2007 - 2011 Makale Arşivi > Ekonomi Yazıları
25-05-2008
AVRUPA BİRLİĞİ'NİN KAZIKLARI

ASample Imagevrupa Birliği;  ilkeleriyle, kriterleriyle, “övgü”leriyle Türkiye’ye mutluluklar vaat eder. Gerçekte ise Türkiye’nin altını oyar. O yüze dost, arkadan düşmandır.

AB’nin Türkiye’ye attığı kazıklar; iyi kamufle edilerek, tek tek ve uzun sürelere yayılarak atıldığından fark edilmez çoğumuzca. Fark etmek için, hepsini bir arada topluca görmek gerekir. Okuduğunuz yazıda bunu deniyorum. AB’nin Türkiye aleyhindeki talep, düzen ve faaliyetlerini olabildiğince bir araya getiriyor, gençlerimizin, halkımızın, aydınlarımızın, politikacılarımızın, özellikle de en tepelerdeki -o en büyük talihsizliğimiz olan- yöneticilerimizin dikkatine sunuyorum.

Bu yazım da bir gözlem ürünü..., dönemi Ocak-Mayıs 2005. Kaleme alırken, başta Cumhuriyet ve Yeniçağ gazeteleri olmak üzere kimi yazılı dokümanlara başvurdum.  Dokümanlarda adları belirtilmiş olan yazarlar şunlar:  M. A. Coşkun, I. Kansu, K. Kolcuoğlu, E. Manisalı, Ü. Özdağ, İ. Selçuk.

Sıkı durun, başlıyorum.

I) AB’NİN “ÖZEL STATÜ” KAZIĞI

AB buyuruyor: Türkiye, AB ile ilişkilerine kalıcı kısıtlamalar getirilmesini kabul edecek. Bunlar tam üyelikle bağdaşmayan kısıtlamalar...

i) Türk İşgücü AB’ye giremeyecek.

Oysa AB üyeliğinin dört gereği, malların, hizmetlerin, sermayenin ve işgücünün serbest dolaşımıdır. Ancak Türkiye için, tam üye bile olsa, işgücünün serbest dolaşımı kabul edilmiyor. Bu, tam üyeliğin ruhuna kesinlikle aykırı. Daha önce hiçbir ülke hakkında öngörülmemiştir. Şu kazığın büyüklüğüne bakın: Sıra Birlik yurttaşlarına gelince,  onlar Türkiye’de serbest dolaşım hakkına sahip olacaklar!

ii) Türk Tarımı desteklenmeyecek. Fonlardan yararlanamayacak.

iii) Bütün bunlar şu anlama geliyor : Türkiye tam üye değil, özel statülü üye olacak. Avrupa Birliği A.K.P. Hükümeti’nin marifetiyle Türkiye’ye özel statünün gerçekleşebileceği bir mekanizmayı kabul ettirmiş bulunuyor. Müzakere adı altında Türkiye “üyelik dışı özel bir statü”ye sürüklenecektir. Hattâ E. Manisalı’ya göre Türkiye zaten “özel statü”ye oturtulmuştur,  AB ile ilişkilerinde zaten “özel statü zemini” üzerinde ilerlemektedir. Manisalı’nın kanıtları şunlar:

- Türkiye 6 Mart 1995’de imzaladığı Gümrük birliği belgesi ile, diğer aday ülkelerden tamamen ayrılmıştır. Ankara bu belge ile, dış ticaret politikamızı tek yanlı bir şekilde AB’ye devretmiştir. 

- 17 Aralık 2004’de imzalanan belge ile de Türkiye’yi müzakere süreci içinde özel statüye götürecek bütün şartlar, A.K.P. hükümet tarafından kabul edilmiştir.

II) AB’NİN “MÜZAKERE” VE “YARDIM” KAZIKLARI

A) AB; Türkiye’den,  katılım görüşmelerinin ucu açık, arkası kapalı olmasını istemiş ve -her istenene boyun eğmekten başka bir marifeti olmayan- A.K.P. hükümetine bu isteğini de kabul ettirmiştir . Görüşmelerin ne zaman ve nasıl biteceği belli değildir. Türkiye’ye hiçbir güvence verilmiyor. Görüşmeler AB istediği zaman kesilebilir, istediği kadar uzatılabilir. Sonunda bir karar da çıkmayabilir. Türkiye, bütün koşulları yerine getirse bile tam üye yapılmayabilir.

Üstelik katılım sürecinin geri dönüşü de yoktur. E. Manisalı’nın deyişiyle “Türkiye başladığı noktaya geri dönemeyecek. Varılan noktada düğüm atılacak.” Bu, uluslararası ilişkilerde eşi benzeri olmayan bir dayatmadır.

Diyeceksiniz ki “bu bir görüşme...,bu söylediklerin görüşme olgusunun tabiatı gereğidir.” Hayır, kazın ayağı öyle değil: Öyle olsaydı AB’nin  koşulları diğer adaylara da uygulanırdı. Dahası Türkiye’nin geriye dönmesi de engelleniyor. Bütün bunlar ilk kez Türkiye’ye uygulanmaktadır.  Diğer ülkelere AB üyesi olacakları, görüşmelerin başında söylendi.

Görüşmelerde Türkiye hem AB ile, hem de ayrı ayrı her üye ülke ile karşı karşıya getirilmiştir. Böylece AB Türkiye’ye bir kazık daha atmıştır. Sayısı en az 25 olan her bir üyenin eline,Türkiye’nin aleyhine olarak müzakereleri ve üyeliği sabote etme imkânı verilmiştir.

Müzakere sürecinde Hükümetler-arası Konferans her müzakere başlığı için ayrı ayrı görüşme açacaktır. Bu sırada AB üyesi ülkeler görüşülen dosya ile ilgili olarak ayrı ayrı onay verecektir. Tek bir onay eksik olduğu anda, görüşmeler kesilecektir. Bu da Türkiye için getirilmiş özel bir uygulama, yağlı bir kazık  olup amaç Türkiye’ye, baskı altına alıp şantaj yapmak, ondan yeni ödünler koparmak içindir.

Tekrar vurgulayalım ki Türkiye’nin tam üyelik müzakerelerinin başlamasından sonra dosya raporlarının tek tek görüşülüp AB’nin uygunluk onayını aldıktan sonra, 25 üye ülkenin de ayrı ayrı onayının alınması koşulu da ilk kez Türkiye’ye uygulanmaktadır.

AB tarafının, müzakereler boyunca sahip olduğu müzakereleri durdurma imkânı ne  kadarmış biliyor musunuz? Tam 2000 kez!

Bir ülke bu kadar aşağılanabilir, bu kadar gülünç duruma düşürülebilir, bu kadar zincire vurulabilir!

Müzakereler de derde deva değil. Fransa ve Avusturya hükümetleri Türkiye’nin üyeliği için halk oylamasına gideceklerini açıklamışlardır. İşte size ilk kez Türkiye için getirilen bir uygulama daha!

TÜSİAD Türkiye’nin iflah olmaz “AB-sever”lerinin başında gelir. Bu belânın başımıza sarılmasında çok büyük bir payı vardır. O bile Fransa’nın bu kararını “hasmâne” buldu. İşte yaptığı açıklamadan bir bölüm: Fransa’nın yaptığı Anayasa değişikliği Türkiye’nin adaylığına ayrımcı bir şekilde yaklaşmaktadır. Diğer aday ülkeler Bulgaristan, Romanya ve Hırvatistan’ın adaylıklarıyla ilgili herhangi bir referanduma başvurulması söz konusu değildir.

B) Avrupa Birliği (AB) başka ülkelere bol keseden sunduğu  mâli fonlardan Türkiye’yi yararlandırmıyor. AB Komisyonu Raporu’nun 2007-2013 yılları bütçe takviminde, Türkiye için herhangi bir fon öngörülmemiştir. Sadece 2014 yılı için, eğer tam üye olursa, Türkiye’nin AB bütçesinden 2 milyar Avro alacağı hesaplanmıştır. Evet, sadece hesaplanmış. Burada da Türkiye’ye karşı düşmanca bir tutum olduğuna sizi şu veriler ikna edebilir: Yunanistan 1981-2003 arasında AB bütçesinden 88 milyar Avro yardım almıştır!

 Başka bir kaynağa göre, diğer aday ülkelere yapılan, yapısal fonlarla ilgili mali yardımlar Türkiye’ye yapılmayacak. Gelecek on yılda yapılacak mali yardım ise 5.5 milyar Avro ile sınırlıdır.

III) AB’NİN “DİCLE-FIRAT” VE “KÜRDİSTAN” KAZIKLARI

A) AB Türkiye’den, Dicle ve Fırat suları üzerindeki hükümranlık haklarından vazgeçmesini istemektedir.

AB’ye göre GAP bölgesinde Dicle ve Fırat nehirleri ve su kaynakları “uluslararası topluluğun suları”dır. Türkiye bu nehirlerin ve kaynakların yönetimini Avrupa Birliği’ne devretmelidir. AB’nin bu talebi 17 Aralık 2004 antlaşmasında da yer almıştır.

B) AB’nin bir de Kürdistan projesi var. AB için Kürt sorunu, Güneydoğumuzda özerk bir bölge yaratma sorunudur.  Avrupa Parlamentosu Kürdistan projesinin arkasında olduğunu hiç saklamaz. Bu konuda hemen her yıl kararlar alır.  Şunlar da AB’nin ileri gelenlerinin verdiği bazı mesajlar:

- Fransız Parlamenter Helene Flature: “Diyarbakır Kürt bölgesinin başkentidir.

- Çek Parlamenter Ransdorf : “Bölgenize, mücadelenize, Kürdistan’a katkı sunmaya çalışıyoruz.”

- Avrupa Parlamentosu Başkanı Josep Borrell : Toplumların, kendilerini belli bir devlete ait hissetmedikleri durumda, kendi devletlerinin olmasını istemeleri ve bu konudaki talepleri doğal ve demokratik bir tercihdir.”

IV) AB’NİN KIBRIS KAZIĞI

AB şöyle buyuruyor: Türkiye Kıbrıs’tan askerini çekecek. Kıbrıs Türklerini unutacak. Rumları Kıbrıs’ın tek hâkimi olarak tanıyacak.

17 Aralık 2004 tarihli Brüksel Zirvesi sonuç bildirgesinde, Türkiye’nin, 1963 Ankara Antlaşması’nı 10 yeni üye ile de imzalaması öngörülmüştür. Bu koşul Kıbrıs Rum Cumhuriyeti’nin, adanın tek devleti olduğunun kabulü sonucunu doğuracaktır. Çünkü tam üyelerden biri de Kıbrıs Rum Cumhuriyeti’dir. Ayrıca Türkiye’nin Kıbrıs müdahalesinin temelini oluşturan Londra ve Zürih antlaşmalarının da ortadan kalktığı iddia edilecektir.

Türkiye bu noktaya nasıl geldi? B. Ecevit ve İ. Cem’in eseri (!) olan 1999 Helsinki Antlaşması ile! Her gelen hükümet işte böyle büyük hatâlar işleyerek Türkiye’yi uçuruma götüren yolları döşedi. Bir hesap soran da yok bu zatlara!

V) AB’NİN “AZINLIK” VE “ERMENİ” KAZIKLARI

A) AB Türkiye’ye yeni azınlıklar dayatıyor; var olanları da yeniden azdırmak için uğraşıyor.

1) AB ilerleme raporlarında Alevileri ayrı dinden bir azınlıkmış gibi tanımlamakta.

AB bu talepleriyle, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş belgesi olan Lozan Antlaşmasını tartışmaya açmakta, bu antlaşmayı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasal yapısını ve millî devlet niteliğini değiştirmek, Türkiye’yi etnik merkezli olarak yeniden yapılandırmak istemektedir.

2) Gerçekten, AB’nin derdi azınlıklar... Başka kanıtlar verelim:

-AB Komisyonu Türkiye Temsilcisi Hans Jorg Kreschmer: Gayrimüslimlerin eğitim ve mülkiyet haklarını güçlendirin. Patrikhaneye uygulanan kısıtlamaları kaldırın. Gerekli yasaları bir an önce çıkarın.

-Avrupa Bölgesel ve Yerel Yönetimler Kongresi: Yabancılara oy hakkı tanıyın. Bölge ve azınlık partilerinin yerel ve bölgesel seçimlere katılmalarına imkân verin. (Böylece Türkiye’ye yerleşmiş, ancak Türk vatandaşı kimliğine sahip olmayan İngiliz, Alman, Fransız, Yunan, ... uyruklu yabancılar yerel seçimlerde Türk vatandaşı olanlarla aynı siyasal haklara sahip olacaklar. AB’nin istediği bu, tabii şimdilik! )

B)Ermeni sorunu” politikası; Avrupa Birliği’nin Türkiye politikalarının önemli bir parçası, aracı ve sonucudur. Türkiye’nin bütünlüğünü, bağımsızlığını ve geleceğini torpillemek için geliştirilmiştir.

Avrupa Parlamentosu (AP) sözde Ermeni soykırımı konusunda sık sık Türkiye aleyhine kararlar alır. Bu konuda AP’nin 15.11.2000 tarihli kararı özellikle zikredilebilir. Kararda Türkiye’nin soykırımı kabul etmesi istenmiş, aksi davranışın AB üyeliğinin kesin engeli olduğu ilan edilmiştir.

Bu da Türkiye’ye karşı düşmanca bir tutumdur. Arkasındaki en güçlü desteklerden biri kuşkusuz Fransa’dır. Nitekim 17 Aralık 2004’de atılan imzaların daha mürekkebi kurumadan, Fransa Dışişleri Bakanı şu açıklamayı yapmıştır: “Türkiye Ermeni trajedisini tanımalıdır. Bu husus müzakere masasına getirilecektir.” 

AB’nin Türkiye aleyhindeki bu girişimi gittikçe genişlemektedir. Şöyle ki bugün AB ülkelerinin yarısından fazlası “Ermeni soykırımı” iddiasını meclislerinden geçirmiş bulunuyor. Yarın tamamı geçirmiş olacaktır. Bunun anlamı şudur: Ermeni soykırımı iddiası yakın bir gelecekte AB’nin ortak politikalarından biri haline gelebilir (ABD ise, Senato’dan geçirme hazırlığı içinde).

Eğer Türk hükümetlerinden biri gaflete gelir, bu sahte iddiayı kabul ederse, Türkiye çok büyük zararlara uğrayacaktır: Ermeni diasporası tarafından binlerce dava açılacak, Türkiye Cumhuriyeti milyarlarca dolar tazminata mahkûm edilecektir. Devlet bu derecede büyük miktarların altından kalkamayınca, karşılığında Ermenistan sınırında toprak talebinde bulunacaklardır.

VI) AB’NİN “KOZMOPOLİTLEŞTİRME” KAZIĞI

AB Türkiye’nin kendine özgü, ulusal değerlerinden ve kurumlarından vazgeçmesini, âdeta “mankurtlaşma”sını istiyor. Örnek verelim:

i) Fransa Cumhurbaşkanı J. Chirac: Türkiye’nin üyeliği mi? Bize benzemeden asla! Türkiye’deki yaşam tarzı, değerleri ve işleyiş biçimi Avrupa’nınki ile tam anlamıyla uyuşmuyor. Bizim değerlerimize uymak için çaba gösterip göstermeyeceğine Türkiye karar verecek... Türkiye’ye süre tanımalıyız.” 

Öyleyse Mösyö Chirac’a, İ. Selçuk’la birlikte soralım: Nerede kaldı çok-kültürlülük? Farklı olana saygı? Kültürel zenginlik? Mozaik?

ii) AB, eğitim sistemimizi millî olmaktan çıkarmamızı dayatmaktadır. Buna bir örnek, Anadolu kültürü adı altında Avrupa kültür mirasının ilköğretim ve liselerde zorunlu olarak okutulması dayatmasıdır. Bu derslerde “AB’ye üye ve aday ülkelerde ilköğretim ve lise çağındaki çocuklara kültürel miras, Türk’ün değil, Avrupa’nın bakış açısından” anlatılacak.

VII) AB’NİN KAZIKLARI BİTER Mİ?

-AB Türkiye’yi adım adım federal bir rejime götürmek istiyor. İşte kanıtları: Kürdistan projesi, GAP’ta su kaynaklarıyla ilgili talep, mahallî idareler yasası, Türkiye’de başkanlık sisteminin ısıtılması...

-AB Hıristiyan misyonerlerin faaliyetlerine daha fazla serbestlik tanınmasını istiyor.

-“Fener Patrikhanesi’nin ekümenikliğini tanıyın”, buyuruyor.

-AB Ege’de çözüm istiyor; ancak Türkiye’nin değil, Yunanistan’ın talepleri doğrultusunda!

-Kısacası, AB Türkiye’yi yeni Sevr’e doğru sürüklüyor!

Türkiye, 70 yıl süreyle Sovyet tehdidini öne sürerek varlığını güvencede tuttu. Bu yıllar boyunca önce Sovyetler, ardından Yugoslavya; Batılı güçler - ve Vatikan - tarafından parçalandı. Şimdi sırada Türkiye var. Türkiye –çoğumuz bilmeyiz-  Batı’nın gözünde 'Yapay Devlet' statüsünde. Örneğin Sevr Anlaşması'nı biz kabul etmiyoruz, tek taraflı olarak! Oysa Sevr’in tarafı diğer ülkeler, bu anlaşmadan imzalarını çekmiş değiller. Bu, şu anlama geliyor: Anlaşma onlar için geçerli!...  Nitekim 6 Ekim'de açıklanan Tavsiye Raporu'nda azınlık maddesi, kelimesi kelimesine Sevr'den alınmıştır. Türkiye bugün bir ikilemle karşı karşıya: Ya Avrupa Birliği'nin sömürgesi olacak ya da parçalanacak.

SONUÇ

Bu yazının sonucu ne olabilir? Düşünelim.

Milletçe bu kadar kazık yiyoruz da, nasıl oluyor da “yetti artık” diyerek ayağa fırlamıyoruz biz? Hele şu tepedekiler,… onlara soruyorum:  Uyuyor musunuz? Gestapo Verheugen “Akıllı insanların anlayacağı şekilde, zaten söylüyoruz” demiş, duymadınız mı? Duyduysanız, niye kıpırdamıyorsunuz?

Bütün bu vurdumduymazlıkları nasıl açıklayabiliriz?

Yoksa mazoşist mi olup çıktık, ya da milletçe intihara mı karar verdik?

Nasıl yolunduğumuzu ve aşağılandığımızı anlamayacak derecede kör mü olduk, sağır mı olduk, beyinsiz mi olduk?

Bir öykü hatırladım birden, yanıt bu öyküde mi yoksa ?

“Türk Yolu” dergisinde okumuştum.

Kutuplarda avcılar ayı avlamak için, buzların arasına jilet gibi keskin baltalarını koyar, keskin uçlarının üzerine kan sürerlermiş. Ayı tuzağa düşüp kanı iştahla yalamaya başlayınca, kendi dili de kesilirmiş. Bu sefer kendi kanını yalamaya başlar, ancak duyduğu lezzetten dilinin acısını fark etmezmiş. Damarlarındaki kan tükeninceye kadar sürermiş bu. Sonunda yığılır kalırmış oracığa, ayıcık... Ve avcı, muzaffer çıkagelirmiş saklandığı yerden. Peki, neden böyle bir yola başvururmuş, avcı? Şundan: Eğer kurşunla avlarsa, ayının postu delinirmiş. Öyle post da para etmezmiş.

O kadar çok benzerlik var ki bu öyküyle bizim AB maceramız arasında!...

Avcı… av…, baltaya  sürülen kan…, avın tuzağa düşmesi…, kendi dilini kesip kendi kanını yalamaya başlaması…, lezzetten dilinin acısını fark etmemesi …,  Damarlarındaki kan  tükenince yığılıp kalması  ve pusudaki avcının  muzaffer çıkıp gelmesi…, avcının, postun delinmemesine  büyük özen  göstermesi...

Anlayana sivrisinek saz...

 

Kaynak: Cihan Dura, Derin Komplo: Türkiye’nin Yeniden İşgali, İleri Yayınları, İst., 2008, ss.371-376.

Copyright © Prof. Dr. Cihan Dura