Atatürk Okulu > Milliyetçilik Dersleri
25-05-2021
BİRLİK VE ORTAKLIK

İlkel insanı insan yapan, birlikte yaşamaları, birlikte avlanmalarıdır. Çağdaş insanın bile tek başına insan olarak kalması kolay değildir. Eğer ilk insan yalnız yaşasaydı, bir hayvan olarak kalırdı. İnsanlığın şafağında birlik vardı.

Başlangıçta insanların her şeyi ortaktı. Alet yapmayı, avcılığı, ateş yakmayı, ev kurmayı ve toprağı işlemeyi insan tek başına değil, öbür insanlarla birlikte, onlarla el ele vererek öğrenmişti.

İnsanlar açlık ve soğuktan, yaban hayvanlarından, ancak birlikte yaşayıp birlikte avlanmak, tehlike anında ortak gayretle kendilerini savunmak, hep birlikte evlerini kurmak sayesinde kurtulabiliyorlardı. İnsanın, ocak yapmak için kocaman bir taş getirmeye ya da bir kayanın dibinde taş bloklardan duvar örmeye tek başına gücü yetsin, bu mümkün değildi.  

İnsan sosyal bir varlıktır. Doğası itibariyle toplu yaşamaya, hayatı birlikte sürdürmeye eğilimlidir.  Topluluklar büyüdükçe, birlik olmanın önemi daha da arttı. Bu nitelik günümüzün “millet” dediğimiz toplumları için de geçerlidir. Millet bu beraberliğin en eskilerindendir, kökeni derindedir, sağlamdır.

Bu büyük beraberlik nasıl oldu? Zamanla bir şehri diğerinden, bir kabileyi başkasından ayıran duvarlar, sınırlar, yıkılmaya başladı. Başka başka kabilelerden insanlar ilkin düşmanca, birbirlerini hor görerek ve birbirlerine güvenmeyerek, sonralarıysa gittikçe daha uysal tavırlar içinde karşılaşıyorlardı. Yalnız savaş meydanlarında değil, pazarlarda, limanlarda, tören günlerinde tapınakların önlerinde de bir araya geliyorlardı. Değişik dillerde konuşan, başka başka tanrılara tapan insanlar, kalabalıkta birbirine karışıyordu.

● Kültürü, bilimi ve tekniği tek bir insan değil, milyonların emeğine dayanan insan toplulukları yaratmıştır. Eğer insanlar birer Robinson olsaydı, topluluk halinde değil de ayrı ayrı aileler halinde yaşamış olsalardı, hiçbir zaman insanlaşıp bir kültür yaratamazlardı.

Neandertal insanını ele alalım. Onun konuşması gerekiyordu. Bunu gerektiren husus, benzerleriyle ortaklaşa çalışmalarıydı. Çünkü insanlar birlikte çalıştıkları zaman, yaptıkları işle ilgili şeylerde hiç olmazsa biraz olsun birbirlerini anlamalıydılar. Çalışma toplumsallaştıkça, jestler de toplumsallaşıyordu: Her şeyi tam olarak anlatabilecek ayrı ayrı jestler gerekmişti. Ortaklaşa çalışma insana konuşmayı, konuşma da düşünmeyi öğretmiştir.

İnsanın bilgisi azken, o bilgi bellekte kolayca saklanabiliyordu. Efsaneler, masallar, ağızdan ağıza geçerdi. Her ihtiyar canlı bir kitaptı. İnsanlar masalları, efsaneleri, görenek ve töreleri belleyerek, kıymetli birer cevher gibi çocuklarına verirlerdi ki, onlar da kendi çocuklarına iletsinler. Ama bu cevher arttıkça, bellekte saklanması güçleşiyordu. O zaman anıt, belleğin yardımına koştu.

Kahramanlar hakkında ilk türküler yaratıldığı zaman, ozan hâlâ kendi soyuna, kendi kabilesine sımsıkı bağlıydı. İnsanlar her işi elbirliğiyle yaptıkları gibi, türküler de birçok kuşağın kolektif emeğiyle meydana gelirdi. Ozan, geçmişten miras aldığı bir türküyü değiştirip süslediği hallerde bile onu kendi eseri saymazdı.

Kimse için ayrı ayrı evler, çiftlikler yoktu. İnsanlar ortak evlerde kalırdı. Tüm bir soy bir yerde yaşar, ortaklaşa çalışır, hep birlikte yer içerlerdi. Toprak ayrı ayrı insanların değil, bütün kabilenin malıydı. Yabancı toprakta çalışan toprak köleleri yoktu. Orada yaşayanların hepsi özgürdü.

 

● Ancak zamanla her şey değişti, kentlerde hayat başkalaştı: Daha çok iş çıkarmak bunun için de işbölümü gerekiyordu. Erkekler avlanırken, kadınlar kulübe kuruyor, elbise dikiyor, kök toplayıp yiyecek hazırlıyorlardı. Yaşlılarla gençler arasında da işbölümü vardır. Ustanın biri kap kacak yapıyor, diğeri bunları süslüyordu. Bir demirci kılıç, diğeri de zırh yapıyordu. İş, yalnız ustalar arasında değil, şehirler arasında da bölünmüştü.  Bir şehir yünlü kumaşlarıyla, diğeri zırhlarıyla, bir başkası süslü vazolarıyla ün saldı.  Önceleri her çiftçi kendi pişirdiği ekmeği yer, kendi bağında yetiştirdiği üzümün şarabını içer ve kendi koyunlarının yününden, evde dokunmuş aba giyerdi. Derken, bir değişiklik oldu: Buğday ekmek, asma yetiştirmek nesine gerekti? Dokuduğu kumaşları, denizaşırı ülkelerden getirtilmiş ekmek ve şarap karşılığında tüccara satmak daha kârlıydı. Gün geldi, birçok dokumacı, dedelerinin çiftçi olduklarını hatırlamaz oldu.

İnsanlığın daha ileri aşamalarına ait, çiftçi ve zanaatçıları çalışırken gösteren resimler bulunmuştur: Çömlekçi çömelmiş, elle tezgâhını çevirir. Marangoz testereyle tahta keser. Kunduracı bir tabureye oturmuş, sandal diker. Demirci kâh bir ayağıyla, kâh diğeriyle körüğe basarak, ocaktaki ateşi körükler. Çiftçi, iki uçlu bir üvendireyle öküzleri dürterek çift sürer. Bu nedir, işbölümüdür. İşbölümü olunca, doğal olarak değiş tokuş da vardır. Mezarların ve tapınakların duvarlarındaki çalışan insan tasvirlerinde, alışveriş eden insanlar görülüyor. Sepetinin önünde diz çökmüş bir balıkçı, balık verip demirciden bir deste olta iğnesi alıyor. Çiftçi, meyveleri bir çift sandalla değiştiriyor. Avcı, içinde kuş bulunan bir kafesi verip boncuk alıyor.

● Bir zamanlar insanlar arasında zengin ve yoksul, köle ve köle sahipleri de yoktu. Soyun bütün üyeleri eşitti. Yavaş yavaş bir uçurum, zenginleri yoksullardan, bir uçurum da zanaatçıları çiftçilerden ayırmıştır. Önce zanaatçı kendi topluluğu için çalışır, topluluk onu beslerdi. Çünkü insanlar hep birlikte çalışır, elde ettiklerini de bölüşürlerdi.

Önceleri her şey ortak olup tarlalarda hep birlikte çalışılırken, artık toprağın aslan payı zenginlerin ve soylu kişilerin eline geçmişti. Yoksullara kalansa devede kulaktı. Zengin, tarlalarını kendisi işlemez, kölelerine işletirdi. Çift sürme ya da ürün toplama zamanıysa, özgür köylüler de zenginin tarlalarında çalışırlardı.

Bir zaman geldi ve insan “kendisinin” olanı “başkasınınkinden” ayırmaya başladı. Soy dağılmış, eski birlik kalmamıştı. Artık zanaatçı, kendisini soyun uysal bir aleti olarak hissetmeyip kendisi için çalışmaya başlamıştı. İlkel toplum düzeninin yerini kölelik alıyordu.

Sonuç olarak, her şeyin tohumu insanların bir arada yaşamaya başlamasıyla atıldı. Birlik; ortak toplumu, ortak dili, ortak tarihi, ortak kültürü yarattı.

Bu ortaklıklar da milleti!...

Ancak bir şeyler var ki, millet oluşumunu kırılgan kılıyor. Bu, nüfus artışıyla birlik olgusunun zayıflaması, bireycilik eğiliminin öne geçmesidir.

 

KAYNAK: Yazıyı şu kitaptan geniş ölçüde faydalanarak kaleme aldım: M. İlin v E. Segal, İnsan Nasıl İnsan Oldu, (Çev. A. Zekeriya), Say Yayınları, İst.,1995.

Copyright © Prof. Dr. Cihan Dura