ÜLKELERİ SERBEST PİYASA YOLUYLA DEĞİL DEVLETÇİ POLİTİKALARLA KALKINDI

Sample ImageNeoliberalizm’in bir aldatmaca olduğu birçok yazar tarafından ileri sürülmüş, kanıtlarıyla ortaya konmuştur. Bu yazarlardan biri olan Ha-Joon Chang; Türkçe’ye de çevrilen iki değerli eserinde Neoliberalizm’in tezlerini birer birer ele almış, her birini sağlam gerekçelerle çürütmüştür. Ne var ki gerek bu işaret ettiğim karşı-görüş gerekse Chang’in çalışmaları Türkiye’de iyi bilinmemekte, en azından gündeme yeterince getirilmemektedir. Bu sebepten, konunun üzerinde ne kadar durulsa yeridir. Okuduğunuz makalede benim yapmak istediğim de bu olacaktır.

 

 

Neoliberalizm’in başta gelen tezlerinden biri şudur: Bugünün sanayileşmiş ülkeleri serbest piyasa politikalarını benimsedikleri, bu politikalara kararlı bir şekilde bağlı kaldıkları için büyüyüp zenginleşmişlerdir. Devlet müdahaleciliği daima başarısızlığa mahkûmdur.

Bu tez doğru mudur? Kesinlikle değildir. Hatta bana sorarsanız, bunu bir “tez” olarak adlandırmak bile doğru değildir, olsa olsa o bir saptırmacadır. Bugünün sanayileşmiş ülkeleri serbest dış ticaretle ve serbest finans hareketleriyle zenginleşmemişlerdir, özellikle ilk birikimleri ve ilk sanayileşme atılımları sırasında yoğun devlet müdahalelerine başvurmuşlardır. Bugün de çıkarları her gerektirdiğinde ekonomiye müdahaleden geri durmazlar. Bu savı ben “karşı görüş” olarak adlandırıyorum.

Ha-Joon Chang’in eserlerinden[i] geniş ölçüde ve diğer bazı araştırmalardan faydalanarak karşı görüşün kanıtlarını aşağıda önce genel olarak ortaya koyacağım. Ardından özel dört durumda, İngiltere, Fransa, Almanya ve ABD örneklerinde somut kanıtlarını sunacağım. 

I) GENEL OLARAK

Karşı görüş, genel olarak, bugünün gelişmiş ülkelerine olduğu kadar, az gelişmiş ülkelerine ait kanıtlarla da desteklenmektedir.

A) Ekonomik gelişme tarihi tarafsız bir gözle bilimsel olarak incelenirse, bugünün sanayileşmiş ülkelerinin; gelişmelerinin hem ilk hem de sonraki aşamalarında, sanayide, dış ticarette ve finans alanında pek çok müdahaleci politikaya bel bağlayıp öncülük ettikleri, bunları fiilen de uyguladıkları görülür. Gerçekten, ABD, İngiltere, Almanya, Fransa, Japonya gibi bugünün gelişmiş ülkeleri geçmişte yaşadıkları iki farklı döneme göre, yakalama dönemi ile katılım dönemine göre iktisat politikalarını farklılaştırmışlardır. Basit bir tanımlamayla bunlardan yakalama dönemini “sanayileşmiş bir ülke olmak için çabalama dönemi”, diğerini ise “bu hedefe fiilen ulaşarak daha da zenginleşmek için gayretlerini sürdürme dönemi” olarak tanımlayabiliriz.

Gerçekten, günümüzün gelişmiş ülkeleri yakalama dönemindeyken, bebek sanayilerini korudular. Hemen hepsi bebek sanayi korumasına ve diğer etkin ticaret ve teknoloji politikalarına başvurdular. Ancak ne zaman ki sanayileşip gelişmiş ülkeler safına katıldılar,  derhal müdahalecilikten çark ettiler, liberalizmi bayrak yapıp koyu birer serbest piyasacı kesildiler. Gerçekten başlangıçta, bu ülkelerin çoğunda tarife koruması bebek sanayi stratejinin önemli bir parçasıydı, ancak hiçbir zaman en önemli parçası olmadı; başka bir deyişle gelişme stratejisi sadece tarife korumasından ibaret değildi. Bugünün bütün gelişmiş ülkeleri (GÜ’ler), yakalama döneminde, yavru sanayileri korumak amacıyla müdahaleci sanayi politikaları, müdahaleci ticaret ve teknoloji politikaları uyguladılar. Hatta bazı ülkeler yakalama dönemini başarıyla tamamladıktan sonra bile, etkin müdahaleci politikalar uygulamaya devam ettiler, XIX. yüzyıl başlarında İngiltere, XX. yüzyıl başlarında ABD gibi… Günümüzde de aynı şekilde davranmaya devam ediyorlar.

Ticaret cephesinde, teşvikler ve ihraç mallarının girdilerine vergi indirimi sağlanması, ihracatın teşvik edilmesinde sık rastlanan uygulamalardandı. Hükümetler hem sanayi kesimine teşvik sağladı, hem de özellikle altyapı ve imalat sektörüne yönelik çeşitli kamu yatırım programları uyguladılar. Bazen eğitim gezilerini ve stajları finanse ederek yasal yollardan, bazen de sanayi casusluğu, makine kaçakçılığı, yabancı patentleri tanımayı reddetme gibi yasal olmayan yollardan yabancı teknolojinin ele geçirilmesini desteklediler. Yerli teknolojinin gelişmesi araştırma ve geliştirmeye, eğitim ve yetiştirmeye finansman sağlanarak desteklendi.

Aynı politikaları II. Dünya Savaşı'ndan sonra Japonya ile diğer bazı ülkeler de başarıyla uygulamıştır. Günümüzün sanayileşmiş ülkelerinin çoğu, II. Dünya Savaşı'nın tahribatının ardından ekonomilerini yeniden inşa etmek ve modernleştirmek amacıyla, dış ticareti serbestleştirdikleri sırada bile, müdahaleci sanayi politikaları, çeşitli müdahaleci finans politikaları uygulamış ve gayet iyi sonuçlar almışlardır. Örneğin finans sektörlerini sanayinin gelişmesini sağlayacak şekilde düzenleyerek sanayi sektörünün daha hızlı büyümesini sağlamışlardır. Yaklaşık 1980 yılına kadar sanayileşmiş ülkelerin neredeyse tamamı, uluslararası sermaye hareketleri üzerinde sıkı denetimlerini sürdürmüştür. Sermaye denetimi olarak bilinen bu politikalar, ekonomik gelişmeyi teşvik etmeye ve duyarlı ekonomileri sermaye kaçışlarının neden olduğu istikrarsızlıktan korumaya yönelikti.

Gelişmiş ülkeler serbest piyasanın meziyetlerini ilan ederken bile, finansal krizlerin önüne geçmek, ulusal (veya sektörel) çıkarları korumak için piyasalara müdahale etmekten ve piyasaları yeniden düzenlemekten kaçınmamışlardır. 

B) Karşı görüş, az gelişmiş ülkelere ait kanıtlarla da desteklenmektedir. Gerçekten bu ülkelerin büyük çoğunluğu, II. Dünya Savaşı sonrasının müdahaleci politikalar döneminde, 1980 sonrasının serbest piyasa dönemine kıyasla çok daha başarılı olmuşlardır.

Gelişmekte olan -bence sanayileşmeleri engellenmiş- ülkelerde ekonomik gelişmenin tamamen iç karartıcı olduğu dönem II. Dünya Savaşı öncesiydi. Bu dönemde gelişmekte olan ülkeler, birçok kez serbest piyasa politikaları uygulamaya zorlanmışlardır. Benim “MERİT stratejisi”[ii] diye adlandırdığım bu dayatma iki şekilde göstermiştir kendini:

- Bu ülkelerin sömürgeci devletler tarafından birçok kez serbest piyasa politikalarını aşırı ölçüde uygulamaya zorlanmaları,

- Sözde bağımsız ülkeler olduklarında kendilerini gümrük politikası özerkliğinden ve merkez bankası kurma hakkından yoksun bırakan antlaşmalara zorlanmaları.

Bu zorlanmaların tipik sonucu ise, ilgili ülkelerin ağır aksak büyümesi ve hatta ekonomik açıdan küçülmeleri oldu. Gelişmekte olan ülkeler ekonomik durumlarını ancak -korumacı politikalar uygulayabildikleri- II. Dünya Savaşı'ndan sonraki dönemde düzeltebildiler. Örneğin Çin ve Hindistan, devletin ekonomik faaliyetleri etkili biçimde yönlendirmesiyledir ki ekonomik gelişmede başarılar kaydettiler.  

II) İNGİLTERE

İngiltere dünyanın ilk sanayileşen ülkesidir ve bu başarısını iktisat politikası bakımından devletçi ekonomi politikalarına borçludur. Gerçekten İngiltere’nin yakalama stratejisi bir müdahalecilik politikasından ibarettir. Bu sebeple rahatlıkla diyebiliriz ki yakalama döneminde, yavru sanayilerini korumak amacıyla müdahaleci sanayi, ticaret ve teknoloji (STT) politikaları uygulayan ülkelerin başında İngiltere gelir. Dolayısıyla, İngiltere’nin “devlet müdahalesi olmadan kalkınmış bir ülke” olduğunu ileri sürenler kesinlikle doğruyu söylememektedir.

A) İngiltere XIII-XIV. yüzyıllar feodalizm sonrası döneme geri kalmış, ilkel bir ekonomi olarak girdi. Öyle ki teknolojisini kıta Avrupa’sından ithal ediyordu. Bu gerilik XVI. yüzyıl sonuna kadar devam etti. İhracatı hemen bütünüyle ham yünden, biraz da düşük katma değerli yünlü giysiden oluşuyordu. Ancak bu duruma devlet el koymakta gecikmedi. Başka bir deyişle İngiltere devlet eliyle, müdahaleci politikalarla sanayileşme sürecine sokuldu. Ekonomik gelişme sürecinde öncülüğü kral ve kraliçeler, hükümetler, başka bir deyişle devlet üstlendi. Bu görüşü, 1300’lü yılların başlarından başlayarak somut gözlem verilerine dayandırabiliriz. Kanıtları iki kaynaktan[iii] alıyorum.

1) İngiltere Kralı III. Edward (1327–1377) yerli yünlü imalatını geliştirmeyi hedeflemiş olan ilk kraldır. Yurttaşlarına örnek olmak amacıyla, sadece İngiltere’de üretilen elbiseler giyiyordu[iv]. Ham yün ticaretini merkezîleştirmiş, yünlü giysilerin ithalatını yasaklamıştı.

2) Tudor hükümdarları (1485 - 1603) III. Edward’ın girişimini daha da ileri götürdüler: Günümüzdeki bebek sanayi koruması anlayışına uygun düşecek şekilde, dokuma sanayisinin gelişmesine destek verdiler. VII. Henry (1485-1509) Hollanda’daki yünlü imalatının sağladığı zenginlikten çok etkilendi. 1489’dan itibaren İngiliz yünlü imalatını teşvik edici önlemler uygulamaya koydu. Bu arada ham yün ihracatına giderek artan gümrük vergileri uygulandı, hatta ham yün ihracatı tamamen yasaklandı.

3) I. Elizabeth’in (1558-1603) döneminde İngiltere, yün sanayisinde önemli başarılar elde etmeye başladı. Bu başarının ardında ithal ikamesi ve başka etkenler vardı. Gelişen İngiliz sanayisine yeni pazarlar açmak amacıyla I.Elizabeth; Papalığa, Rusya, Moğolistan ve İran’a ticaret kafileleri yolladı. İngiltere’nin denizlerde üstünlük sağlamak amacıyla yaptığı yoğun yatırımlar; yeni pazarlara ulaşmayı, onları sömürgeleştirmeyi ve açık piyasalar haline getirmeyi kolaylaştırdı. VII. Henry’in başlattığı, haleflerinin devam ettirdiği, modern bebek sanayi korumasının XVI. yüzyıldaki karşılığı sayılabilecek bu strateji olmasaydı, İngiltere’nin ilk sanayileşme başarılarını elde etmesi imkânsız değilse de çok zordu. XVIII. yüzyıl boyunca İngiltere’nin ihracat gelirlerinin en azından yarısını oluşturan yün sanayisi, bu kilit sanayi olmadan, Sanayi Devrimi’nin gerçekleşmesi çok zor olurdu.

4) I. George döneminde (1714 –1727) İngiltere başbakanı olan R. Walpole’un 1721’de uygulamaya koyduğu ticaret yasası reformu, İngiltere’nin sanayi ve ticaret politikalarında önemli bir değişikliğe işaret eder. Önceki dönemlerde, İngiltere hükümetinin politikaları genel olarak ticareti kontrol etme ve kamu gelirlerini artırma hedeflerine yönelikti. Buna karşılık, 1721’den sonra uygulamaya konulan politikaların hedefi, imalat sanayisini bilinçli olarak teşvik etmekti. R. Walpole, Parlamento’da yaptığı konuşmada yeni yasanın ruhunu şöyle açıklıyordu: “Halkın refahının artmasına, hiçbir şey mamul ürün ihracatı ve hammadde ithalatından daha fazla katkıda bulunamaz.” 1721 Mevzuatı ve sonrasında geçekleşen tamamlayıcı politika değişiklikleri ile de, örneğin imalatta kullanılan hammaddelere konan ithalat vergileri ya düşürüldü ya da sıfırlandı. İhraç edilen mamul mallarda kullanılan ithal hammaddelerine verilen vergi iadeleri artırıldı.

5) İngiliz Merkantilizmi aynı zamanda üç ana sektörü, ticareti, sanayi ve tarımı kapsayan dayanışmacı bir koruma politikası güdüyordu. Bu politika daha sonra 1878’den itibaren Bismarck tarafından, “dayanışmacı korumacılık” adı altında Almanya’da da uygulanmıştır. İngiltere’de sanayi faaliyetlerini düzenleyen önlemler arasında, işçi ücretlerini disiplin altına alan, Kraliçe Elizabeth zamanında yürürlüğe konulan Çıraklık Kanunu (1563) zikredilebilir. Bundan başka İngiliz Merkantilizmi, sanayi üretimi faaliyeti ile ilgilenmiştir. Teknik yeniliklere büyük önem verilerek, bazı makinelerin ülke dışına çıkarılması yasaklanmıştır. Ayrıca ulusal-yerli sanayileri korumak amacıyla, kimi yerli mamullerin tüketimi zorunlu kılınmış; bazı malların tüketimi ise yasaklanmıştır.

İngiliz Merkantilizmi’nin denizcilik alanında güttüğü politikanın amacı, İngiltere’nin İspanya ve Hollanda gibi rakiplerinin siyasal ve ticarî üstünlüğüne son vermekti. Bu ise İngiltere’nin kuvvetli bir deniz ticaret filosuna sahip olmasını gerekiyordu. Bu amaçla çıkarılan denizcilik kanunlarının en ünlüsü, Oliver Cromwell’in 1651’de çıkardığı yasadır. Yasaya göre, İngiltere’ye ihraç edilecek olan mallar ancak İngilizlere ait ve yüzde 50’sinden fazlası İngilizlerce donatılmış olan gemilerle taşınacaktı. Bu önlem sayesinde Hollandalıların aracı ticareti önlenmiş,  uygulamanın İngiliz denizciliğinin gelişmesindeki rolü çok büyük olmuştur.

Cromwell başka korumacı önlemler de alarak, devletçe yürütülen planlı bir ekonomi çerçevesi içinde İngiltere’yi iki hedefe yöneltmiştir:

-İngiliz mamulleriyle dünya pazarlarını tekel altına almak,

-Ülke içinde geniş ölçüde bir otarşi kurmak.

Cromwell ayrıca merkantilist gümrükler uygulamış, yün ihracatını yasaklamış, yün ithalatını ise gümrük vergisinden muaf tutmuştur.

Denebilir ki Cromwell İngiliz ekonomisinin kalkınmasını devletçi, kumandacı, müdahaleci politikalarla sağlamıştır. 

B) İngiltere’nin müdahaleci politikalarının bir yüzü -yukarda açıkladığım- kendi ulusal sanayilerini kurup geliştirmekse, diğer yüzü de kendine rakip olabilecek ülkelerin faaliyetlerini ve gelişmesini engellemek, onları serbest piyasa politikaları uygulamaya zorlamaktı. Şimdi İngiliz müdahaleciliğinin bu yönünün kanıtlarını sunacağım. Örneklerim İngiltere’nin sömürgesi olan ülkelerdir.

XVIII. yüzyıldayız. İngiltere artık çağın süper gücü haline gelmiştir; Hindistan’ı, Kuzey Amerika’yı,… sömürgeleştirmiştir. Sömürgelerinde, örneğin Amerika’da sanayileşmeyi engellemek, imalat sanayiinin gelişmesini önlemek için gerekli olan her yola başvurmaktadır. Friedrich List[v] (1789 -1846), İngiltere Başbakanı William Pitt’in (1708-1778) şöyle dediğini aktarır:  “New Englandlıların imalata yönelik girişimlerinden rahatsızım, kolonilerimizin at nalı bile üretmelerine izin vermememiz gerekir.” Brisco’nun, Walpole yönetiminde uygulanan sömürgeci politikalara ilişkin söyledikleri de bu stratejinin özünü ortaya koyar.

Peki, İngiltere, sömürgelerin sanayileşmesini hangi politikalarla, nasıl engelledi? Elbette serbest piyasayı hiçe sayarak, elbette devlet müdahaleleriyle, hükümetlerin ticarî ve sınaî alanlarda gerçekleştirdiği düzenlemelerle… Bunlar üç madde halinde sıralanabilir:

-Sömürgelerin üretim faaliyeti, sadece hammadde üretimiyle sınırlandı. Bu amaçla, sömürgelere primer üretimi (tarımı ve madenciliği) destekleyen politikalar dayatıldı.

-İngiliz sanayisi ile rekabet edebilecek hangi imalat varsa, önü kesildi. Bu çerçevede kimi imalat faaliyetleri durduruldu. Sömürgelerin, İngiliz ürünleriyle rekabet edebilecek mal ihracatı yapmaları yasaklandı.

-Kolonilerin pazarları yalnızca İngiliz tüccarlarına ve imalatçılarına tahsis edildi. O ülkelerin pazarlarına üçüncü ülkelerin girmesi engellendi.

-Son olarak, tarifelerin sömürgelerdeki yetkililerce kullanılması yasaklandı. Bütçe gelirleri nedeniyle gerekli olduğuna karar verildiği durumlarda da başka türlü çaresine bakıldı.

Dikkat edilirse bunlar sömürgelerin üretim faaliyeti, dış ticareti ve gümrük tarifeleri ile ilgili yasaklar ya da kısıtlamalardır. İngiltere bu taktiğin ilk ve en çarpıcı örneklerinden birini, Hindistan’da vermiştir.

Hindistan’ın sömürgeleştirilmesi ve önünün kesilmesi gerçek bir trajedidir, sanayileşmesi engellenen Türkiye gibi ülkeler için derslerle doludur.  

III) FRANSA

Fransa 1789 Devrimi öncesinde liberalizmden uzaktı, sanayilerini devletçi politikalarla geliştirme çabası içindeydi. Buna karşılık XIX. yüzyılın büyük bölümünde ve XX. yüzyılın ilk yarısı boyunca Fransa’da devlet müdahaleci olmamıştır. Örneğin, 1820’lerle 1860’lar arasında Fransa’daki korumacılık düzeyi İngiltere’de olduğundan daha düşüktü. Fransa’ya müdahaleci ülke damgasının vurulmasına, asıl İkinci Dünya Savaşı’ndan (1939-1945) sonra kararlı bir şekilde devletçi politikalar uygulaması ve bu sayede de büyük sınaî başarılar elde etmesi sebep olmuştur.

“Karşı görüş”ün kanıtlarını iki başlık altında topladım: Tarihsel kanıtlar, güncel kanıtlar.

A) TARİHSEL KANITLAR

1) “İngiltere’nin “laissez faire” politikasının bir tür antitezi olarak Fransa’da ekonomi her zaman devletin güdümünde olmuştur” görüşü, 1789 Devrimi öncesi dönemle İkinci Dünya Savaşı sonrası dönem için büyük ölçüde doğrudur. Buna karşılık, ülke tarihinin diğer dönemleri için bu görüş ileri sürülemez.

XIV. Louis (Lui)’nin Maliye Bakanı Jean-Baptiste Colbert’e (1619–1683) atfen Kolbertizm dönemi olarak da anılan Devrim öncesi dönemde, Fransa’da iktisat politikaları müdahaleci idi. Fransa, Britanya ile arasındaki teknoloji açığını bu sayede, yani devletin çabalarıyla, liberal olmayan politikalarla kapatmıştır. Nitekim Devrim’in hemen arifesinde, Fransa nispeten sanayileşmiş bir ülke konumuna yükselmiş bulunuyordu. Ve tekrar vurgulayalım ki bu başarıyı serbest rekabetten uzak durarak, devletçi politikalarla gerçekleştirmişti.

Devlet müdahalesi Devrim’den hemen sonra da devam etti. Hükümetler, özellikle de Napolyon hükümeti sınaî ve teknolojik gelişmeyi teşvik etmek için büyük çabalar sarfetti. Bu girişimlerin arasında sanayi sergileri, yeni makine icat edilmesi amacıyla yarışmalar düzenlenmesi ve hükümetle görüş alış verişini kolaylaştırmak için işveren dernekleri kurulması gibi faaliyetler bulunmaktaydı.

2) Fransa’da “Laissez faire”ci-liberal politikalar ancak Napolyon’dan (1769-1821) sonra öne geçti ve İkinci Dünya Savaşı’na kadar devam etti. Buna iyi bir örnek uygulanan ticaret politikasıdır. XIX. yüzyılda serbest ticaret yanlısı Britanya’nın karşısına korumacı Fransa’yı koyan genel kanının aksine, J. Nye; ampirik kanıtları inceleyerek şu sonuca varmıştır: “On dokuzuncu yüzyıl boyunca, hattâ -Britanya’da geniş kapsamlı serbest ticaretin başladığı iddia edilen- 1840–1860 döneminde bile, Fransa’nın ticaret rejimi Britanya’nınkinden daha liberaldi.”

Bir buçuk yüzyıl süren liberalizme tek istisna ise III. Napolyon dönemi  (1848–1870) olmuştur. Ancak dikkat! Bu dönem Fransa’nın, ekonomik bir dinamizm yakaladığı tek dönemdir! III. Napolyon 1860 yılında, Fransa’da tarife oranlarının büyük oranda düşmesine ve Kıta’da 1879’a kadar sürecek liberal ticaret döneminin başlamasına yol açan ünlü Fransa-İngiltere Ticaret Antlaşması’nı (Cobden-Chevalier Antlaşması’nı) imzalamıştır. Antlaşma 1892’de sona erince, özellikle imalat sektöründe tarifeler yükselmeye başladı. Ancak bu yükselmenin etkisi, aynı dönemde İsveç gibi ülkelerde görülen etkiden daha az oldu.

Fransız hükümeti, özellikle de Üçüncü Cumhuriyet boyunca, aynı dönemin Britanya hükümeti kadar liberaldi.

Bir sanayi politikası oluşturabilecek olan Ticaret ve Sanayi Bakanlığı, modern şekilde 1886’ya kadar kurulamadı. Bu tarihten sonra da en küçük bütçeli bakanlık olmaya devam etti. Bakanlığın bütün çabası ithalatı teşvik etmek ve tarifeleri belirlemek üzerine yoğunlaşmıştı, sanayii teşvik etmek adına sadece fuarlar düzenliyordu. Ticaret odasını denetliyor, iktisadî istatistikler derliyor ve iş adamlarına ödüller veriyordu. Ancak bakanlık, böylesine sınırlı bir alanda bile pek etkin olamıyordu. Bu dönemde uygulanan tarifeler de mevcut sınaî yapıyı (büyük oranda tarımı) korumaya yönelikti. Buna karşılık, sanayileşmeyi daha ileri götürmeye karşı ilgisizdi.

3) XX. Yüzyıl’ın ilk yarısının sonlarında Fransa sanayii nispî olarak (İngiltere’ye oranla) hâlâ geriydi. Fransız seçkinlerinin ülkenin sınaî geri kalmışlığına son vermek için, devlet mekanizmalarını yeniden örgütlemek üzere harekete geçmesi, İkinci Dünya Savaşı’nın ertesine, 1945 sonrasına rastlar. Bu dönemde, özellikle de 1960’ların sonlarına kadar, İngiltere gibi daha ileride bulunan ülkeleri yakalayabilmek için yol gösterici planlamadan, devlet teşebbüslerinden ve “Doğu Asya tarzı” olarak bilinen sanayi politikalarından yararlanıldı.

Fransa’nın Sovyet Rusya’dan esinlendiği planlama deneyimi, özetle şöyledir: Fransa “yol gösterici” de olsa planlamaya başvuran ilk kapitalist ülkedir. Planlamanın ilke ve yöntemleri 1945’den başlanarak zamanla iyileştirilmiştir. Fransız hükümetleri 1947-1970 arasında beş plan uygulamaya koymuştur. Genel olarak plan hedefleri şunlardı: Ekonominin modernleştirilmesi, sermaye donanımının geliştirilmesi; kömür, elektrik, çelik, çimento, tarım makineleri, ulaştırma, sanayi sektörlerine öncelik, ekonominin dengeli bir şekilde büyümesi, millî hâsılanın dış denge ve parasal istikrar eşliğinde artırılması… Sonuç olarak, uygulanan planlar Fransız ekonomisinin restore edilmesine ve gelişmesine, sanayileşmesine büyük katkılarda bulundu. Ekonomide başarılı bir yapısal dönüşüm gerçekleştirildi. Ülke, İngiliz ekonomisine yetişmekle kalmadı, onu hem üretimde hem de teknolojinin birçok alanında geçti.

Günümüzün kalkınmış ülkelerinden Fransa’nın bu büyük başarısında, yukarda belirttiğim ve vurguladığım müdahaleci-devletçi politikaların rolü nasıl inkâr edilebilir?

B) GÜNCEL KANITLAR

Günümüzde gelişmiş Batı ekonomilerinde serbest piyasa anlayışının egemen olduğu doğrudur. Ancak bu demek değildir ki devlet, ekonomiden elini ayağını tamamen çekmiştir. Tam tersine, hükümetler işlettikleri dev tesisler yoluyla, yaptıkları yatırımlarla, maliye ve teşvik politikalarıyla ekonomide düzenleyici bir rol oynamayı sürdürmektedir Bu nitelik Fransız ekonomisi için de geçerlidir. İlk bakışta liberal görünen Fransa’nın mevzuatı, yabancı yatırımları maliye bakanının iznine, hem de “titiz” iznine tabi tutar. Yabancı sermayeye belirli sektörlerde kısıtlamalar getirilmiştir. Daha doğrusu Fransa hükümetleri, ekonominin pek çok önemli sektörünü denetim altında tutar. A. Smith’in “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” sloganı pek geçerli değildir. Sendikalar, hattâ bizzat özel sektör  -evet, özel sektör!- Fransız şirketlerinin yabancılar tarafından satın alınmasına tepki gösterir. Dahası Fransa’da özelleştirme çalışmaları şeffaf değildir. Bu özellik, ulusal firmaların dolaylı yollardan korunduğunun karinesi sayılır.

Fransa’da devlet; iş ve çalışma hayatını düzenleyen mevzuatla, yüksek vergilerle önemli ölçüde ekonomik hayatın içindedir. Öyle ki “bu mevzuat ve uygulamalar, sanki yabancıları Fransa’da yatırım yapmaktan caydırmayı amaçlıyor” dense, yanlış olmaz.

1) Fransa’da elektrik ve gaz üretimi ve dağıtımı kamuya aittir. Toplumsallaştırılmış kuruluşlar da -yani devlete ait işletmeler de- özel girişimcilerin ellerindeki işletmeler gibi verimli işletilebilir. Buna Fransa’dan birçok örnek verilebilir. Bir devlet kuruluşu olan Electricité de France 160 bin çalışanı ve 27 milyon müşterisiyle Fransa pazarının neredeyse tümüne egemen… Fransız halkına Avrupa'nın en ucuz elektrik enerjisini sunuyor. Benzer durum gene bir devlet işletmesi olan Gaz de France için de geçerlidir. 33 ülkede faaliyet gösteren bu şirketin 2001 yılındaki cirosu 14.4 milyar, kârı ise 891 milyon Avro idi.

Yüksek verimlilikle çalışan bu sanayi kuruluşlarının elde ettikleri kârlar devletin kasasına girmekte, son analizde eğitim hizmetleri, sağlık hizmetleri ve diğer sosyal hizmetler olarak topluma geri dönmektedir. Bunun içindir ki yalnız Almanya'da ve öbür kıta Avrupa’sı ülkelerinde değil, Fransa'da da, sözgelimi eğitim ve sağlık alanları bizdeki gibi özel ellerde para tuzaklarına dönüştürülmemiştir.

2) Liberal geçinen Fransa’nın, ekonomide “korumacı politikalar” izlediğinin başka güçlü kanıtları vardır. Bunlardan en başta gelen biri, eski başbakanlardan Dominique de Villepin’in “Ekonomik Vatanseverlik” anlayışıdır. Bu politikanın bir örneği; İtalyan enerji şirketi ENEL’in, satın almak için teklif verdiği Fransız SUEZ’in, teklifin hemen ardından bir Fransız kamu işletmesi olan GAZ DE FRANCE ile birleştirilmesidir.

Öykü şöyledir: Fransa'da iki büyük enerji şirketi vardı. Biri yukarda adı geçen Gaz de France (GDF)… Avrupa'nın üçüncü büyük gaz dağıtım  şirketi... 53 bin çalışanı var. Elektrik üretimi de yapıyor, cirosu 22.4 milyar Avro. İkincisi, Suez’dir, Avrupa'nın elektrik üretiminde beşinci, gaz dağıtımında altıncı büyük şirketi... 160 bin çalışanı var. Cirosu 41.5 milyar Avro... Bundan bir süre önce bu iki büyük enerji şirketi birleştirildi. Ama nasıl? “Özelleştirme yapıyoruz” havası yaratılarak!... Gerçekte ise bir taşla iki kuş vuruluyordu: Birincisi, birleşme ile ortaya çıkan yeni dev şirketin kontrolü devletin eline geçiyordu. İkincisi, İtalyanların, GDF’yi satın alarak Fransız enerji sektörüne girmesi önlenmiş oluyordu. GDF'nin özelleştirilmesi gündeme gelince İtalyan enerji şirketi Enel, GDF ile birleşerek Fransız enerji sektörüne büyük bir oyuncu olarak girmek istemişti. Ancak bu girişim önlendi, İtalyanların hevesi kursaklarında kaldı; GDF’nin İtalyan şirketi ile birleşmesi; ulusal bir şirketle, Suez’le birleşmesi sağlanarak engellendi. İki Fransız şirketinin birleşmesinde başrolü ise Cumhurbaşkanı Sarkozy oynadı. Kurulan yeni enerji devinin sermayesinin yüzde 34.6'sı devlete ait bulunuyor. Bu pay devletin, GDF-Suez şirketinin kontrolünü elinde tutmasına yetiyor. GDF-Suez şirketi 123 milyar dolarlık piyasa değeriyle dünyanın üçüncü enerji devi haline geliyor, Fransa'nın ikinci büyük elektrik üreticisi ve Avrupa'nın en büyük gaz ithalatçısı oluyordu.

Neden böyle bir yola gidildi? Ulusal Gaz İdaresi’nin yabancıların eline geçmesini önlemek için tabiî! Devlet müdahalesi ile sağlandı bu.  İtalyan Hükümeti, Fransa’nın bu korumacı girişimini “AB hukukunun ihlali” olarak niteledi.

Yine Fransa’da benzer bir engelleme, bir Rus şirketine karşı da yapıldı.Fransa'da bu olup biteni Güngör Uras şöyle yorumluyordu[vi]Operasyon enerji sektörünü stratejik sektör olarak belirleyen Fransız hükümetinin, sektörün devlet kontrolünde güçlendirilmesi ve yabancı girişlerinin önlenmesi politikalarının bir uygulamasıdır. Özelleştirmeyi ve enerji piyasaları başta olmak üzere finans ve haberleşme sektörlerinde yabancı sermayeye getirilen engellerin kaldırılmasını savunan Avrupa ülkelerinin, kendi ülkelerindeki bu uygulamaları ilgi çekici, çok anlamlı.

3) Fransa’nın, “korumacı politikalar”ına bir kanıt daha vermek isterim.

Temmuz 2005… Sütlü ürünler firması Danone (Danon)’a  bir Amerikan şirketi, Pepsico talip oluyor. Sen misin buna cesaret eden, bütün Fransa hükümetiyle, siyaset adamlarıyla, aydınlarıyla, halkıyla ayağa kalkıyor, büyük tepki gösteriyorlar. Bakınız, o zamanki Cumhurbaşkanı Jacques  Chirac (Jak Şirak) hangi sloganla karşı çıkmış bu satışa: O bizim millî gururumuzdur, satılamaz! 

IV) ALMANYA

Batı’nın bugünkü gelişmiş ülkeleri gelişmelerini liberal politikalarla değil, tam tersine müdahaleci politikalarla gerçekleştirmiştir. “Karşı görüş” dediğim bu görüşün, şimdi de Almanya ekonomisinden kanıtlarını sunacağım.

A) TARİHSEL KANITLAR

Almanya XIX. yüzyıl sonlarına gelinceye kadar dünyanın en liberal ticaret rejimlerinden birine sahip bulunuyordu. Ancak bu özellik; Alman devletinin “laissez faire”ci, yani liberal bir devlet olduğu anlamına kesinlikle gelmiyordu. Çünkü Almanya bazı önemli sanayilerini yüksek tarifelerle koruma altına almıştı. Buna karşılık XVIII. yüzyıldan itibaren, Prusya deneyimi şu gerçeği gözler önüne serdi: Bebek sanayiler; tarifeler dışında başka yollardan da, devlet yatırımları, kamu-özel sektör işbirliği ve çeşitli teşviklerle de korunabilirdi.  Nitekim Prusya böyle yaptı. Biraz da bu çabalar sayesindedir ki özel sektörün gelişmesi doğrudan devlet müdahalesini gereksiz kıldı. Ancak devlet “rehberlik” rolünü hiçbir zaman bırakmadı. Bundan dolayıdır ki Almanya, XIX. ve erken XX. yüzyıl Fransa’sı gibi “laissez faire”ci bir devlet olarak nitelenemez.

1) Bebek sanayi korumasının anavatanı deyince, akla gelen ülke genellikle Almanya’dır. Bununla birlikte tarihsel olarak tarife koruması, Almanya’nın sanayileşmesinde ABD’de veya İngiltere’de olduğundan daha az rol oynamıştır. Ancak yanlış anlaşılmasın, sadece tarife koruması… Bu uyarıdan kastım, Almanya’nın başka birçok koruma aracını bolca kullanmış olduğu gerçeğidir.

Prusya’da, 1834 Alman Gümrük Birliği’nden (Zollverein) önceki tarife oranları ve daha sonra Alman sanayi sektörünün tümünde uygulanan tarife koruması çok yüksek değildi. Tarife korumasının böyle göreceli olarak düşük olması; Alman devletinin, ekonomik gelişmeye olan yaklaşımının liberal olduğu anlamına mı geliyordu? Kesinlikle hayır! Frederick William ve onun oğlu Büyük Frederick dönemlerinde, daha sonra Almanya’yı birleştirecek olan Prusya devletinde yeni sanayileri korumaya ve teşvik etmeye, bu yoldan geliştirmeye yönelik politikalar uygulanmıştır.

a) Prusya Kralı Frederick William (1713–1740) devlet müdahaleciliğini öne çıkaran merkantilist politikalar uygulamaya koymuştur. Merkantilizm, bilindiği gibi, devlet hazinesinin altın ve gümüş varlıklarını artırmak amacıyla ihracata ağırlık veren bir iktisat öğretisidir. Ulusal devletin otoritesini destekleyecek şekilde iç ve dış ekonomik faaliyetlerde güçlü devlet müdahaleciliğini öngörüyordu. Dış ticarette yurt dışından hammadde ithalatı serbest bırakılırken, mamul madde ithalatı yüksek gümrük vergileri ile engelleniyordu. Hammaddenin yurt içinde işlenerek, sanayi ürünü olarak dışarıya ihracı teşvik ediliyordu.

b) Büyük Frederick (l740–1768) iktidara geldiğinde Prusya hâlâ geri bir ülkeydi, bir hammadde ihracatçısı konumundaydı. İhraç ettiği işlenmiş ürünler yünlü ve pamuklu giysilerden ibaretti. Doğal olarak Büyük Frederick de babasının merkantilist politikalarını benimseyerek tam anlamıyla müdahaleci bir iktisat politikası uygulamaya koydu: Çok sayıda sanayinin -özellikle tekstil, metal silah, porselen, ipek ve rafine şeker sanayilerinin- tekelcilik, ticaret koruması, ihracat teşvikleri, sermaye yatırımları ve dışarıdan kalifiye işgücü getirilmesi gibi önlemlerle korunmasını sağladı. Frederick, ülkesini bir askerî güç haline getirme hırsıyla doluydu. Bu amaçla ilk iş olarak bir sanayi bölgesi olan Silezya’yı topraklarına kattı. Burayı kalkındırmak üzere çalışmalara başladı. Almanya’nın ilk yüksek fırınını kurdu.  Kalifiye yabancı işçileri, onlara bedava dokuma tezgâhı vererek ülkesine çekti. Özellikle çelik ve keten sanayilerini teşvik etti.

c) Silezya’daki kalkınma, Frederick’in ölümünden sonra da yetenekli bürokratların ve girişimcilerin gayretleriyle devam etti. Öyle ki bu bölge adeta Almanya’nın cephaneliği haline geldi;1842’de ise Avrupa’nın en gelişmiş bölgesi konumuna yükseldi. Hattâ teknolojik açıdan Britanya ile başa baş olduğu kabul ediliyordu. Bu örnek, bir “yakalama ekonomisi”nde, devletin, ülkenin girişimci yetersizliğini nasıl telafi ettiğini göstermesi bakımından son derecede anlamlıdır.

2) On dokuzuncu yüzyıl başlarından itibaren Prusya Devleti, Silezya’da uygulanandan daha dolaylı ve karmaşık bir müdahaleciliğin öncüsü oldu. Bunun başta gelen örneği Ruhr’daki yol inşaatının hükümetçe finansmanıdır. Bir diğer örnek de eğitim alanında yapılan reformlardır.

1840’lardan sonra ise özel sektörün serpilip büyümesiyle, Alman devletinin gelişmeye doğrudan katkısının azaldığı görülür. Ancak bu değişiklik, devletin sahneden çekilmesi anlamına gelmiyordu.  Devlet sadece “yönlendirici” bir rolden “yol gösterici” role geçiş yapıyordu. O dönemde uygulanan politikalar arasında şunlar vurgulanabilir:

-Gelecek vaat eden mucitlere burs sağlanması,

-Başarılı girişimcilerin teşvik edilmesi,

-Yeni makineler ve sınaî süreçlerle ilgili sergiler düzenlenmesi.

Bu dönemde Alman Şansölyesi Otto von Bismarck (1815-1898) toprak sahipleri (Junker’ler) ile ağır sanayiciler arasındaki siyasi ittifakı (çavdar ve demirin evliliğini) güçlendirmek için, tarifeleri önemli oranlarda yükseltti.

İkinci Reich döneminde (1870–1914) ise özel sektörün daha da gelişmesi ve bürokrasi içinde sanayileşmenin daha ileriye götürülmesine karşı olan “Junker” unsurunun güçlenmesi, devletin özerkliğinin ve kapasitesinin azalmasına yol açtı. Bu dönemde devletin sınaî kalkınmadaki rolü ve yeterliği azalmış olsa da, tarife ve kartel politikalarının ağır sanayinin gelişmesindeki önemi yine de azımsanamaz.

B) GÜNCEL KANITLAR

Almanya günümüzde Avrupa Birliği (AB) üyeleri arasında en fazla serbest rekabet bayraktarlığı yapan ülkedir. Ne var ki Türkiye gibi ülkelere karşı MERİT stratejisi uygular. Öte yandan aşağıda sunacağım kanıtlardan da anlaşılacağı üzere, başı sıkıştığı zaman müdahaleci politikalara sarılmaktan da geri kalmaz[i].

1) Günümüzde, Türkiye’de dayatılan “babalar gibi satarım” zihniyetinin aksine, Avrupa'nın en gelişmiş ülkelerinde, devletin elindeki birçok sanayi işletmesi özenle korunmaktadır. Bu, Almanya’da da böyledir. Gerçekten, Almanya Federal Cumhuriyeti Anayasası’nın “kamulaştırma” başlıklı 15. maddesi şöyledir: "Topraklar, doğal kaynaklar ve üretim araçları kamulaştırma amacıyla, şekli ve boyutlarının belirleneceği yasa yoluyla ortak mülkiyete ya da kamu ekonomisinin diğer oluşumlarına devredilebilir."

2) Avrupa ülkelerinin stratejik kuruluşlara olan yaklaşımı, son derecede milliyetçi ve korumacıdır. Avrupa Birliği Komisyonu’nun rekabeti ve serbest piyasa kurallarını emreden kararlarına rağmen, üye ülkeler ulusal çıkarlarını olumsuz etkileyen kararlara inatla karşı çıkmaktadır. Özellikle “stratejik” sayılan şu alanlarda devlet kontrolü elde tutulmaya çalışılıyor: Bankacılık, enerji, demir-çelik, bilişim, savunma-güvenlik.

3) Çarpıcı bir örnek olarak Almanya’nın ünlü Wolkswagen otomobil şirketinden de söz edilebilir. Bu firmanın stratejik bir önemi yoktur; ancak Alman sanayileşmesinin, Alman tarihinin, Alman disiplin ve karakterinin simgelerinden biri sayıldığından, yabancılara satılması yasaklanmıştır. 324 bin çalışanıyla bir dünya otomotiv devi olan Volkswagen'in yönetim kurulunda, 1960 tarihli özel bir yasayla 'son sözü söyleme hakkı' kamuya bırakılmıştır. Bu hakkın maddî temelini, kamunun elinde bulunan, özel kişi ve kuruluşlara 'devredilemeyen' şirket payları oluşturmaktadır.

4) AB’nin lokomotifi olan Almanya, Birliğin piyasa ekonomisine en bağlı olan üyelerinden biridir. Buna rağmen gerektiğinde liberal uygulamalara önemli istisnalar getirmekten de hiç geri kalmamaktadır. Nitekim geçen yıllarda Alman hükümeti, ulusal güvenliğe tehdit olabileceği gerekçesiyle yabancı yatırımları mercek altına almaya hazırlanıyordu. Hükümet yabancı şirketlerin, ulusal işletmeleri satın alma girişimlerini incelemek üzere bir kurum oluşturmayı planlıyordu. Alman Maliye ve Hazine bakanlıklarıyla Başbakanlık, yabancı kamu fonlarının ulusal güvenlik için risk oluşturup oluşturmadığını araştırıyordu. Alman yetkililer özellikle bankaların, yabancı sermaye tarafından satın alınmasının oluşturacağı tehdit konusunda, Çin, Rusya ve petrol zengini ülkelerin mali gücü karşısında tedirginlik duyuyorlardı. Almanya’nın bu yaklaşımı, yabancı kamu fonlarına yönelik olarak batı başkentlerinde artan kaygıyı temsil ediyor kuşkusuz. Alman bankacılık sisteminde yabancı sermaye payı sadece yüzde 5’dir[ii].

5) Dahası, Koalisyon hükümeti “ülkenin mücevherleri”' nin de yabancıların eline geçmemesi için önlem hazırlığı içindeydi. “Ülkenin mücevherleri” dedikleri ise stratejik tesisler!... Hükümet 5 sektörü "stratejik sektör" olarak tanımlıyor: Finans, enerji, lojistik, telekomünikasyon ve metal...

Bu çerçevede Başbakan Angela Merkel'in başkanı olduğu Hıristiyan Demokratik Birlik Partisi (CDU) bir yasa teklifi hazırlıyordu. Yasanın amacı ulusal güvenlik bakımından önemli sektörlerin ve stratejik altyapı yatırımlarının yabancıların eline geçmesini önlemek... Önlem olarak ABD'deki “Yabancı Yatırım Komitesi” benzeri bir kurum oluşturulacak, yabancı sermaye izinleri bu kurum tarafından verilecek. Önlemler özellikle petrol zengini Körfez ülkeleri ile Çin ve Rusya'dan gelen büyük yatırım fonlarına karşı alınmaktaydı. Yasa değişikliğine göre stratejik olarak tanımlanacak sektörlerdeki şirketlerde yüzde 25'ten fazla pay sahibi olmak isteyen yabancı yatırımcılar adı geçen kuruldan izin alacaktır. Yasanın, 2008 yılı başlarında yürürlüğe girmesi bekleniyordu.

Başbakan Merkel yaptığı açıklamalarda yabancı yatırımcılar konusunda uyarılarda bulunmuş ve Almanya'nın stratejik sektörlerinin korunması gerektiğini belirtmişti. Dikkat! Bu girişime muhalefetteki Sosyal Demokrat Parti de ânında destek veriyor. Görüyor musunuz, elin iktidarı, muhalefeti, ülkenin yüksek çıkarları söz konusu olunca, kapitalizm, sosyalizm demeyip nasıl da bir araya geliyor, dışarıya karşı nasıl ortak bir cephe oluşturuyorlar?

6) Almanya’nın uyguladığı gizli korumacılığa başka örnekler de verilebilir. Sayın Onur Öymen “Ulusal Çıkarlar”[iii] adlı kitabında şunları yazıyor: Almanya milyarlarca marklık bir konut inşa projesi için, bütün ülkelerin firmalarına açık olan ihaleler düzenliyor. İlk ihale dört projeyle ilgili ve hepsini de Türk firmaları kazanıyor. Ertesi gün Alman basınında iri manşetler!... Nasıl olur da Almanların paralarından Türk firmalarına ihale verilebilir? Derhal ihalelerden ikisi Türklerden alınıp başkalarına veriliyor. İkinci bir örnek: Almanya; Polonya gibi bazı ülkelerin inşaat firmalarının, kendi işçilerini getirerek iş üstlenmelerine imkân tanımış. Türkiye de bundan yararlanmak isteyince, talebi kabul etmek zorunda kalıyorlar. Ancak çalıştırılacak Türk işçi sayısı 7000’i geçmeyecektir. Oysa Türkiye Alman firmalarına böyle bir kısıtlama uygulamıyor. Ne var ki itiraz işe yaramıyor, Alman Ekonomi Bakanlığı işe müdahale ederek toplam işçi sayısının 2000’e indirilmesini sağlıyor! Ancak şikâyetler yine bitmiyor. Ve son perde: Alman hükümeti Türkiye ile yapılan antlaşmanın uygulanmasını tümüyle durduruyor.

 

V) AMERİKA BİRLEŞİK DEVLETLERİ

“Karşı görüş”ün kanıtlanmasında sıra son ülkede: Amerika Birleşik Devletleri…

Günümüzün “en ateşli serbest ticaret misyonerleri olan” iki ülke, İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri geçmişte korumacı politikaları, “tarife korumasını en saldırgan biçimde kullanmış olan” ülkelerdi. Hele Amerika Birleşik Devletleri (ABD),… korumacılıkta şampiyonluk aslında ona aittir! XIX. yüzyılın ortası ile II. Dünya Savaşı arasındaki dönemde (yaklaşık olarak 1850-1940) dünyanın en çok korunan ekonomisi ABD ekonomisi oldu. Bu ülke başta İngiltere diğer gelişmiş ülkeler gibi, geçmişte müdahaleci politikalar uyguladı, sanayileşmesini bu yoldan gerçekleştirdi. Ve bunu sağlar sağlamaz çark etti, liberal kesildi, koyu serbest ticaret savucusu oldu.

A) TARİHSEL KANITLAR

Evet, günümüzde dünyanın yoksul ülkelerine, tabiî bu arada Türkiye’ye de akıllar veren, liberalizmi ve serbest ticaret politikalarını dayatan ABD geçmişte yani henüz bir az gelişmiş ülke iken, bugün söylediklerinin tam tersini yapıyordu.

1) Herkes genç endüstrileri koruma stratejisini ilk uygulayan ülkenin, İngiltere olduğunu çok iyi bilir. Bun karşılık şu gerçek pek az bilinir: Korumacılığın en seçkin uygulayıcısı da Amerika Birleşik Devletleri’dir.

Bu anlamlı gerçek, özellikle ABD kaynaklı literatürde pek az dile getirilir. Hiç kuşkusuz söz konusu ihmalde bir gerçeği örtbas etme, gözlerden uzak tutma çabası da vardır. Başka konularda kendilerini çok bilgili ve uzman gösteren kişiler bile, bu durumun farkında değilmiş gibi davranırlar. Bazıları ise tarifelerin yüksek olduğu gerçeğini kabul etseler bile, bunun önemini küçümserler.

Tarih tarafsız ve daha dikkatli olarak okunduğu zamandır ki Amerika’nın ekonomik kalkınmasında genç endüstri korumasının önemi ortaya çıkar. Bağımsızlığın elde edildiği dönemde Güneyli tarım kesimi; menfaatleri gereği her tür korumaya karşı çıkarken, ABD Hazinesinin ilk sekreteri (1789-95) Alexander Hamilton (1755-1804) ve diğerlerinin temsil ettiği Kuzeyli imalatçılar, koruma talep ediyordu.

2) Amerika ile ilgili olarak yanlış bilinen bir gerçek daha vardır: Genç endüstri (bebek sanayi) argümanı sistematik bir biçimde ilk kez Alman iktisatçı Friedrich List’in yapıtlarında değil, Alexander Hamilton’un “İmalat Hakkında Hazine Sekreterliği’nin Raporları[iv] (1792) adlı çalışmasında ortaya konmuştur. Hamilton, “Raporlar”ında şu görüşü savunmuştur: Sanayileşmenin başlangıcında meydana gelebilecek kayıplar hükümetçe garanti altına alınmadığı takdirde, diğer ülkelerin neden olduğu rekabet ve “alışkanlıklar” sebebiyle, Amerika uluslararası alanda rekabet edebilir (genç) sanayiler kuramayacaktır. Burada “rekabet”ten kasıt, diğer ülke mallarının fiyat ve kalite üstünlüğüdür. “Alışkanlık” tüketim alışkanlığını ifade etmektedir.

Durum böyle olunca, o zaman, hükümet desteği şart olmaktadır. Hamilton’a göre bu destekler ithalat vergileri veya -ender durumlarda- ithalat yasaklamaları şekillerinde olmalıdır.

Kongre ulusal sanayileri koruma yönündeki ilk adımını 1789’da atmış, kenevir, cam ve çivi gibi az sayıda ürün haricinde tüm ithal ürünleri için % 5 oranında gümrük vergisi içeren bir yasayı yürürlüğe koymuştu. Bu tarifeler aslında liberaldi; ancak çok geçmeden, 1792’de, A. Hamilton’un “Raporları”ını yayınladığı yıl, birçok ithal malında tarifeler yükseltildi.

3) Amerika genç sanayilerini koruma yönündeki -devrimci olarak niteleyebileceğim- asıl politika değişikliğini, yeni bir yasa ile 1816’da gerçekleştirdi. Bu yasa tarifeleri savaş zamanındaki düzeylerine çıkarıyor, neredeyse bütün mamul mallara yaklaşık % 35’lik bir koruma getiriyordu. Özellikle -o zamanın en ileri sanayileri olan- pamuklu, yünlü dokumalar ve demir eşyalar korunmaktaydı. Bununla da yetinilmedi, koruma oranı giderek artırıldı: 1820 yılı itibariyle mamul mallara uygulanan ortalama tarife oranı yaklaşık % 40’ı bulmuştur.

Buna rağmen, tarifelerin daha da yükseltilmesi taleplerinin arkası kesilmedi. Ancak New England’lı -özellikle de New Yorklu- gemicilerin ve Güneyli tarım kesiminin çıkarları; 1820, 1821 ve 1823 tarihli daha yüksek tarife talep eden yasa tasarılarının reddedilmesinde etkili oldu. Ancak 1824’te yeni ve daha yüksek tarifeleri öngören bir yasa kabul edildi. 1832’de Kongre mamul mallara ortalama % 40 tarife oranı öngören bir tarife yasası kabul etti. Bu oran, Güneylilerin talep ettiğinden çok daha düşüktü. Yasa özellikle demir eşyalara ve tekstil ürünlerine daha yüksek, yüzde 50’yi bulan gümrük vergisi uygulanmasını öngörüyordu 1846–1861 dönemi “alçakgönüllü korumacılık” dönemi olarak nitelenir. Ancak belirtmek gerekir ki bu korumacılık yalnızca, ABD’nin standartlarına göre “alçak gönüllüydü”. ABD’nin uyguladığı tarifeler uluslararası ticaretin önünde, Avrupa’nın tarifelerinden daha yüksek bir engel oluşturuyordu.

4) Kuzey ve Güney arasında tarifelerle ve kölelikle ilgili konularda yaşanan anlaşmazlık en sonunda Amerikan İç Savaşı’nın (1861–1865) çıkmasına neden oldu. Amerika ile ilgili üçüncü bir yanılma da burada karşımıza çıkar: İç Savaş”‘ın genellikle kölelik konusundaki ayrılıktan kaynaklandığı söylenir, halbuki gümrük tarifeleri de bir diğer önemli anlaşmazlık sebebiydi.

O sıralarda siyasi kariyerinin başında olan A. Lincoln, katı korumacı Whig partisinin önde gelen üyelerinden, karizmatik siyasetçi Henry Clay’in coşkulu bir takipçisiydi. Clay, serbest ticareti öngören “İngiliz Sistemi’ne karşı, yerli sanayilerin (genç sanayilerin) korunması ile altyapının geliştirilmesi” ilkelerine dayanan “Amerikan Sistemi”ni savunuyordu; bu görüşleri Lincoln da benimsemişti.

ABD, yirminci yüzyıl başlarının Rusya’sı hariç, Birinci ve hatta İkinci Dünya Savaşı’na kadar olan dönemde genç sanayi korumasının en coşkulu uygulayıcısı olmuştur.

5) Peki, ABD ne zaman “merdiveni itti,” başka bir deyişle ABD ne zaman katı bir liberalizm savunucusu kesildi?

ABD ancak İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, sanayi alanındaki üstünlüğü kesinleşince, dış ticaretini serbestleştirdi ve serbest ticaretin en ateşli savunucusu haline geldi. Bununla birlikte yine de ticaretini, İngiltere’nin serbest ticaret döneminde (1860-1932) olduğu kadar serbestleştirmemiştir. Birleşik Krallık gibi sıfır tarife rejimini hiçbir zaman uygulamamıştır. “‘Gizli” korumacı önlemler konusunda çok daha saldırgan davranmıştır.

Önceleri korumacılık hakkında olumlu konuşmaktan çekinen Amerikalı iktisat tarihçileri arasında korumacılığın ne kadar önemli bir rol oynamış olduğu günümüzde daha çok kabul görmektedir. En azından bazı anahtar sanayilerin gelişmesinde, örneğin XIX. yüzyıl başlarında tekstil sanayiinin veya aynı yüzyılın ikinci yarısında demir çelik sanayiinin gelişmesinde, tarife korumasının kritik bir öneme sahip olduğu hususunda fikir birliği vardır.

Paul Bairoch, XIX. yüzyıl boyunca ve 1920’lere kadar ABD’nin en korumacı ülke iken, dünyanın en hızlı büyüyen ekonomisi olduğunu kanıtlamıştır. Öte yandan, 1846–1861 arası dönemde korumacılıktaki azalmanın kalkınma üzerinde herhangi bir pozitif etkisi olduğuna dair kanıt da yoktur. Daha da ilginci, 1830–1910 arasında en yüksek kişi başına Gayri Safi Yurtiçi Hâsıla artış hızı korumacılığın özellikle yüksek olduğu dönemlerde gerçekleşmiştir.

6) Yakalama aşamasında, tarife koruması; ABD hükümetinin, ülkenin ekonomik kalkınmasını teşvik etmek amacıyla başvurduğu tek politika değildi. 1862 Morril Yasası’ndan ve hatta tahminen 1830’lardan itibaren hükümet, tarım alanında çeşitli araştırmaları destekledi. On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında devlet, eğitim alanındaki yatırımları artırmıştır:1840’ta eğitime yapılan toplam yatırımın yarısından azı devlet tarafından yapılırken, 1900’de bu oran % 80’e çıkmıştır. Bu sayededir ki 1900’e gelindiğinde ülkede okuryazarlık oranı % 94’e yükselmişti.

Amerikan Federal Hükümeti, savaş sonrası dönemde bile savunma ve araştirma ve geliştirme (A v G) harcamalarının yayılma etkisi sayesinde sınaî kalkınmada önemli bir rol oynamıştır. Toplam A v G harcamaları içinde Federal Hükümet’in payı 1930’da sadece % 16 iken, savaş sonrası dönemde %50 ile %65 arasında bir orana yükselmiştir.

7) Amerika Birleşik devletleri XIX. yüzyıl boyunca, korumacı politikaların en güçlü kalesi olmakla kalmayıp aynı zamanda entelektüel vatanıydı da. Yüzyılın son çeyreğinde, dönemin önde gelen Amerikan iktisatçıları genç endüstri (bebek sanayi) korumasını savunmaktaydı. XIX. yüzyıl başlarının büyük iktisatçılarından -Friedrich List’i de etkilemiş olan- Daniel Raymond ve Mathew Carey ulusal sanayi korumasının en tanınmış destekçileriydi. Aynı yüzyılın ortalarından sonuna kadar da Amerikan iktisadı, M. Carey’nin oğlu Henry Carey’nin etkisinde kaldı. Ne var ki, bu iktisatçıların çoğu Amerikan iktisadi düşünce tarihi tarafından göz ardı edilmiş, üzerleri örtülmüştür.

ABD’nin yakalama döneminde birçok Amerikalı entelektüel ve siyasetçi; İngiliz Klasik iktisatçıları tarafından savunulan serbest ticaret teorisinin, ülkeleri için uygun olmadığını anlamışlardı. Daha sonraları Henry Carey, serbest ticaretin, ABD’ye işlenmemiş ürün ihracatçısı rolünü uygun gören İngiliz sömürgeci sisteminin bir parçası olduğunu ileri sürmüştür.

B) GÜNCEL KANITLAR

Amerika baş emperyalist ve en güçlü bir ülke olarak, özellikle uluslararası ekonomik kurumlar, Dünya Ticaret Örgütü, Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası aracılığıyla, dünyaya belli bir ekonomi politikası dayatır. Ne var ki başka ülkelere dayattığı bu politikalar, kendi içinde uyguladıklarından tamamen farklıdır, hatta onların tam tersidir. Liberal ekonomi, piyasa ekonomisi savunucusudur. Ancak ulusal çıkarları gerektirdiğinde, piyasa ekonomisi falan dinlemez, derhal çark eder, birinci sınıf devletçi kesilir, tabii kendi sınırları içinde… Dünyaya ise serbest piyasa ekonomisini dayatmaya devam eder. ABD’nin bu çifte standart uygulamasına, J. Stiglitz’in bir kitabından[v] da yararlanarak somut örnekler veriyorum.

1) ABD; kendi ekonomisi söz konusu olduğunda serbest piyasanın sınırları olduğunu, dolayısıyla ekonomide devletin önemli bir rolü olması gerektiğini kabul eder ve gereğini yapar. Piyasaların ekonominin sorunlarını tek başına çözebileceği şeklindeki “piyasa temelli yaklaşım”ı ciddiye almaz. Başka ülkelere karşı ise, bunun tam tersini, “piyasanın mükemmel ve her derde deva olduğu” görüşünü dayatır, uygulatır da. ABD’de pek çok şirket serbestleştirmeye ve devletin faaliyet alanının küçültülmesine karşıdır. Yani Amerikan iş adamları da devletçi politikadan yanadır[vi]. Ama yalnızca Amerika’da!

2) ABD gelişmekte olan ülkelere, pazarlarını her türlü ithalata açmaya zorlar. Buna karşılık kendi çiftçisi ve tarım sektörü yararına, ağır ticarî engeller ve gümrük vergileri uygulayarak, özellikle Üçüncü Dünya çiftçilerini kendi pazarlarından uzak tutar. Ne zaman serbest piyasadan söz eder? Elde etmek istediğini haklı çıkaracak bir söyleme gereksinim duyduğu zaman! Serbest piyasa uygulaması Amerikan şirketlerini kötü bir duruma sürükler görününce “ticaret yönetimi”nden ya da “âdil ticaret”ten dem vurmaya başar. Yürüttüğü mantık şudur: Ticaret iyidir ama, ithalat kötüdür. İhracat iyidir, çünkü iş yaratır. Amerikan ekonomisi daha verimlidir, bütün ülkelerden daha üstün mallar üretir. Öyleyse Amerika’yı kendi topraklarında rekabette saf dışı bırakan bir ülke, “âdil olmayan ticaret uygulamaları içinde” demektir. Mutlaka damping yaparak fiyatı maliyetin altına çekiyordur. Öyleyse Amerikan ürünlerini almayan bir ülke, kuraldışı ticaret uygulamalarına yönelmiştir. Böyle bir görüşün saçma olduğu açıktır. Çünkü her ülke karşılaştırmalı üstünlüğe sahip olabilir.

ABD’nin çifte standart uygulamasına somut iki örnek vereyim: Birincisi ABD başkanlarından G. W. Bush’un, çelik sanayiini korumak için gümrük vergilerini %30 or

Copyright © Prof. Dr. Cihan Dura