Atatürk Okulu > Devletçilik Dersleri
30-10-2016
BİRİNCİ GÖREV SINIFI İÇİN “DEVLETÇİLİK" DERSİ DOKÜMANI

BİRİNCİ GÖREV SINIFI İÇİN “DEVLETÇİLİK" DERSİ DOKÜMANI

Cihan Dura

30.10.2016

ATATÜRK TÜRKİYE CUMHURİYETİ’Nİ ÖNCE BİR ANA SÜTUN, SONRA İKİ ANA SÜTUN ÜZERİNE KURMUŞTUR:

BİRİNCİSİ: MİLLİYETÇİLİK...

DİĞER İKİSİ: MİLLÎ EGEMENLİK… TAM BAĞIMSIZLIK...

ATATÜRKÇÜLÜĞÜ ÖĞRENMEK İSTEYEN HER YURTTAŞ, HER GENÇ, İŞE BU ÜÇ İLKEYİ ÖĞRENMEKLE BAŞLAMALIDIR. ANCAK BUNLARI SAĞLAMLAŞTIRAN, YAŞATAN, ÖĞRENECEĞİMİZ YEDİ İLKE DAHA VARDIR.

BU İLKELERDEN CUMHURİYETÇİLİK İLKESİNİ GÖRDÜK, ŞİMDİ SIRA DEVLETÇİLİK İLKESİNDE…

DEVLETÇİLİK NEDİR? AŞAĞIDA 12 KONU HALİNDE ÖZETLE AÇIKLADIM.

 

I. Konu: DEVLETÇİLİK

2. Konu: TÜRKİYE’DE DEVLETÇİLİK

3. Konu: EKONOMİ

4.Konu: MALİYE

5. Konu: KALKINMA

6.Konu: ÜRETİM FAKTÖRLERİ

7.Konu: TARIM

8. Konu: TARIM POLİTİKASI

9. Konu: SANAYİ

10. SANAYİ PROGRAMLARI

11. Konu: EĞİTİM VE ÖĞRETİM

12. Konu: EĞİTİMDE UYGULAMALAR

 

HAYDİ ARKADAŞLAR, DAVRANALIM! BU KONULARA DA ÇALIŞALIM.

EN İYİSİ, EVİMİZDE, ÇEVREMİZDE, ARKADAŞLARIMIZ ARASINDA BİR “1.GÖREV SINIFI” AÇALIM, HER TOPLANTIMIZDA BİR KONU İŞLEYELİM.


 

 

I. KONU: DEVLETÇİLİK KAVRAMI

A) DEVLETÇİLİK NEDİR?

Devletçilik Cumhuriyetimizin dayandığı temel ilkelerdendir.

Devlet toplum halinde yaşayan insanların, güvenliği ve düzeni sağlamak, ortak ihtiyaçları karşılamak amacıyla kurdukları teşkilattır.

Devletçilik; devletin ekonomik hayata müdahale etmesi, ekonomik hayatta rol almasıdır.

Devletçilik ekonomik işlerin tümüyle bireylere bırakılmayıp bazılarının devlet tarafından yapılmasının daha uygun olacağını savunur. Buna karşılık, bu işleri devletin değil de bireylerin yapması gerektiğini savunan görüşe ise “bireycilik” denir. Bireyciliğin ideolojisi liberalizmdir.

Atatürk’ün takibini uygun gördüğü devletçilik, ılımlı devletçiliktir. Ilımlı devletçilik; özel girişimi “esas” kabul eder, ama toplumun genel yararının gerektirdiği her noktada devleti görevli sayar. Bu sistemde devlet bireye karşı olmadığı gibi, birey de devlete karşı olamaz. Önemli olan, devlet ve bireylerin birbirini tamamlamalarıdır.

B) NEDEN DEVLETÇİLİK?

Devlet ekonomide görev almasını gerektiren sebepler vardır:

-Devletin Görevlerinin Artması: Milletlerde özgürlük ve uygarlık ilerlediği ölçüde, toplumsal ihtiyaçlar artar, yeni ihtiyaçlar doğar. Bunlar yeni örgütler, kamusal hizmetler ve kurallar gerektirir. Bunları sağlayacak olansa, devlettir.

-Bireyin Zayıflık ve Yetersizliği:   Bireyler ve şirketler devlete kıyasla zayıftır. Özel sektör sermaye, teknik ve girişimcilik bakımından yetersizdir.

Bireyler bazı büyük ortak çıkarların tatmininde yeterli olamazlar. Bu gibi işlerde bireylerin kurmayı başaramayacakları geniş ve kuvvetli bir teşkilat gerekir. Bu işler millet için yaşamsal önemde olabilir ki, bunları ancak devlet yapabilir.

Devlet işletmeciliğinin verimsiz olduğu, kâr edemediği savı doğru değildir.

-Amaç Farklılığı:  Devlet bir toplumun ortak çıkarını, ilerlemesini hedefler. Bu bakımdan devletin amacı, bireyinkinden farklıdır. Özel çıkar kişiseldir ve rekabete dayanır. Yalnız rekabetle ekonomik düzen kurulamaz. Serbest rekabet zayıflarla kuvvetlileri karşı karşıya bırakır.

C) DEVLET FAALİYETİNİN SINIRLARI

-Devlet faaliyeti bireyin gelişmesini engellememelidir. Bireyin kişisel faaliyeti, ekonomik ilerlemenin esas kaynağı olarak kalmalıdır.

-Birey Haklarına Dokunmamak Gerekir: Yurttaşların özgürlük, eşitlik, dokunulmazlık ve mülkiyet hakları korunmalıdır. Ancak bireyler haklarını kullanırken, topluma zarar veremezler.

-Yurttaşın Özgürlükleri Yasal Koşullara Bağlıdır: Her yurttaş ekonomik özgürlüğe, çalışma ve sanat özgürlüğüne sahiptir. Ancak bu özgürlük, kamunun iyiliği adına, birtakım yasal koşullara bağlıdır. Örneğin kimse ülkede istediği gibi öğretmenlik, doktorluk yapamaz; bunun için birtakım niteliklere sahip olmalıdır.

-Mülkiyet Hakkına Müdahale Edilemez: Bireysel mülkiyet, bir insanın, emeğinin ürünü olan her şeye sahip olmasıdır. Fikir ve kalem ürünü olan her eser de sahibinin hakkıdır. Mülkiyet bireyin, devletin müdahale edemeyeceği haklarındandır. Mülkiyet hakkını sınırlayan tek bir durum vardır, o da kamulaştırmadır.

D) DEVLETİN GÖREVLERİ

Devletin İki Esas Görevi: Devletin ve hükümet teşkilatının, yurttaşlara karşı yetkileri olduğu gibi görevleri de vardır. Bunlar önce iki esas görev olarak karşımıza çıkar:

-Devlet yurttaşın özgürlüğünü korur. Bunun için ülke içinde güvenliği ve adaleti sağlayıp devam ettirir.

- Devlet milletin bağımsızlığını korur. Bunun için de dış politikayı ve diğer milletlerle ilişkileri iyi yönetir, içerde her türlü savunma kuvvetlerini daima hazır bulundurur.

Açıktır ki, bunlar yurttaşların birey olarak yapamayacakları işlerdir.

Devletin Diğer Görevleri:  Bunlar yollar, demiryolları gibi bayındırlık işleri, eğitim ve öğretim işleri, sağlık işleri, tarım, ticaret, sanayiye ait ekonomik işler ve benzerleridir.

Devlet hangi işleri üzerine alabilir: Bir iş ki, büyük ve düzenli bir yönetim gerektirir, özel girişim elinde tekelleşme tehlikesi gösterir ya da genel bir ihtiyacı karşılar, o işi devlet üzerine alabilir. Madenlerin, ormanların, demiryollarının, deniz taşımacılığı şirketlerinin devlet tarafından yönetilmesi bu işlerdendir.

Bir devletin ülke güvenliğiyle ilgili görevleri vardır. Bu hizmetler yaşamsaldır, her zaman gereklidir. Bu hizmetler bireysel çıkar aracı yapılamaz, esas olan kamunun çıkarıdır. O da ancak devletçilikle sağlanır.

** **

 

2. KONU: TÜRKİYE’DE DEVLETÇİLİK

A) HEDEF: KISA SÜREDE KALKINMA

Atatürk ve arkadaşlarının ülküsü Türkiye’yi az zamanda kalkındırmak, halkı gönence kavuşturmaktı. Bunun içindir ki, ekonomik alanda, büyük işlerde devleti fiilen ilgili kılmak önemli bir prensipleri olmuştur.  Bu ülkü bireycilikle, liberalizmle gerçekleştirilemezdi. Bunun tek yolu devletçilikti. Devleti, geri kalmışlıktan kurtulmanın, toplumsal adaleti sağlamanın biricik aracı olarak görüyorlardı.

C)TÜRKİYE’YE ÖZGÜ DEVLETÇİLİK

Atatürk ve arkadaşlarının uyguladığı devletçilik sistemi Türkiye’ye özgüydü. Türkiye’nin ihtiyaçlarından doğmuştu.

Atatürk devletçilikten, yani ılımlı devletçilikten şu üç esası anlıyordu:

-Ekonomide bireylerin faaliyetleri esas olacaktır.

-Büyük bir ülkenin bütün ihtiyaçları, birçok şeylerin yapılmadığı göz önünde tutularak, ülke ekonomisini devlet eline alacaktır.

-Kesin zorunluluk olmadıkça piyasalara karışılmayacaktır.

D) NEDEN DEVLETÇİLİK?

Neden ülke ekonomisinin yönetimini, büyük işleri devlet üstleniyordu?

1) Çünkü cumhuriyetimiz henüz çok gençti. Geçmişten miras kalan hizmetler, günün gereklerini tatmin etmekten uzaktı. Bunu sağlamak için bireylerin girişimlerinin sonucunu beklemek doğru değildi. Hükümet önemli ve büyük işleri, olabildiğince üzerine almalıydı.

2) Devletçilik ilkesinin kabulü asıl şu bakımdan zorunluydu: Osmanlı İmparatorluğu’ndan Türkiye Cumhuriyeti devletine harap bir yurt parçası miras kalmıştı. Ülke ekonomisini yeni baştan kurmak gerekiyordu. Ne var ki, ülkenin kalkınmasını, çok zayıf olan özel girişimden beklemek hayaldi. Bu koşullar altında devletçilik Türkiye için kaçınılmazdı. 

E) PLANLI-PROGRAMLI ÇALIŞMA

Başarı için planlı olarak çalışmak gerekiyordu.

1) Kurtuluş ve bağımsızlık için yapılan mücadeleyi tamamlamak, ülkemizin ekonomik kaynaklarından en yüksek şekilde istifade ederek zayıflık sebeplerimizi gidermek için, her şeyden önce çalışmak gerekiyordu. 

Ancak yapılacak çalışmalar yıllarca takip edilecek bir programa dayanmazsa başarısızlığa mahkûmdur. Başarı ancak yasal bir planla ve en akılcı bir şekilde çalışmakla sağlanabilirdi. 

2)Bir devletin yönetimi bilime dayanmalıdır. Bilim ise düzen ister, plan ister. Büyük bir ülke planlama olmadan yönetilemez. Özel girişime engel olmadan, planlamanın erdemlerinden yararlanmak şarttır.

F) SONRAKİLER SAPTI 

1) Atatürk ve arkadaşları çok işler yapmış, başarmıştır. Ancak insan ömrü çok büyük işleri, işlerin hepsini başarabilecek kadar uzun değildir. Doğal olarak, eserin tamamlanmasını sonraki kuşaklara bıraktılar. Ne var ki, izleyen kuşaklar işin sonunu getiremediler. Diğerlerinde olduğu gibi Devletçilik İlkesinden de saptılar.

2) Atatürk devletçiliği bize özgüdür. Türkiye’nin koşullarıyla yoğrulmuştur. Liberalizm ise Batı’ya özgüdür, yapıca bizden farklı olan Batı toplumlarının dünya görüşüdür, evrensel değildir. Yapılabilecek hataların en büyüğüdür Liberalizmi alıp, bizim toplumumuza uygulamak. Ancak sonra gelenler her açıdan Batı’nın peşinden giderek, liberal ekonomi uygulamasını benimsemişlerdir.  Bu yüzdendir ki, sanayileşmemiz ve kalkınmamız durmuş, birçok önemli sorunumuz çözümsüz kalmıştır.

** **

 

3. KONU: EKONOMİ

A) EKONOMİ NEDİR

1)Ekonomi (iktisat) insan ihtiyaçlarını tatmine yönelik faaliyetlerin tümüdür.

Atatürk’e göre ekonomi demek, her şey demektir, hayat demektir. Yaşamak için, mutlu olmak için, kuvvetli bir devlet için, insanın varlığı için ne lazımsa, onların tamamı demektir. Tarım demektir, ticaret demektir, çalışmak demektir.

2) Bir ulusun varlığının değeri, uygarlık alanında yaptıklarıyla ölçülür. Bu varlıkların güçlenmesinde en çok gereken şey ekonomidir. Ekonomide ilerlememiş milletler varlıklarını koruyamazlar.

B) EKONOMİNİN ÖNEMİ

1) Tarihî olayların siyasi, askerî, toplumsal ve ekonomik nedenleri vardır. Bir milletin yaşamıyla, yükselmesiyle, çöküşüyle ilgili olan en önemli neden, o milletin ekonomisidir. Bu Türk tarihi için de doğrudur. Gerçekten Türk tarihi incelenirse görülür ki, bütün yükselme ve çöküş sebeplerinin başında ekonomi gelir. Bundan dolayıdır ki, Türkiye Cumhuriyeti'ni yaşatmak ve yükseltmek için, ekonomiye birinci derecede önem vermek gerekir.

2) Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında, ekonomik durumumuz içler acısıydı: Tarım zayıftı, sanayi yoktu. Eğitim çok kötüydü. Bütçemiz, gelirimiz yetersizdi. Kısacası her şey ikinci bir zafere,  ekonomide de başarılı olmamıza bakıyordu. Çünkü kalkınmanın gerektirdiği kuvvet ve araçlar yalnız onda vardı. Ancak ekonomiye önem vererek gelirimizi artırabilir, yoksulluktan kurtulabilirdik.

Asıl büyük zafere ulaşmamız, ekonomideki başarılarla mümkün olacaktı. Çünkü ekonomik bakımdan zayıf bir millet yoksulluktan kurtulamaz; ileri bir uygarlığa kavuşamaz. Ülkenin bağımsızlığını korumak için gerekli olan araçlar, ancak ekonominin gelişmesiyle elde edilebilir.

3) Aydınlar ve yöneticiler milleti mevcut durumundan daha ileriye götürmekle yükümlü olan insanlardır. Bu ilerleyiş için savaşlarda kazanılan zaferler yeterli değildir. Asıl ilerleyiş ekonomi alanında olur.

Her alanda olduğu gibi, ekonomi alanında da akılcı, verimli işler yapmalıdır. Bu yolda ne derecede başarılı işler yapılırsa, ulusumuz da o derecede zenginleşmiş, o denli yükselmiş ve gönenç bulmuş olur.

C) DEVLETİN EKONOMİ TEMELİ

Cumhuriyetimizi kuran kadro yeni Türkiye devletinin mutlaka ekonomiye dayandırılması gerektiğini düşünüyordu. Hükümetin esasları iktisat programından çıkarılmalıydı. Milletçe bütün varlığımızla, bütün bilgi ve çalışmalarımızla ekonomiye odaklanmalıydık.

1) Atatürk Türkiye Cumhuriyeti’nin ekonomik temelini şöyle ifade etmiştir:

Yeni Türkiye devleti; temellerini süngü ile değil, süngünün de dayandığı ekonomi ile kuracak, bir iktisat devleti olacaktır.

Hükümetimizin bütün esasları, bütün programları iktisat programından çıkarılmalıdır. Çocuklarımız ticaret, sanayi, tarım ve sanat alanlarında verimli, etkili, pratik bir eleman olacak şekilde yetiştirilmelidir. Eğitim programlarından başka, diğer devlet birimleri için düşünülecek programlar da, iktisat programına dayanmalıdır.

Ekonomide başlıca hedeflerimiz; bağımsızlığımızı korumak ve en uygar, gönençli bir millet olarak varlığımızı yükseltmektir.

2) Nasıl başaracağız?

Atatürk yanıtlıyor: Çok çalışarak, halka danışarak, milletçe ekonomiye odaklanarak…

Çalışacağız ve az zamanda durumumuzu en uygar bir düzeye getireceğiz. Yapılacak işleri anlamak için çok kitap okumakla yetinmeyip, tarım, sanayi erbabı ve tüccarla doğrudan doğruya görüşmek gerekir. Bu maksatla İzmir’de bir kongre topladık.

Hayat demek ekonomi demekse, bütün görüşlerimizi, bütün çalışmamızı mutlaka ekonomide başarılı olmaya odaklamalıyız. Örneğin, eğitim ve öğretim programımız öyle olacaktır ki, onu takip eden insanlar güzel çiftçi, kunduracı, fabrikacı, tüccar olacak; güzel iş yapan adam, faydalı adam, verimli adam olacaktır.

Sonuç şudur ki, tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de en başta gelen işimiz iktisat işleridir. Bu işte en yüksek başarıyı temine çalışmak yaşamsaldır, zorunludur.

** **

 

4. KONU: MALİYE

A) KAMU MALİYESİ NEDİR?

Kamu maliyesi devlet işlerinin yürütülmesi için gerekli gelirleri sağlama ve harcamaları planlama amacına yönelik devlet hizmetidir.

Devletin, işsizliği, enflasyonu önlemek gibi ekonomik ve sosyal hedeflere ulaşmak için, malî araçlar kullanmasına “maliye politikası” denir. Bu amaçları gerçekleştirmek için kullanılan araçlar; kamu harcamaları, vergiler ve borçlanmadır.

B) ÖNEMİ VE ESASLAR 

1) Bir devlet; maliyesi sayesinde ayakta durur. Devletin varlığı ve bekası bakımından çok önemlidir. Maliye düzenli olmalıdır, güven ve disiplin üzerine kurulu olmalıdır.

Özellikle devletçi ve halkçı olan bir yönetimde ve ekonomide, maliyenin kudret ve düzenliliği başlıca dayanaktır.

2) Atatürk’ün maliye politikasının temel amacı; halka sıkmadan ve yabancıya muhtaç olmadan bütçe dengesinin sağlanması, kamu hizmetlerinin yürütülmesidir.

Bir diğer hedef de, yeni Türkiye’nin hızla kalkınması gerektiğinden, devlet bütçelerinin, bütçe fazlaları vermesinin sağlanmasıdır. Bu fazlalar yatırımlara tahsis edilecektir.

C) BÜTÇE

Hükümetin, bir yıl içinde elde edeceği gelirlerle, yapmayı planladığı harcamaları gösteren tabloya devlet bütçesi denir. Eğer bütçede planlanan harcamalar, planlanan gelirlerden fazla ise bütçe açığı, daha az ise bütçe fazlası söz konusudur.

Bütçe devlet hizmetlerinin, planlı bir şekilde yapılmasını ve denetlenmesini sağlar.

Atatürkçü öğretinin bütçe ile ilgili esasları şunlardır:

i- Devlet bütçesi denk olmalıdır. Atatürk’ün maliye politikasında devlet bütçesinin açık vermemesi, dengede olması esastır. Çünkü açık bir bütçenin sakıncaları vardır. Denklikten anlaşılan, devletin gelirleri ile harcamaları arasında eşitliğin sağlanmasıdır, denkliğin borçlanma yoluyla sağlanması kabul edilemez.

ii- Devlet bütçesi ekonomik yapıyla orantılı olmalıdır.

iii- Devlet bütçesi koruyucu ve kurucu olmalıdır. Verimli işlere her defasında daha fazla pay ayırmalıdır.

Devlet bütçesinin denk olması, ekonomik yapıyla orantılı olması malî bağımsızlığımızın koşullarındandır.

Atatürk döneminde uygulanan maliye politikası olumlu sonuçlar vermiştir. Bu politikanın ulusal faaliyet üzerinde yarattığı etkiyledir ki, bütçe tahmin rakamları yalnız gerçekleşmekle kalmamış, daima fazla ile kapanmaya başlamıştır.

D) VERGİLER

-Vergi ve Vergi Politikası: Kamu harcamalarını yapabilmek için, devletin, kişi veya kurumların gelirlerinden aldığı paya vergi denir. Vergi koymanın en önemli işlevi, kamu hizmetlerini yürütebilmek için devlete para aktarmaktır. Vergilemenin gelir dağılımını dengelemek, enflasyon ve işsizliği azaltmak gibi başka işlevleri de vardır. Bu gibi amaçlara ulaşmak için hükümetin, vergi aracını kullanmasına “vergi politikası” adı verilir.

-Atatürk Dönemi Vergi politikası: Atatürk döneminde uygulanan vergi politikasının esaslar şöyle belirtilebilir.

1-Atatürk’ün maliye politikasının temel amacı, kamu maliyesinin yurt içinde ve dışında güçlü olmasıdır. Vergi artışları halkın gelir düzeyi ile orantılı olmalıdır.

Atatürk döneminde halka ağır gelen vergi, resim ve harçlar kaldırılmış; bunların yerine halkın gelir düzeyine göre ayarlanabilen vergiler getirilmiştir.

2-Vergiler ekonomiyi olumsuz etkilememeli, üretimi azaltmamalıdır.

3-Vergi yasaları ve vergi toplama usulleri iyileştirilmelidir. Vergi yasaları bilimsel ve uygulamalı bir şekilde ve milletin ödeme yeteneğine önem veren bir zihniyetle geliştirilmelidir. 

4- Vergi, yurttaşın mutlaka ödemesi gereken bir borçtur. Maliye’ye olan yükümlülüğü, yurttaşın başta gelen ödevlerindendir. Askerlik nasıl bir vatan borcu ise, vergi de vatandaşın yerine getirmeye mecbur olduğu bir borçtur.

E) DIŞ BORÇLANMA

Dış borçlanma devletin, yabancı bir devlete ya da mali kuruluşa yaptığı borçlanmadır.

i-Her uygar devlet gibi Türkiye de dış borçlanma yapabilir.

ii-Dış borçlanmaya ancak şu iki koşulla olumlu bakılabilir:

-Yapılan borçlanma ülkenin bayındırlığını, halkın gönencini sağlayacak, üretimi ve gelir kaynaklarımızı geliştirecek verimli borçlanma olmalıdır.

-Borçlanma, borç verenler tarafından ülkeye baskı yapma aracı olarak kullanılmamalı, bağımsızlığımızı zedelememelidir.

** **

 

5. KONU: KALKINMA

Atatürk yaptığı konuşmalarda, Türkiye’nin ekonomik kalkınma zorunluluğundan söz etmiş, kalkınmanın nasıl gerçekleştirilmesi gerektiğini çeşitli yönleriyle anlatmıştır. Bu konudaki görüşlerini aşağıda kendi ağzından dinleyelim.

A) KALKINMA HEDEFİMİZ

Biz mücadelemizi ülkemizin bağımsızlığı ve mutluluğu için yaptık. Halkımız çok yoksuldu, ülke imara muhtaçtı. Oysa Türkiye’nin her yeri gönençli ve kalkınmış olmalıydı. Bunu mutlaka başarmalıydık. Biz bütün o uzun ve zor mücadeleleri, vatanın ve milletin bağımsızlığı için yapmıştık. Ondan sonraki faaliyetlerimizin de asıl hedefi; kalkınmış bir Türkiye’nin gerçekleştirilmesi olacaktı. Ülkemizi bayındır, halkımızı mutlu ve gönençli kılacaktık.

Ülkemiz haraptı, milletimiz yoksuldu. Eğitimimiz geri, ekonomi zayıftı. Ama biz kararlıydık; kesin emelimiz; ülkemizi imar etmek, halkımızı aydınlatmak, gönence kavuşturmaktı. Önceliğimiz ekonomiydi: Ekonomimizin iyileştirilmesine ne kadar önem verirsek, ülkemiz o kadar güçlü ve gönençli olacaktı.

Ülkemizde köylere varıncaya kadar bütün şehirlerimizin, birer gönenç ve bayındırlık manzarası göstermesi önde tuttuğumuz amaçtı.

Kısacası, Büyük bir yoksulluk gerçeğiyle ve yüzyılların ihmalleri ile karşı karşıyaydık. Bu nedenledir ki, yapılması gereken tek bir şey vardı: Türkiye’nin her bakımdan kalkınmasını sağlamak!

B) KALKINMA POLİTİKAMIZ

Ancak biliyorduk ki, kalkınma kendiliğinden olmaz. İlerlemek, kalkınmak için bilgi gereklidir, insan gücü, makine gereklidir. Yollar yapılmalı, fabrikalar kurulmalıdır. Genel cehalet yok edilmelidir.

1) Doğal Kaynaklar

Bizim ülkemiz bir tarım ülkesidir. Ancak sadece bir tarım ülkesi olarak kalamaz. Yurdumuz keşfedilmemiş maden hazineleri ile doludur, kaliteli topraklara sahibiz. Bunların hepsini açmak, işletmek, para yapmak lazımdır.

 2) Modern Bilgi, Teknoloji ve İnsangücü

Dünyanın güçlü ülkeleri karşısında ezilmemek, başarı olabilmek, mevcut en son uygarlık ve gelişmişlik derecesine ulaşmayı hedeflemekle mümkündür. Bu da hiç kuşku yok ki, çağdaş bilimsel ve modern araçları almamızı ve hakkıyla uygulamamızı gerektirir. Ekonomide başarılı olmak istiyorsak, gelişmiş ülkeler ne yapmaktadır, ne gibi araçlara başvurmaktadır? Onları öğrenmeli ve almalıyız.

Nüfusumuz sadece sekiz milyon!... Bu koca ülkeyi bu sekiz milyon işleyemez. İnsangücü lazımdır işlemek için. O zaman insanlarımızı sekiz milyondan seksen milyona çıkarmak lazımdır ve şüphe yok, bunun için gereken her araca başvurmalıyız. Fakat biz bunu bekleyemeyiz. İnsan eksiğini, el eksiğini başka bir şeyle telafi etmek zorundayız ki, o da teknolojinin bahşetmiş olduğu araçlardır. Onun adına makine derler. On beş kişinin, yüz kişinin yaptığını yapabilen teknoloji gücüne başvurmak zorundayız.

3) Eğitim ve Öğretim

Cahil insan yukarda söylediğim şeylerin hiçbirini yapamaz. Oysa ülkemizde genel denecek derecede yaygın olan bir cehalet vardır. O halde her şeyden önce bu cehaleti yok etmek lazımdır. Bu da eğitim ve öğretime yeni bir şekil vermekle olur. Yeni eğitim sistemimiz ekonominin isteyeceği gibi olmalıdır.

Eğitimimiz  o şekilde olmalı ki, çocuklarımız ülkede en çok gerekli olan şeyi öğrenmelidir. Hayat için gerekli olan şeyleri başarıyla, kolaylıkla elde etmek için bilinmesi gereken şeylerin hepsi eğitim ve öğretim programımızda bulunmalıdır.

Özetlersek, önce genel cehaleti yok etmeye çalışacağız. Bunun için herkes rast geldiği yerde yurttaşlarını aydınlatmayı ulusal bir görev bilmelidir. Yetişecek olan çocuk teorik olarak kalmamalıdır. Çalışma hayatında verimli olmalı, faal olmalıdır. Günün istediği meslek sahibi olarak yetişmelidir.

Ayrıca yüksek meslek adamları da yetiştirmek lazımdır. Bütün bunlar için gereken her türlü bilim ve öğretim kurumları açılacak, geliştirilecektir.

4) Neler Yapacağız?

Görülüyor ki, yapılması lazım gelen çok şey var. Yol yapacağız, demiryolları, limanlar yapacağız. Tarımda tamamen modern, teknik araçlar kullanarak tarımı geliştireceğiz. Sonra, sanayicilerimizi yetiştireceğiz. Dünya ile rekabete girebilecek biçimde hareket edeceğiz. Tabii bu da fabrikalarla olacaktır. Çalışmalarımızın ürününden en yüksek ve gerçek faydayı sağlayabilmek için de aradaki aracıları çıkaracağız. Bugüne kadar yaşadığımız felaketlerin nedenlerinden biri de milletimiz ile dışarı arasında yabancıların aracı olmasıdır.

** **

 

6. KONU: ÜRETİM FAKTÖRLERİ

Burada Atatürk’ün üretim faktörleri hakkındaki görüşlerini yine kendi ağzından öğreneceğiz. Ancak, önce iki önemli kavramı basitçe tanımlamamız gerekiyor: Üretim ve üretim faktörleri… Üretim, insanların ihtiyaçlarını tatmin eden malları elde etme faaliyetidir. Üretim faktörleri ise üretimde kullanılan, doğal kaynak, emek, sermaye, bilgi gibi unsurlardır.

Atatürk’ü dinliyoruz:

Bağımsızlık savaşımızı zaferle noktalamıştık. Ancak işimiz daha bitmemişti, asıl mücadele bundan sonra başlıyordu. Ülkemiz haraptı, milletimiz yoksuldu. ekonomimiz zayıftı. Ülkemizi imar etmek, halkımızı yoksulluktan kurtarmak gerekiyordu. Artık bunun mücadelesini vermeliydik, ülkemizi kalkındırmalıydık. Ne var ki, kalkınma için kaynak gerekliydi, doğal kaynaklar, insan gücü, makine, bilgi gerekliydi.

Bu konudaki görüşlerimi aşağıdaki gibi ifade ediyordum.

A) DOĞAL KAYNAKLAR

Öncelikle doğal kaynaklarımızı işlemeli, değerlendirmeliyiz. Doğal kaynaklar toprakla, bunun üstünde ve altında bulunan zenginliklerdir.

Bütün bu hazineleri açmak ve bunları işletmek, servet ve mutluluk kaynaklarını bulmak, bizlere, milletimize düşen görevlerdir.

B) İŞGÜCÜ

İkinci ekonomik kaynağımız işgücüdür. İşgücü (emek), üretim için gerekli olan insan beden ve beyin gücüdür.

İşgücü nüfusa bağlıdır. Nüfus ekonomi ve ülke savunması açısından önemlidir. Nüfusumuz çok azalmıştır, artırmak lâzımdır. Bunun için önlemler almak zorundayız.

Bundan başka, Türk kadını çalışma hayatının içinde olmalıdır. Kadının, bir ulusun yükselişinde yeri eşsizdir. Türkün yakın geçmişteki gerileyişi, kadının işten uzaklaştırılması ile başlamıştır.

C) SERMAYE

Ekonomik kalkınmanın diğer bir kaynağı da sermayedir. Sermaye; üretim sürecinde kullanılan makine, bina, yol gibi insan eseri olan araçlardır. Sermayenin kaynağı emek ve tasarruftur. Tasarruf vatanın gönencini temin edecek en sağlam bir araçtır. Bunun için, daha fazla çalışmak, tasarruf fikrini kökleştirmek, başlıca prensiplerimizdendir.

Ülkemizin genişliği ile nüfusumuz arasındaki orantısızlık vardır. Nüfusun azlığını, eksik olan el emeğini başka bir araçla telafi etmek mecburiyetindeyiz; o da makinedir, teknik aletlerdir.

Tutumlu olan bir ulus, devletin varını artırıyor demektir. Ancak bu artırılmış paralar verimsiz şekilde birikip kalmamalı, ulusal kurumlara, bankalara akmalıdır.

D) BİLGİ VE AHLAK

Bilgi öğrenme yoluyla elde edilen gerçeklerdir. Ahlak bireyin hayatta yüksek değerlere bağlı olarak davranmasıdır. Bilgi ve ahlak da üretim sürecini belirler.

Bir toplum için en büyük sermaye zekâ, dikkat, doğruluktur; teknik ve metotlu çalışmasını bilmektir. Bir işte başarılı olmak; eğer kişisel bir onur sorunundan daha ileri, ulusal bir onur sorunu yapılırsa, çalışmak için, hedefe ulaşmak ve daha yükselmek için gerekli enerji yüreklerde bol bol bulunacaktır.

** **

 

7. KONU: TARIM

Atatürk Türkiye’nin kalkınmasının öncelikle tarım sektörüne dayandırılmasını istiyordu. Çünkü halkın en geniş ölçüde faaliyet gösterdiği kesim tarım sektörüydü.

Bu konudaki görüşlerini de aşağıda kendi ağzından dinleyelim.

A) TARIMIN TARİHÎ ÖNEMİ

Biz bir tarım ülkesiyiz. Kendimizi önce bu alanda göstermeliyiz.

Çiftçilerimiz, köylülerimiz, zengin ve gönençli olmaya herkesten önce layıktır.

Dünyada fetihlerin iki aracı vardır. Biri kılıç, diğeri saban... Zaferinin aracı yalnız kılıçtan ibaret kalan bir millet, bir gün girdiği ülkeden kovulur. Gerçek fetihler yalnız kılıçla değil, sabanla yapılandır. Çünkü milletleri vatanlarında sağlam bir şekilde yerleştirmenin, millete istikrar vermenin aracı sabandır.

B) TARIMIMIZ NEDEN GERİ KALDI?

Halkımızın çoğunluğu çiftçidir, çobandır. Ancak şu da var ki, halkımız yüzyıllardan beri hakkıyla ne çiftçilik yapabilmiştir, ne de çobanlık… Bunun sebebi Osmanlı’nın siyasetidir. idi. Bu, bütün dünyayı zapt etmek, cihangir olmak siyasetidir. Millet evini, köyünü, bağını, tarlasını, öküzünü unutmuş, atına binmiş, ülke ülke dolaştırılıyordu.  İşte bu hareket biçimi, asli unsurun, yani Türklerin kendi yaşamsal icaplarıyla, ülkenin icaplarıyla uğraşmasına, kuvvetli olmak için, zengin olmak için gerekli olan çiftçilikle uğraşmasına engel oluyordu. Her şeyimiz gibi çiftçiliğimizin de arz ettiği sefalet manzarası bundandır.

Devamlı bir şekilde bugüne kadar sürüp gelen savaşlar, çiftçiliğimizi, ne yazık ki, çok geri bırakmıştır. Oysa çiftçi, yalnızca ulusal sınırları içinde hayatı için, bağımsızlığı ve egemenliği için silaha sarılmalıdır. Bundan sonra biz sakat hareketlerden kaçınarak, çiftçilerimizi kendi işlerinde faaliyette bulundurmak için çalışacağız.

C) TÜRKİYE: TARIM ÜLKESİ

Bizim ülkemiz tarım ülkesidir, çiftçi ülkesidir. Halkımızın çoğunluğu çiftçidir, çobandır. Biz ülkemizin servet kazanma yolunu her şeyden önce tarımda ve tarımsal sanayide arıyoruz.

Bugüne kadar vatanın birçok unsurları içinde en çok sıkıntı çekenler çiftçilerimiz olmuştur. Çiftçiler Osmanlı zamanında, çoğu kez hemen hiç düşünülmemiştir. Onları ya savaş olunca, ya hazinelerini doldurmak gerekince hatırladılar. Çalışan onlardı; buna karşılık ölen, sefalete mahkûm olan onlardı. Artık böyle olmayacaktır. Çiftçiler her şeyden önce kendilerini düşünecek, kendi gönençlerini sağlayacak, ancak ondan sonradır ki, başkalarını düşüneceklerdir.

Çiftçilerimizin gayretleriyle ülkemizin verimli tarlaları da birer bayındırlık kaynağı olacaktır. Çiftçilerimiz elbette yalnız kişisel ihtiyaçlarını gidermek için çalışmayacaklar. İhtiyaçlarından fazla olan ürünleri dışarıya sevk edecek ve onları altına çevirecekler. Bunu yapabilmek için tüccarlara ihtiyaç vardır. Eğer tüccarlar bizden olmazsa, milli servetin çok önemli bir kısmı şimdiye kadar olduğu gibi yine yabancılarda kalacaktır. Onun için ulusal ticaretimizi de yükseltmeye mecburuz.

D) KÖYLÜ EFENDİMİZDİR

Türkiye’nin hakiki sahibi ve efendisi, hakiki üretici olan köylüdür. O halde herkesten daha çok gönenç, mutluluk ve servete hakkı olan, buna layık olan, köylüdür. Dolayısıyla, Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümetinin ekonomi politikası, bundan böyle bu esas amacı elde etmeye yöneliktir.

** **

 

8. KONU: TARIM POLİTİKASI

Atatürk Türkiye’nin kalkınmasının öncelikle tarım sektörüne dayandırılmasını istiyordu. Peki, bunun için nasıl bir tarım politikası izlenmelidir?  Bu konudaki görüşlerini de yine kendisinden dinleyelim.

A) TARIMSAL KALKINMA

Tarım ekonominin temelidir. Onun için tarımsal kalkınmaya büyük önem verdik. Köylere kadar yayılacak programlı ve uygulamalı çalışmalar, hedefimize ulaşmayı kolaylaştıracaktır. Tarımın ve köyün kalkınması ancak planlı ve sistemli şekilde gerçekleştirilebilir. Kalıcı bir tarım politikası ve rejimi gereklidir; öyle ki, her gelen hükümete göre değişmesin.

Ülke iklim, su ve toprak verimi bakımından tarım bölgelerine ayrılmalıdır. Bu bölgelerin her birinde köylülerin gözleriyle görebilecekleri, çalışmaları için örnek alacakları verimli, modern, uygulamalı tarım merkezleri kurulmalıdır.

B) ÇİFTÇİNİN DESTEKLENMESİ

Önce çiftçiyi kalkındıracağız, bunun için ona her türlü modern desteği sağlayacağız.

Devlet aslî unsur olan çiftçiyi ve çobanı kuvvetlendirmek zorundadır. Köylüler hepimizin efendisidir. Köylüyü kuvvetlendirmek için, bilimin, teknolojinin, çağın emrettiği araçlara ve yollara fiilen girişmek lazımdır.

Köylünün çalışmasının verim ve sonuçlarını kendi menfaati lehine olabildiğince yükseltmek, iktisat politikamızın esas ruhudur. Dolayısıyla bir taraftan çiftçinin çalışmasını artıracak ve verimli kılacak bilgi, araç ve teknik aletlerin tamamlanmasına ve yayılmasına, diğer taraftan çiftçinin, çalışmasının sonuçlarından en yüksek düzeyde yararlanmasını sağlayacak ekonomik önlemlerin alınmasına çalışmak lazımdır.

Çiftçinin sömürülmesine izin verilemez. Çiftçi örgütlenmeli, ürününü refahını artıracak fiyatlarla satabilmelidir. Bu, yalnız eşitlik ideali bakımından değil, ulusal birliğimizin pekişmesi bakımından da önemlidir.

C) ÜRETİM GİRDİLERİ

-Çiftçiye hizmet: Köylüye ulaştırma, sağlık ve eğitim hizmetleri götürmeliyiz. Tarım okulları açmalıyız. Çiftçilerimizi makineli tarıma yönlendirmek de amaçlarımızdandır.

Başarımız tarıma bağlıdır. Tarım okulları açmalıyız, traktör ve diğer modern tarım makineleri getirmeli, yeni bir tarım bilimi geliştirmeliyiz. Tarımın değerini, önemini köylüye anlatmalı, onu en yüksek faydayı sağlayacak faaliyete yönlendirmeliyiz. Bunun için okul gereklidir, tarım okulları gereklidir.

-Makineleşme: Çok azalmış olan nüfusumuzu bir yandan artırırken, bir yandan da nüfus azlığını makine ile telafi etmeliyiz. Ancak makine ile tarım ülkesi olabiliriz. Yüzyıllardan beri kullanmakta olduğumuz sabanları bir tarafa bırakacağız. Çağdaş ilerlemelerin gerektirdiği bütün tarımsal alet ve edevatı ülkeye getireceğiz. Fakat çalışmanın yolunu da bilmek lazımdır. Bunun için de bilim ve teknoloji gerekir, kültür gerekir. Dolayısıyla çiftçilerimizi bu bakımdan yetiştirmek lazımdır.

Hemen yapılması gereken şey; bütün çiftçilerimizin makine sahibi olması, makine kullanmasını bilmesidir, makine yapan kurumlara sahip olmasıdır. Makinesiz tarım olmaz. El emeği güçtür.

D) TOPRAK REFORMU

Tarımda yapılacak önemli işlerden biri çiftçinin gereğince topraklandırılmasıdır; bir diğeri de, toprağın bölünmemesidir.

Meclis, Toprak Kanunu’nu bir sonuca vardırmalıdır. Her Türk çiftçi ailesinin, çalışacağı ve geçineceği toprağa sahip olması kesinlikle gereklidir. Ülkede topraksız çiftçi kalmamalıdır. Çiftçiye arazi verilmesi hükümetin sürekli izlemesi gereken bir konudur.

Bir çiftçi ailesini geçindirebilen toprak, hiçbir nedenle ve şekilde bölünmemelidir. Büyük çiftçi ve çiftlik sahiplerinin işletebilecekleri arazi genişliği, arazinin bulunduğu bölgenin nüfus yoğunluğuna ve toprak verim derecesine göre sınırlandırılmalıdır.

Tarımda üretim organizasyonu iyi değildir. Toprak dağılımı eşitsizdir. Ortalama işletme ölçeği küçüktür, işletmelerin sahip olduğu topraklar çok parçalıdır. Bu yüzden, modern teknolojiler kullanılamıyor. Bu sorunlara da el atmak gerekir.

E) TARIM VE DİĞER SEKTÖRLER

Tarımla sanayi sektörümüz arasında da dayanışma olmalıdır. Tarım bir yandan besin ihtiyacımızı karşılarken, bir yandan da sanayi girdileri sağlamalıdır. İhracatımızı oluşturan ürünler miktarca artırılmalı ve kaliteleri yükseltilmelidir.

Maliyetlere, sulamaya, hastalık ve zararlılarla mücadeleye önem vermelidir. Geniş bir sulama politikasının uygulanması gereklidir

Tarımsal faaliyet için de yollar, demiryolları, otomobiller lâzımdır ve bunların hepsinin faaliyete geçmesi lazımdır.

F) ORMANLAR

Ormanlar ülkemizin çok önemli bir servet kaynağıdır, tarımla uğraştığımız kadar ormanlarımızla da ilgilenmeliyiz. Ormanlarımızı çağdaş önlemlerle iyi halde bulundurmak, genişletmek ve ondan en yüksek faydayı sağlamak esas prensiplerimizdendir.

Yurdumuzun neresi çoraksa, boz topraksa, orayı orman kılmalıdır. Yurdumuz öyle ağaçlandırılmalı ki, kör bir insan bile fark edebilmelidir yeşillikler arasında olduğunu.

G) UYGULAMALAR

Atatürk’ün zamanında bu sorunların birçoğuna el atılmış önemli başarılar sağlanmıştır. Bunları aşağıdaki şekilde özetleyebiliriz.

Köylünün en büyük sıkıntısı, aşar veya öşür denilen mahsulünün onda birini vergi olarak ödemesiydi. Büyük bir mali fedakârlığı göze alan hükümet, 1925 Şubatında Aşar Vergisini kaldırdı. Böylece köylü ağır ve sıkıntılı bir vergi sisteminden kurtulmuş oldu.

1925’te çıkarılan başka bir kanunla Hükümet, köylüyü topraklandırmak amacı ile bedelini yirmi yılda ödemek üzere toprak dağıttı. Ziraat Bankası, küçük çiftçilere kredi kolaylıkları tanımakla ve faiz haddini düşürmekle yararlı hizmetler yaptı. Kooperatifçiliğe önem verildi. 1928’de kurulan Tarım Kredi Kooperatifleri, Ziraat

Okulları ve Yüksek Ziraat Enstitüsü açıldı. Çiftçiye destek verilerek ekonomiyi canlandırmaya çalışılmıştır.

Köylüye yararlı olmak ve yardım sağlamak amacı ile tohum ıslah istasyonları, örnek Devlet Üretme Çiftlikleri açıldı. Traktör kullanımı teşvik edilerek, ucuz alet ve makine dağıtımı yapıldı. Atatürk çiftlikler kurarak ve modern yöntemler uygulayarak çiftçilere örnek oldu.

** **

 

9. KONU: SANAYİLEŞME

Atatürk’e göre Türkiye kalkınmasını önce tarıma dayandırmalıdır. Ancak sanayileşmeyi de ihmal etmemelidir. Ona göre sanayi bir yaşam temelidir; yokluğu felakettir. Atatürk’ün sanayileşme hakkındaki görüşünü yine kendi ağzından öğrenelim.

A) NEDEN SANAYİLEŞMELİYİZ?

Sanayileşmek en büyük ulusal davalarımızdandır. Çalışması ve yaşaması için ekonomik elemanları ülkemizde var olan her türlü sanayiyi kuracağız ve işleteceğiz.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kalkınmasını, tarımsal gelişmenin yanı sıra kamu öncülüğünde bağımsız bir sanayileşmeye bağlamıştık.

Ülkemizin türlü ve zengin kaynaklarından faydalanabilmek için, milletimizi mutlu ve gönençli kılmak için sanayileşme mutlaka gereklidir.

Sanayisiz kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir. Bir millet sanayiye önem vermedikçe, büyük felaketlere mahkûmdur.

Evet, en büyük kuvveti tarımda göstereceğiz,  fakat aynı zamanda sanayimizi de geliştirmek zorundayız. Eğer sanayi konusunu yine görmezden gelirsek, o takdirde sanayi ürünlerinde yine yabancı ülkelerin haraç vereni oluruz.

B) BÜYÜK İHMAL

Bir millet sanayisiz yaşayamaz. Geçmişte büyük fabrikalar halinde değil, fakat her evde bir tezgâh veya birçok tezgâh vardı. Bugün ne yazık ki bu da bitmiştir. Çünkü yabancılara verilen imtiyazlar (ayrıcalıklar) nedeniyle, bu küçük tezgâhlar varlığını sürdüremezdi. Ayrıcalıklı ithalat sonucunda sanayimiz sönmüş, mahvolmuştur. Bugün, sanayimizin canlandırılması lazımdır. Büyük sınai kuruluşlar vücuda getirmeye, fabrikalar kurmaya ihtiyacımız vardır.

Bizi mahvetmek isteyenler zanaatın, sanayinin her dalında ilerlemişlerdir. Bugünkü tezgâhlarla Amerika ve Avrupa’ya karşı varlık gösteremeyiz. Bunun için sanayi alanında neyi öğrenmek gerekiyorsa, onu öğrenmek zorundayız.

Zanaatkârların küçük dükkânları yerine görkemli fabrikalar kurulduğunu gördüğüm gün, sevincim, mutluluğum en yüksek dereceyi bulacaktır.

C) SANAYİLEŞME POLİTİKAMIZ

-İşte, bu düşünce ve hedeflerle, ben ve arkadaşlarım büyük bir sanayi programı başlattık. Sanayileşmeyi planlı ve yaygın olarak gerçekleştirecektik. Başta dokuma sanayisi olmak üzere, diğer tarımsal sanayilerin canlandırılmasına ve korunmasına öncelik tanıdık.

-Ana Program

Kalkınmış Türkiye idealini gerçekleştirme yönünde asıl öncelik verdiğimiz iş, büyük bir sanayi programını uygulamaya başlamak olmuştur.

Başlıca şu esasları belirledik: Ülkeyi sanayileştirmek için, devletin ve özel girişimlerin meydana getireceği kurumlar bu ana programa uygun olacak. Devlet planları, yurdu kısa bir zamanda ihtiyacı olan sanayilerle donatmak gayesine göre yapılacak. Sanayinin, ülkenin belirli köşelerinde toplanması yerine bütün ülkeye yayılması sağlanacak. 

-Tarımsal Sanayi

Ekonominin hızla gelişip ilerlemesi için alınacak önlemler arasında ülkemizde Avrupa rekabeti yüzünden mahvolmuş tarımsal sanayimizi canlandırmayı ve çağdaş ekonomik araçlarla donatmayı önemle göz önünde tuttuk.

Savaş Sanayisi

Savaş sanayisi alanında önemli adımlar attık. Silahlanma ve teçhizat programımızın uygulanmasında başarılar elde ettik. Bunları yurt içinde üretme emelimiz gerçekleşme yoluna koyduk. Sanayileşme çalışmalarımızda ordunun ihtiyacını ayrıca göz önünde tuttuk. Denizaltı gemilerini ülkemizde yapmaya başladık. Hava kuvvetlerimiz için yapılmış olan üç yıllık program da, büyük milletimizin yakın ve bilinçli ilgisiyle başarılı oldu. Bundan sonrası için bütün uçaklarımızın ve motorlarının ülkemizde yapılması ve hava harp sanayimizin de bu esasa göre geliştirilmesini hedefledik.

Madencilik

Madencilik ulusal kalkınmamızla yakından ilgili olan, önemli konulardan biridir. Topraklarımızın altında işlenmeden duran maden hazinelerini az zamanda işleterek, milletimizin hizmetine sunmak ancak devletleştirmeyle mümkündür.

Madencilikle ilgili olarak şu esasları belirledik: Maden arama ve işletme işine, her şeyden önce dış ödeme araçlarımızı, döviz gelirimizi arttırabilmek için devam etmeye ve özel bir önem verilmelidir. Elde bulunan madenlerin en önemlileri için üç yıllık bir plan yapılmalıdır.

D) GÜNÜMÜZDE DURUM

Türkiye, tarımını geliştirmelidir; ancak aynı zamanda sanayileşmelidir. Ekonomide ana hedefimiz buydu.

Ne var ki, bizden sonra çok ihmaller oldu, geri adımlar atıldı. Devletçilikten vazgeçildi. Üretimde, kaynak dağılımında, yatırımlarda kamunun ağırlığı azaltıldı.

Küreselleşme safsatası sanayi sektörümüzü çok olumsuz etkiledi. Gümrük Birliği devletin müdahale yeteneğini önemli ölçüde azalttı. Elde olanlar da yitirildi; sanayileşmemiz durdu.

Oysa, Türkiye devletçi olmadan sanayileşemez.

Önünüze yığılan tüm engellere rağmen,  tüm ilgi ve gayretiniz ülke tarımının geliştirilmesi ve sanayi donanımının tamamlanmasına yönelik olsun.

** **

 

10. KONU: SANAYİLEŞME PROGRAMLARI

17 Şubat 1923 yılında yapılan İzmir İktisat Kongresi’nde siyasi bağımsızlığın ekonomik bağım­sızlıkla güçlendirilmesi kararı alınmıştır.

1927’de Sanayi kuruluşlarının teşvi­ki ve korunması için Teşvik-i Sanayi Kanu­nu ve Gümrük Kanunu çıkarılmıştır. 1929 yılında Dünya'yı sarsan ekonomik bunalım nedeniyle devletçilik politikası uygulanmaya başlamış, yerli malların ülke içindeki payını artırmak için yabancı mallara yüksek gümrük vergileri konulmuştur. Devletin ekonomideki etkinliğini artır­mak amacıyla 1933 yılında Sümerbank kurulmuştur.

Türkiye ekonomisinde devlet müdahalesi çeşitli şekillerde uygulanmıştır. İlk olarak yabancı sermayenin elinde bulunan birtakım işletmeler millileştirilmiştir. 1924 yılında demiryolu, bankacılık, ticaret, imalat, madencilik, elektrik ve havagazı alanlarında faaliyet gösteren 100’e yakın yabancı sermayeli şirketten 22’si satın alınarak millileştirilmiştir.

SANAYİLEŞME PLANLARI

Ekonomi de devletçiliğin uygulamasına geçilmesi, ülke sanayisinin öncelikle nasıl kurulup geliştirileceği sorusunu gündeme getirmişti. Özel sermaye birikiminin yetersizliği nedeniyle 1933  yılında  devletçilik  yoluyla  sanayileşme  politikasına geçilmiştir. Çözüm için Sovyet Rusya’dan esinlenerek sanayileşmenin bir plana bağlanması uygun görülmüştü.

I. Beş Yıllık Sanayi Planı

Planlı sanayileşmeyi sağlamak için 1933 - 1937 yıllan arasında I. Beş Yıllık Sanayi Planı uygulanmıştır.

SSCB'nin teknik ve mali yardımıyla ve ABD'li uzmanların raporlarından da yararlanılarak hazırlanmıştır. Hedef ham maddeleri Türkiye'de bulunan veya sağlanabilecek sanayilerin kurulmasıdır. Kurulmasına karar verilen sanayilerin üretim kapasitesi ile Türkiye'nin ihtiyaç ve tüketimi arasında paralellik kurulması gözetilmiştir. Ekonomik gelişmenin ülkenin çeşitli yörelerine dengeli bir şekilde dağılmasına özen gösterilmiştir.

Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı, kamu kesimine ait yatırım programlarından oluşuyordu. Çeşitli illerde kurulan iplik, dokuma, kâğıt, demir, gülyağı, suni ipek, süper fosfat, cam, çimento, seramik fabrikaları esas hammaddesi memlekette yetişen veya yetişmemekle beraber kısa bir zamanda temini mümkün görülen ve Türkiye`nin ihtiyacına (tüketim) göre hazırlanmıştır.

1939 yılına gelindiğinde Türkiye Şeker, Çimento, kereste, kauçuk ve deri ürünleri alanlarında kendi gereksinimlerini tümü ile karşılayacak duruma gelmişti. Ulusal gereksinimlerin yeterlilik yünlü dokumalarda % 83’e, pamuklularda % 43’e, kağıt ve mukavvada % 32’ye, cam eşyada % 63’yükselmişti.

Aynı plan çerçevesinde maden ve enerji kaynaklarını bulmak ve işletmek 1935’de Etibank kurulmuştur.

II. Beş Yıllık Sanayi Plan

II. Beş Yıllık Sanayi Planı 1938 - 1942 dönemi için hazırlanmıştı. Birinci planda çok az yer almış olan madencilik, enerji santralleri, toprak, gıda makine ve kimya sanayilerine yer verilmişti. 100 yeni tesisin yapılmasını öngörüyordu. Ne var ki, II. Dünya Savaşı nedeniyle uygulamaya konulamamıştır.

Savaş sonrasında ise ekonomide devletçilik politikasının etkilerinin azaltılmaya çalışıldığını görüyoruz.

** **

 

11. KONU: EĞİTİM VE ÖĞRETİM

Atatürk’e göre milletin ve ülkenin gerçek kurtuluşu, devletin sağlam olması için en kuvvetli temel, eğitim ve öğretimin hazırlayacağı temeldir. Bu nedenle eğitim-öğretim hizmetleri devletin birinci görevidir.

A) ÖNEM, PROGRAM VE HEDEFLER

1) Önemi

İnsanlar yalnız maddi değil, özellikle manevi kuvvetle de iş yapıcı olurlar. Milletler de böyledir. Manevi kuvvet özellikle bilim ve kültürle en yüksek derecede gelişir. Bilim ve kültür ise eğitimle kazanılır. Bu nedenledir ki, millî eğitim işlerinde başarılı olmak şarttır.  Gerçek kurtuluşumuz millî eğitimde ulaşacağımız zaferlerle mümkün olacaktır.  

Cumhuriyet fikir bakımından, bilim ve teknik bakımından kuvvetli, sağlıklı, ahlaklı, işini iyi yapan, yasalara saygılı yurttaşlar ister. Devlet hizmetlerinin, her türlü işin en iyi şekilde yapılması buna bağlıdır.

Bu nedenledir devlet bütün yurttaşlara eğitim ve öğretim hizmeti götürmekle yükümlüdür.  

2) Program ve Hedefler

Eğitim işlerinde başarılı olabilmek için takip edilecek program milletimizin ihtiyaçlarıyla, çağın gerekleriyle uyumlu olmalıdır. Atatürk bunun gerçekleştirilmesi için hükümetlerin önüne şu hedefleri koymuştur: 

-Okuyup yazma bilmeyen tek vatandaş bırakılmayacak,

-ülkenin kalkınma çabasının gerektirdiği uzmanlar, teknik elemanlar yetiştirilecek;

- ülke davalarının ideolojisini anlayacak, anlatacak, kuşaktan kuşağa yaşatacak birey ve kurumlar yaratılacak.

B) NASIL BİR EĞİTİM?

1) Cehaleti Giderme

Atatürk’e göre Türkiye’nin takibe mecbur olduğu eğitim ve öğretim politikasının ana hatları aşağıdaki gibidir.

-Önce mevcut cehalet hızla yok edilmelidir. Genel olarak bütün köylüye okumak ve yazmak, vatanını, dinini, dünyasını tanıtacak kadar bilgi vermek eğitim programımızın ilk hedeflerindendir.

- Ancak bu hedefe yalnızca çocukları yetiştirmekle varılamaz, aynı zamanda ana ve babalar da aydınlatılmalıdır; öyle ki, çocuklarını bu millete ve ülkeye hizmet eden, fayda sağlayacak kimseler olarak yetiştirsinler!

2) Düşmana Karşı Donanımlı Olmak

-Çocuklarımızı ve gençlerimizi yetiştirirken, millî birlik ve varlığımıza düşman olan her kuvvete karşı savunma yeteneğiyle donanmış bir kuşak yetiştirmeyi amaç edinmeliyiz. Bu nitelikler ve yetenek yeni kuşağın ruhuna aşılanmalıdır. Çocuklarımıza ve gençlerimize, her şeyden önce şu üç görev öğretilmelidir: Birincisi, milliyetine; ikincisi, Türkiye Cumhuriyeti devletine; üçüncüsü, Türkiye Büyük Millet Meclisi ve hükümetine düşman olanlarla mücadele etmek.  

3) Gençlik

Türkiye bilime ve kültüre çok muhtaçtır. Yurt dışında tahsil yapmış, diploma alıp gelmiş olanları himaye etmek doğaldır. Ancak bundan başka, bilim ve fen öğrenmek için Avrupa’ya, Amerika’ya ve her tarafa gençlerimizi göndermeye mecburuz.

Gençlik, devrimi ve bütün bağımsızlık koşullarıyla yurdu korumayı en üstün ödev tanıyacak şekilde yetiştirilmelidir.

Gençlik, her zorlu işin başarılmasında tek unsur olan sıkı disiplin altında çalıştırılacaktır.

C) EĞİTİMİN ÜÇ NİTELİĞİ 

1) Hurafe ve Dış Etkilerden Uzak Bir Eğitim

Millî bir eğitim programından kast edilen; bütün hurafelerden sıyrılmış, doğudan ve batıdan gelen yabancı etkilerden uzak ve ulusal karakterimizle uyumlu bir kültürdür. Milli dehamızın gelişmesi ancak böyle bir kültürle mümkündür.

Genç beyinleri, hurafeler gibi paslandırıcı, uyuşturucu, hayalî, gereksiz şeylerle doldurmaktan dikkatle kaçınmalıdır. 

Eğitim ulusal, yurtsever, yabancı fikirlerden uzak olmalıdır. Millî eğitimin dilini, yöntemini, araçlarını da millî yapmak zorunludur.

2) Öğretim Birliği

Gençlerimizin ortaklaşa ve eşit olarak öğrenmeye mecbur oldukları bilimler vardır. Yüksek meslek ve uzmanlık erbabının ayrılabileceği öğrenim derecesine kadar eğitim ve öğretimde birlik, toplumumuzun ilerlemesi ve yükselmesi bakımından çok önemlidir. Şunu bilinmelidir ki, iki parça halinde yaşayan milletler zayıftır, hastadır.

3) Faydacı Eğitim 

Eğitim ve öğretimde izlenen yöntem; bilgiyi, yurttaş için maddi hayatta başarılı olmayı sağlayan bir araç haline getirmelidir. Bir eğitim programı, mutlaka insanlığın ve uygarlığın gerektirdiği bilgileri vermelidir. Çocuk okuldan çıktığı zaman aç kalmayacağından emin olmalıdır.

D) HALK EĞİTİMİ

Eğitim hedeflerine yalnızca çocukları yetiştirmekle varılamaz. Çocuklar geleceğindir. Fakat geleceği yapacak olan çocukları yetiştirecek analar, babalar, kardeşler hepsi yeterli derecede aydınlanmış olmalıdır. Bu nedenle klasik okul eğitimi dışında, halk yığınlarına, devamlı ve Türkiye’nin ilerleyişine uygun bir halk eğitimi verilmesi önemlidir. Bu hizmet için açılmış olan halkevleri korunmalıdır.

Köylüye bilgiyi, gözle görebileceği şekilde, uygulamalı olarak götürmelidir.

E) YURTTAŞ VE ELEMAN YETİŞTİRME

Toplum hayatında etkili, iş gören ve verimli yurttaşlar yetiştirmek lazımdır. Bu da ilk ve orta öğretimin pratik, uygulamalı bir şekilde olmasıyla mümkündür.

Bundan başka yüksek meslek adamları da yetiştirilmelidir.

Kız çocuklarımız aynı öğrenim derecelerinden geçirerek yetiştirmeliyiz. 

Cumhuriyetçi, ulusçu, halkçı, devletçi, laik ve devrimci yurttaş yetiştirmek, bütün öğretim derecelerinde zorunluluk ve özen noktasıdır. Türk milletine ve devletine hizmet etmek ve ettirmek duyarlılığı bütün yurttaşlara bir görev olarak aşılanmalıdır.

Devletimiz güvenlik için, ülkeyi savunmak için, sağlıklı, gürbüz; anlayışları, millî duyguları, vatan sevgileri yüksek yurttaşlar ister. Devletin içte ve dışta millet işlerini gördüreceği, yüksek yetenekli yurttaşlar yetiştirilmelidir.

Ülkemizin kaynaklarından faydalanabilmek için, alanında uzman, yüksek meslek adamlarına ihtiyaç vardır. Bilimsel meslek adamları lazımdır.

F) Öğretmenler

Öğretmen “insan yapıcı”dır, “millet yapıcı”dır. Gerçek zafer ordusu öğretmenlerdir. Onlar devrimlerin güvencesi, geleceğimizin mimarıdır. Geçmişte olduğu gibi bugün de, bütün hedeflerimize ancak onların gayretiyle ulaşabiliriz.

Milletleri kurtaranlar yalnız ve ancak öğretmenlerdir. Öğretmenden, eğiticiden yoksun bir millet henüz millet adını almak yeteneğini kazanmamıştır. Bir topluluk, millet olabilmek için mutlaka eğiticilere, öğretmenlere muhtaçtır.

Millet öğretmenlerden yüksek hizmet bekler. Ancak onlar faaliyete geçtikten sonradır ki, bir milletin yeteneği en yüksek derecede işe dönüşür.

** **

 

12. KONU: EĞİTİMDE UYGULAMALAR

Önce eğitimde hedefler ortaya kondu. Bu hedeflere ulaşmak için rasyonel programlar yapıldı. Kaynaklar ayrıldı. Cansiperane çalışılarak iyi sonuçlar alındı.

A) PRENSİPLER, KAYNAKLAR VE ÇALIŞMALAR

Eğitimde esas olacak prensiplerin belirlenmesini Milli Eğitim Bakanlığı üstlendi. Bu prensipler Türk gençliğinin beyninde ve Türk milletinin bilincinde daima canlı tutulacaktı. Bu, üniversitelerimize ve yüksekokullarımıza da düşen başlıca görevdi.

Eğitime ayrılan kaynaklar dört yıl içinde on katına çıkarıldı.

Eğitim alanında bütün millet bireylerinin, hükümetin, eğitim mensuplarının olağanüstü çalışması lazımdı. Yalnızca bir bakanlık değil,  ilgili herkes, bütün uzmanlar fikir üretmeliydi.

Millî eğitim politikasının temel taşı, cehaletin yok edilmesiydi. Bu alanda çok çalışıldı, çok işler başarıldı. İlköğretimde hedef öğretimin genel olmasını sağlamaktı.

B) EĞİTİM PROGRAMLARI

Atatürk’e göre her alanda olduğu gibi eğitimde de amaç, araç, program sürekliliği olmalıdır. Eğitimde sık sık değişiklik yapmak, verimsizliğe ve çözümsüzlüğe yol açar. Ne yazık ki Osmanlı zamanında böyle olmuştur. Artık buna bir son vermelidir. Bunun için de bilgi ve deneyim sahibi kişiler bakanlığa yardım etmelidir. Düşündüklerini, incelemelerini yazarak, bakanlığı aydınlatmalıdır.

C) ÖĞRETİM USULÜ

Öğrencinin iyi yetişmesi, eğitim ve öğretimin araçları ve etkenleri derecesiyle orantılıdır.

Özellikle fizik, kimya gibi fen derslerine önem vermelidir. Ülke kalkınması fenle, yani teknikle, pozitif bilimlerle olacaktır. Bilime ve tekniğe önem veren milletler çok çabuk kalkınmışlardır.  

Kitapların cansız teorileri ile karşı karşıya gelen genç zihinler, öğrenmiş olduklarıyla ülkenin gerçek durum ve çıkarları arasında bağlantı kuramıyorlar. Bu sebeple eğitim pratik ve toplumsal ihtiyaçlarla uyumlu olmalıdır.

Hayatın her çalışma safhasında olduğu gibi, özellikle eğitim hayatında disiplin de başarının temelidir.

D) ÜNİVERSİTELER

-Üniversite Reformu:  Cumhuriyetimizin kuruluş yıllarında başta gelen sorunlardan biri de üniversite sorunuydu. O zamanlar yalnızca İstanbul’da, adı Darülfünun olan tek bir üniversite vardı. Bu kuruluşun en büyük zaafı öğrencileri düşünme ve araştırmaya sevk edecek şekilde öğretim yapmaması, onlara sadece ansiklopedik bilgi vermekle yetinmesiydi.

Çözüm üniversite reformu yapmakta bulundu. Böylece üniversitenin çağa uyum sağlamasının yolu açılmış oldu.

Yükseköğretim kurumları milli bilince ve modern kültüre sahip kuşaklar yetiştirmeliydi.

Bu hedeflerin gerçekleştirilmesinde başlangıçta önemli başarılar sağlandı. Ne yazık ki, Atatürk’ün aramızdan ayrılışından sonra atılımlar sürdürülmedi. İşlevlerden sapıldı, hedefler terkedildi.

-Kültür Planı: Cumhuriyet’in ilk yıllarında duyulan bir ihtiyaç da ülke çapında bir kültür planı hazırlanıp uygulanmasıydı. Çünkü sorun sadece üniversite reformu değildi, bütünüyle bir kültür davasıydı. Kültür düzeyi bütün ülkede yükseltilmeli, çağdaş kılınmalı. Bunun için de gerekli çalışmalar başlatıldı.

Uygulanacak planın omurgası, özü millî olacaktı. Yabancı uzmanların fikirlerinden, görüşlerinden istifade edilecek, ancak asıl çare kendi içimizden çıkarılacaktı. Yabancı uzman ve bilim adamlarından beklenen, omurgayı güçlendirmek, pekiştirmekti.

-Kültür Bölgeleri: Bu amaçla ülke üç büyük kültür bölgesine ayrıldı.

-Batı bölgesi için Darülfünun’da başlatılmış olan reform programı radikal bir biçimde uygulanarak Cumhuriyet’e modern bir üniversite kazandırılmalıydı.

-Merkez bölgesi için Ankara üniversitesi kurulmalıydı.

-Doğu bölgesi için Van Gölü kıyılarında, okullarıyla ve üniversitesiyle modern bir kültür şehri yaratmak için hemen uygulamaya geçilmeliydi.

Sonuçta, Darülfünun kapatılarak yerine İstanbul Üniversitesi kuruldu.  Ankara Üniversitesi Cumhuriyet’in ilk üniversitesi olarak 1946’da kuruldu. Doğu’nun ilk üniversitesi Van’da değil, Atatürk Üniversitesi adıyla Erzurum’da 1957’de kurulabildi. Van’da bir üniversite, Yüzüncü Yıl Üniversitesi,  ancak 1982’ yılında açılabildi.

Ne var ki, kültür bölgeleri kavramı zamanla unutuldu.

E) KÖY ENSTİTÜLERİ

Köy enstitüleri projesi, Atatürk’ün eğitim anlayışının bir eseriydi. Ne yazık ki daha körpe çağında iken Devrim’in iç ve dış düşmanları tarafından yok edildi. Bunun, Türk aydınlanması ve kalkınması üzerindeki etkisi çok olumsuz oldu. ABD, köy enstitülerinden ciddî olarak rahatsızdı. Köy enstitülerinin, ABD’nin istek ve dayatmasıyla, kapatılmasının ilk adımları bizzat İnönü hükümetleri tarafından atıldı. Kapılarına kilit ise 1950’lerde Demokrat parti iktidarında vuruldu.

Halkevleri ile köy enstitülerinin kapatılması, Türkiye aydınlanmasını durdurup geriye çeviren, yeniden karanlığa dönülmesine neden olan büyük yanlışlıklardı.  

F) UYGULAMA

Ulusal eğitimin Atatürkçü ilkeleri millî eğitimimizde ne ölçüde uygulanma olanağı bulabildi? Yanıt iç açıcı değildir: Atatürkçülük savları çoğu yerde havada kaldı, Atatürk'e karşı olan bir Atatürkçülük politikası izlendi. Gerçekçi ve idealist atılımlar giderek yerini umursamazlığa, yozlaşmaya bıraktı, Atatürkçülüğün karşıtları gelişme ve söz sahibi olma imkânı buldu. Eğitim zamanla gerici güçlerin eline geçti.

Copyright © Prof. Dr. Cihan Dura