Atatürk Okulu > Laiklik Dersleri
07-12-2016
ATATÜRK ÖĞRETİM BİRLİĞİNİ ANLATIYOR

Bu yazıda Mustafa Kemal Atatürk öğretim birliğini anlatıyor. Ölümsüz Mustafa Kemaller güncelliyor, tamamlıyor, düzenliyor.

Ey büyük millet! Dünya uygarlık ailesinde saygın yer sahibi olmaya layık Türk milleti; çocuklarına vereceği eğitimi, okul ve medrese adında birbirinden büsbütün başka iki tür kuruma taksim etmeye katlanabilir miydi? Eğitim ve öğretimini birleştirmedikçe aynı fikirde, aynı zihniyette bireylerden meydana gelen bir millet yapmaya imkân aramak abesle uğraşmak olmaz mıydı?

Böyle seslendim milletime, 27 Temmuz 1925’de İnebolu Türk Ocağı’nda yaptığım konuşmada. Bu düşüncemden dolayıdır ki, büyük zaferden sonraki ilk işlerimden biri halkıma dinle ilgili sorunları açmak, bu kapsamda öğretim birliğinin gerekliliğini anlatmak olmuştu. Nitekim 2 Şubat 1923 tarihinde İzmir’de verdiğim nutukta özetle dedim ki, dinî sorunları millet olarak serbestçe tartışmalıyız. Dinimizi ancak tek bir yerde, okulda öğrenmeliyiz. Okulda modern bilimlerin yanı sıra İslam’ı da öğrenecek, dinimizi bu sayede daha iyi tanıyacağız. Kısacası ülkemizde bilim ve kültür merkezleri tek olmalıdır; kadın erkek, herkes yalnızca oralarda yetişmelidir.

Bunlar özüdür anlattıklarımın, şimdi ayrıntılara geçiyorum.

** * **

Öteden beri hepimizin işittiği ve az çok duyarlı olduğu bir şey vardır. O da bazı sorunlara değinmekten kaçınmamızdır. Ve bu değinme dine saldırma mahiyetinde anlaşılır. Derhal bir direnmeye ve bir karşı koymaya maruz kalırız. Ne için ve neden dolayı? Medreseler ne olacak, vakıflar ne olacak, dersiniz, derhal bir direnmeye maruz kalırsınız. Ne için? Bu direnmeyi yapanların ne hak ve yetkiyle bunu yaptıklarını sormak lazımdır.

Arkadaşlar, hepimiz eşit olarak, din ne ise, hükümleri ne ise bunları öğrenmek durumundayız. Dolayısıyla bence söz konusu olacak şey, ayrı ayrı medrese ve ayrı ayrı okul değildir. Millete dinini, imanını, bütün insani ihtiyaçlarını vermek için bir yer vardır ki, ona okul derler. İsterseniz medrese diyelim. Fakat ona başka, ötekine başka bir şey demeyelim. Başka bir şey olamaz, bir tane olur ve o gerçek bir millet yetiştirecektir, insan yetiştirecektir, Müslüman yetiştirecektir.

Bizim bugünkü medreselerimiz, vaktiyle medreselerin yapıldığı zamandaki durumundan çok uzaklaşmıştır. Bugün medreselerde muhtaç olduğumuz bilimler, teknikler ve benzerleri verilemiyor. Bence bir defa her Müslüman İslamî hükümleri bilmeye mecburdur. O halde okullarımızda zaten İslamî hükümler öğreteceğiz. Ancak bunun dışında ve üstünde nasıl ki doktor, mühendis yetiştiriyoruz, yüksek meslek adamları yetiştiriyorsak, tabii dinimizin bütün gerçeklerini ve felsefesini hakkıyla bilen âlim insanlara ihtiyacımız var. Fakat emin olalım ki, bu insanları medresede yetiştiremeyiz, oradan çıkaramayız.

Daha önce verilecek çok şeyler vardır. Bilimin, tekniğin ve hayatın gerektirdiği çok şeyler vardır. Onların hepsini öğrendikten sonra asıl dinin esaslı hükümlerine geçmek lazım gelir. Çünkü ancak o zaman insan da öğrenmek yeteneğine sahip olabilir. Böyle yapmak lazımdır. Böyle yapılmamak yüzünden ne oluyor biliyor musunuz? Bizim dinimiz doğal bir dindir. Aklın ve her şeyin gördüğü ve keşfettiği şeylere uyar. Fakat onları bilmek için her şeyden önce o bilimleri bilmek koşuluyla, onları bildikten sonra dinin felsefi hükümlerini bilmek koşuluyla… Eğer biri diğerinden ayrı olursa, biraz zorluk olur ve yanlış anlama olur.

Ben şu fikirdeyim ki, milletimizin, ülkemizin, devletimizin bilim ve kültür veren merkezleri bir olmalıdır ve bütün memleket evladı oradan dinini, soyunu, ülkesini, gerçek ihtiyaçlarını, yükselme araçlarını öğrenerek, kadınlar ve erkekler birlikte çıkmalıdır. Ve aynı zamanda da dinimizin yükselmesi için, her şeyimizin yükseltilmesi için, yüksek meslek adamları sırasında dünyanın en yüksek âlimlerini yetiştirecek önlemleri alalım.

** * **

Ben ve arkadaşlarım, yukarda belirttiğim yöndeki önlemleri gecikmeden uygulamaya koyduk. 3 Mart 1924’de Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nu, yani Öğretim Birliği Yasası’nı kabul ettik. Ülkedeki bütün eğitim kurumlarını Milli Eğitim Bakanlığı’na bağladık. Yaklaşık 25 yıl boyunca her şey yolunda gitti. Ancak 1946 seçimlerinin ardından, 1950’lere doğru durum değişti, geri dönüşler başladı. Yasalarda yapılan değişiklerle, özellikle 1970’lerden itibaren öğretim birliğinden iyice sapıldı; eğitimde sistem ikiliği yeniden hortladı ve gittikçe belirginleşti. Hemen her iktidarın desteğiyle dinî okul ve kursların sayısı hızla arttı. Gençler arasında fikir ayrılıkları başladı, tarikatçılık alıp yürüdü. Cami yoluyla yapılan eğitim, toplumsal bölünmeyi daha da artırdı. Bu tahribata Diyanet İşleri Başkanlığı da katıldı. Açık ve gizli olarak karşı-devrimci faaliyetlerde bulundu.

Biz öğretimde birliği sağlama düşüncemizi 1924’de uygulamaya koyduk. Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nu çıkararak öğretimi birleştirdik. Eğitim ve öğretimdeki ikiliği kaldırdık, pozitif bilimlere dayanan laik bir eğitim sistemi getirdik. İzlediğimiz yol, Tanzimat’tan beri harcanan yenileşme ve çağdaşlaşma çabalarını hızlandırdı. Artık tek ve belirli, akılcı ve ulusal bilinç veren bir programla, yeni, yapıcı kuşaklar yetiştirilecekti. Tanzimat döneminde olduğu gibi birbirine zıt eğitim kuruluşlarından yetişen kişilerin anlaşmazlıkları içinde olmayacaktı yeni kuşaklar. Diyebilirim ki, bu yaptığımız bir kültür Misakı Millî’si idi. Gerçekten de pürüzsüz bir yirmi beş yıl geçti. Türkiye Cumhuriyeti’nin yükselmesi için çalışan yepyeni bilim ve yönetim kadroları yetişti.

Ne var ki, 1950’lere doğru durum değişti: Büyük çabalarla gerçekleştirdiğim laik ve çağdaş eğitim birliğinden, özgür ve bilimsel düşünce metodundan uzaklaşılmaya, geriye doğru gidilmeye başlandı.

Tevhidi Tedrisat Kanunu’nun 4. Maddesine dayanılarak imam-hatip okullarının açılmasından ve 1973 tarihli Temel Eğitim Yasası’ndan kısa bir süre sonra, yasanın 25. Maddesi yeni bir biçime sokulduktan sonra, benim yolumdan iyice sapılmış oldu. Böylece birtakım hileler yoluyla Temel Eğitim Yasası uygulanmadı. Daha 11 yaşındaki öğrenciler iradeleri dışında mesleklere itildi.

Dinsel okulların 12 Mart 1971’den sonra kaldırılmış olan birinci dönemleri, 1973’de kabul edilen Temel Eğitim Yasası’nda dikkate alınmadan, devam ettirildi. Her iktidar döneminde plan ve program göz önünde tutulmaksızın sayıları artırıldı. O kadar artırıldı ki, eğitimde bir sistem ikiliği belirginleşmeye başladı. Bununla da kalmadı: Resmi ya da kaçak eğitim yapan, körpe beyinleri belli bir yönde koşullandıran, medrese benzeri Kur’an kursları aldı yürüdü, sayıları onbinleri geçti.

** * **

Peki, gençler arasında köklü fikir ayrılığı, dolayısıyla ikilik nasıl başladı? Bunun yanıtı şudur: Bilindiği gibi imamlık görevini yerine getirecek kişilerin yetişmesi için Kur’an, Tefsir, Siyer, Akait, Fıkıh, Arapça dersleri okutulur. Ancak Fıkhın yalnız ibadetle ilgili bölümleri değil, muamelat ve ukubatla yani evlenme-boşanma, miras, ticaret ve ceza ile ilgili bölümleri de okutuldu, okutuluyor. Doğal olarak, bunları okuyan gençlerle klasik ve çağdaş hukuk eğitimi gören gençler ve Atatürk ilkelerini uygulamak isteyenler arasında pek çok fikir ayrılıkları ortaya çıktı. Bunun nedeni İslam hukukunun, ibadet dışında kalan şer’i kurallarından yani muamelat ve ukubat kurallarından başka yasa tanımak istemeyen öğrencilerin, bu yolda telkinlerden geçmiş olmalarıdır. Sayısı 1972’de yani 12 Mart döneminde 42’ye indirilen, daha sonra hızla artırılan bu teokratik liseler, sanki temel ve yaygın eğitim veriyormuş gibi genelleştirilmek, yani bu okulları bitirenler her türlü mesleğe yöneltilmek istendi.

Din eğitimi veren resmî ya da gayri resmî okullarda mezhep ve tarikat akımları geniş faaliyet alanı buldu: Sünnilik, Alevilik, Nurculuk, Süleymancılık, Nakşilik, Rifaicilik, Vahdetçilik, Yeniden Milli Mücadeleciler, Akgenç, Akgüçler, Yeni Rifailer gibi.

Öte yandan, Türk toplumunun eğitimsiz bireylerine cami yolundan ulaşan eğitim,  yurttaşlar arasında küçümsenemeyecek ölçülere varan bölünmelere neden oldu. Bir Alevilik, Sünnilik ayrımı; kimi iktidarlar döneminde eğitim ve öğretim konusu haline geldi, hatta bunun kışkırtıcılığı yapıldı. Cumhuriyet tarihimiz unutturulmak istendi. Gerçek tarihimiz saptırıldı, eğitim kuruluşlarımız, eğitim birliğinden şaşırtıcı ölçüde ayrıldı, Tanzimat dönemini, yani Türkiye’nin henüz laikleşmediği dönemi hatırlatan, biri Batı’ya, öbürü Doğu’ya bağlı, birbirine ters düşen bir eğitim uygulaması benimsendi. Bu uygulama toplumu rahatsız kılar. Bir hastalıktır ki, toplumu iç çatışmalara, parçalanmalara sürükler, ne yazıktır ki, öyle de oldu.

Bir yaygın din eğitimi kuruluşu niteliğinde olan Diyanet İşleri Başkanlığı geniş mali olanaklarıyla, çeşitli yayın araçlarıyla pek zararlı propagandaları pervasızca yürüttü. Çağdışı yayınlarıyla ve her fırsatta sultanlık, halifelik dönemlerinin özlemi dile getirildi, dinsel konularda yüz kızartıcı ölçülere varan müstehcen ve sapıkça bilgiler verildi, örtülü ifadelerle ben ve devrimlerim yerildi. Ulusal Kurtuluş Savaşı’nı sanki din hocalarının başlattığı ve sürdürdüğü düşüncesi oluşturulup beni ve benim idealimi gerçekleştirme savaşımı verenleri gözden uzak bulundurma yolu izlendi.

Sünni imamların gösterdiği yoldan şaşmamak, bunun dışındaki bütün yollardan kaçınmak koşul olarak öngörüldü. Aleviler bidatçı ve sapık olarak damgalandı. Devrimlerime karşı cihat çağrıları yapıldı. Başkanlık Müslüman Arap ülkelerinin pek çoğunda gerçekleştirilen çağdaşlaşma hamlelerini görmezden geldi. Her alanda göz kamaştırıcı ve geri kalmış ülkelere önderlik eden Türk devrimlerine karşı bir ortaçağ zihniyeti oluşturma çabası içine girdi. Sormak gerekir: Laik Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi bir kuruluşu olan Diyanet İşleri Başkanlığı Anayasa ve yasaların karşısına çıkma hakkını kendinde nasıl bulabildi?

Toparlarsak: benim zamanımda, medreselerin yerine birer meslek okulu olarak kurulan imam hatip okulları ile tamamlayıcıları; giderek, kuruluş amaçlarının çok ötesine geçti, dinsel dünya görüşünü yayan araçlar haline geldiler. Bu da, benim en önemli başarılarımdan biri olan öğretim birliği kuralını zedeledi; Türk çocuklarının, yine birbirine karşıt iki ayrı doğrultuda yetiştirilmesi yolunu açtı. Ayrıca sayıca çok olan, Kur’an’ı Arap alfabesiyle ve Arapça olarak öğreten, eski sübyan mekteplerini pek andıran, resmi ve kaçak, Kur’an kursları aynı sonucu doğurdu. Çocuğa bilmediği, hiçbir şey anlamadığı bir yabancı dili, ilerde hiç kullanmayacağı bir yabancı yazı ile öğretmek istemenin, ne kadar eğitsel olduğu da ayrıca sorulabilir.

Bitti mi, hayır bitmedi! Türkiye’nin geri dönüşümü bir plan çerçevesinde ve gözler önünde ara vermeden devam ettirildi. Tesettür önce üniversitelerde, sonra devlet dairesi ve daha sonra da okullarda serbest bırakıldı, zamana yayarak yaptılar bunu. Okullara zorunlu din dersleri kondu. Ardından, düz okulları birer birer imam hatip liselerine çevirmeye başladılar. Karma okullar yerine çok sayıda kız liseleri yaptılar. Osmanlıca örtüsü altında Arap harflerini geri getirme çalışmaları bile başlattılar. 

Karşı devrim bütün hızıyla devam ediyor.

Copyright © Prof. Dr. Cihan Dura