Atatürk Okulu > Milliyetçilik Dersleri
09-12-2016
ATATÜRK: NE PANİSLAMİZM NE PANTURANİZM…

Bu yazıda Mustafa Kemal Atatürk,  Panislamizm ve Panturanizm hakkındaki görüşlerini anlatıyor. Ölümsüz Mustafa Kemaller güncelliyor, tamamlıyor, düzenliyor.

*

Panislamizm nedir, Panturanizm nedir? Bunların mahiyeti, haklarındaki değerlendirmemi Millî Mücadele yıllarında ve sonrasında yabancı gazetecilerle yaptığım görüşmelerde, Büyük Millet Meclisi’ndeki bir konuşmamda belirttim, şunları söyledim: 

Panislamizm din ortaklığını temel alan bir federasyon demekti. Panturanizm ise, ırkı, yani soyu temel alan aynı tür bir çaba ve ihtiras ortaklığını temsil ediyordu. Her ikisi de yanlıştı. Panislamizm düşüncesi, yüzyıllar önce Viyana kapılarında, Türklerin Avrupa’da ulaştıkları en kuzey noktada öldü. Panturanizm de, Doğu ovalarında mahvolup gitti. Bu hareketlerin her ikisi de yanlıştı; çünkü kuvvet ve emperyalizm anlamına gelen fetih fikrine dayanıyorlardı.

Bütün Müslümanların Türk egemenliği altında birleşmesi anlamına geldiği sürece Panislamizm, üzerinde Türk soyu yaşayan bütün ülkelerin Anadolu Türklerinin egemenliği altında birleşmesi anlamına geldiği sürece de Panturanizm… Her ikisi de birer korkuluktur. İngiltere emperyalistlerinin, kendi milletlerinin bize karşı devamlı bir haçlı seferine sürüklenmelerini sağlamak amacıyla uydurmuş oldukları “korkuluk”lar... Thames nehrinin kıyılarından bize gülünç ithamlar savuranların yapmış oldukları ve her gün biraz daha yaptıkları gibi, dünyanın yarısını veya dörtte birini fethetmeye bizim herhangi bir şekilde ne niyetimiz vardır, ne de arzumuz.

** * **

Tarih 1 Aralık 1921… Büyük Millet Meclisi’nde Panislamizm hakkındaki görüşümü açıklıyorum: Arkadaşlar, Panislamizm’i ben şöyle anlıyorum: Bizim milletimiz ve onu temsil eden hükümetimiz, doğal olarak dünya yüzünde var olan bütün dindaşlarımızın mutlu ve gönenç içinde olmasını isteriz. Dindaşlarımızın çeşitli muhitlerde vücuda getirmiş oldukları bir toplumun, bağımsız olarak yaşamasını isteriz. Bundan yüksek bir zevk ve mutluluk duyarız. Bütün İslam âleminin, İslamiyet dünyasının refah ve mutluluğu kendi refah ve mutluluğumuz gibi değerlidir ve biz bununla çok ilgiliyiz. Bütün onların da aynı şekilde bizim mutluluğumuzla ilgili olduklarına tanığız. Ve bu her gün meydandadır. Fakat arkadaşlar, bu toplumun büyük bir imparatorluk, somut bir imparatorluk hâlinde bir noktadan sevk ve idaresini düşünüyorsak, bu bir hayaldir! Bilime, mantığa, fenne aykırı bir şeydir.

Arkadaşlar, dikkat buyurunuz ve tarihsel bir gerçek, bir bilim hakikati olarak daima hatırda tutunuz ki, bir siyasal varlığın, sınırını geçemeyeceği bir kuvvet vardır! Nasıl ki bir insanın iyi bir şekilde oluşumu için birtakım makul ve doğal hatlar vardır. Eğer bu hatlarda gayritabiilik, doğaya aykırılık olursa, eğer insanın oluşumunda bu hatların aşılması söz konusu olursa, o zaman karşımızda ya sıfıra inmiş bir cüce veyahut dev gibi bir şey görürsünüz! İnsanın oluşumu için böyle olduğu gibi, insanlardan meydana gelen toplumlarda da bu kural olduğu gibi geçerlidir.

Birkaç yüzyıl önceki durumumuza dönüp bakınız: Afrika’lar, Suriye’ler, Irak’lar, Makedonya’lar, Bulgaristan, Sırbistan ve benzerleri…  Bütün bu ülke kısımlarını göz önüne alınız ve ondan sonra da bugünkü durumumuzu... Arkadaşlar, bütün bu muhit, bu geniş daire içerisinde iklimi çeşitli ve orada oturan kavimlerin uyrukları çeşitli, her şeyi çeşitli olduktan sonra, bunların hepsini bir imparatorluk altında bulundurmak ve yaşatmak mümkün müydü? Doğaya, akla ve doğanın yasasına aykırı olduğundan dolayı sonucun ne olduğunu görüyorsunuz! Herhalde Afrika’da başka, Suriye’de başka bir şey olacak, Irak’ta başka bir şey olacak, her yerde başka bir şey olacak, bizim bölgemizde başka bir şey olacak... Bunların birinin diğerine benzetilmesi, benzetilmeye kalkışılması doğru değildir.

Arkadaşlar, biz büyük hayaller peşinde koşan, yapamayacağımız şeyleri yapar gibi görünen sahtekâr insanlardan değiliz. Büyük ve hayalî şeyleri yapmadan yapmış gibi görünmek yüzünden bütün dünyanın düşmanlığını, garazını, kinini bu ülkenin ve bu milletin üzerine çektik. Biz Panislamizm yapmadık. Belki, “yapıyoruz, yapacağız” dedik. Düşmanlar da “yaptırmamak için bir an önce öldürelim” dediler. Panturanizm yapmadık, “Yaparız, yapıyoruz” dedik, yapacağız dedik ve yine “öldürelim” dediler. Bütün dava bundan ibarettir. Bütün dünyaya korku ve telaş veren kavram bundan ibarettir. Biz böyle yapmadığımız ve yapamadığımız kavramlar üzerinde koşarak düşmanlarımızın sayısını ve üzerimize olan baskılarını arttırmaktansa doğal sınıra, meşru sınıra dönelim. Haddimizi bilelim. Dolayısıyla arkadaşlar, biz yaşamak ve bağımsız olmak isteyen bir milletiz ve yalnız ve ancak bunun için hayatımızı harcarız.

** * **

Ancak yukarda söylediklerim, Türk milletinin, soydaşlarına kayıtsız kalacağı anlamına gelmez. Biliyoruz ki, siyasal varlığımızın dışında, başka ellerde başka siyasi topluluklarla kader ortaklığı yapmış, bizimle dil, ırk, köken birliğine sahip ve hatta tarih yakınlığı, ahlak yakınlığı görülen Türk toplulukları vardır. Tarihin bin bir olayının sonucu olan bu durum, Türk milleti için acı bir hatıradır. Fakat Türk milletinin tarih ve bilim bakımından oluşumundaki soyluluğu, dayanışmayı asla bozamaz, engelleyemez. Türk milleti Kurtuluş Savaşı’ndan beri, hatta bu savaşa atılırken bile, boyunduruk altındaki milletlerin özgürlük ve bağımsızlık davalarıyla ilgilenmeyi, o davalara yardımcı olmayı benimsemiş bir millettir. Böyle olunca, kendi soydaşlarının özgürlük ve bağımsızlıklarına kayıtsız kalması düşünülebilir mi, elbette düşünülemez.

Soydaşlarımız… Dış Türkler… Onlar bulundukları ülkelerde ulusal kimliklerini koruyarak varlıklarını sürdürmelidir. Kültürel yapılarını koruyup geliştirecek; onları bulundukları ülkelerde eşit ve rahat yaşamalarını olanaklı kılacak politikalar üretilmelidir. Bu açıdan, Türkiye ile iyi ilişkiler kurmak isteyen, özellikle komşu ülkelerin, içlerindeki Türk azınlığa karşı duyarlı ve saygılı olma zorunluluğunu hissetmeleri sağlanmalıdır. Lozan Barış Antlaşması başta olmak üzere, komşu ülkelerle yapılan ikili antlaşmalarda Türk azınlıkların korunmasına ilişkin hükümlerin yer alması, bu politikanın bir göstergesidir.

Balkanlar’da bıraktığımız Türklerin eğitim ve kültürel sorunlarına ilgimi gösteren pek çok örnek vardır. "Güvenlik Kuşağı" stratejisi bağlamında gerçekleştirdiğim "Balkan Antantı", "Sadabad Paktı" gibi uluslararası yapılanmaların ve ikili antlaşmaların özünde, sadece bölgesel güvenlik değil, mütekabiliyet ilkesi ile birlikte, aynı zamanda taraf ülkelerde yaşayan Türk azınlıkların durumları da yer alır. Türkiye ile dost olmanın en önemli koşulunun, bünyelerindeki Türk azınlığa iyi davranmak ve gereken önemi vermek olduğunu dost-düşman bütün bölgesel ülkeler kavramıştır.

Türkiye dışındaki Türk topluluklarına olan ilgim, siyasal ve dinsel sınırlar tanımıyordu. Türklerin sarı ırktan olduğu yolundaki Batının tarihi safsatalarını çürütmek, Türk tarihini, dünya tarihi içinde olması gereken konuma getirmek için Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’ni kurdum; Sümeroloji dahil Anadolu uygarlıkları kapsamında ölü dilleri bile araştıracak bölümler açtırdım; Türk Tarih Kurumu, Türk Dil Kurumu gibi bilimsel merkezlerin oluşumunda öncülük yaptım. Müslüman olmayan Türk topluluklarına da, Türk ulusunun ve tarihinin bütünlüğü perspektifinden özel ilgi duydum.

Türkiye dışında yaşayan Türklerin sorunlarına duygusal bakmadım, asla " Turancıyım" demedim, istismara yeltenmedim; dünyanın kin ve nefretini üstümüze çekmedim, çektirmedim. Sınırları belli olmayan Turancılık gibi ham hayalleri reddettim. Akıllıca, sessizce, Türkiye'nin konumunu ve kaynaklarını riske atmaksızın gerçekçi bir strateji oluşturdum ve izledim. Bizim milliyetçiliğimiz yalnızca Türkiye Cumhuriyeti toprakları ile sınırlıdır. Bu topraklar üzerinde yaşayan insanların özgürlüğü, esenliği ve mutluluğu için çalışmayı içerir.  

Çeşitli milletleri ortak ve genel bir ad altında bir araya getirmek… Farklı unsur kütleleriyle aynı hukuk, aynı koşullar altında güçlü bir devlet kurmak…  Ne kadar parlak, ne kadar çekici bir siyasi görüş değil mi? Ancak yanıltıcıdır bu. Hiçbir sınır tanımayarak, dünyadaki bütün Türkleri tek bir devlet halinde birleştirmek de, ulaşılması imkânsız bir hedeftir. Bu, yüzyıllar boyunca gelip geçmiş olan insanların çok acı, çok kanlı olaylarla ortaya koyduğu bir gerçektir. Panislamizm, Panturanizm siyasetinin başarılı olduğuna ve dünyada uygulama alanı bulabildiğine tarihte tesadüf edilmez. 15 Ocak 1923’de Eskişehir mutasarrıflık dairesinde yaptığım konuşmada vurguladığım gibi: Takip edilmesi akıllıca olan tek siyaset, milletin doğal yetenek ve ihtiyacıyla orantılı olanıdır. Bizim için ne İslam birliği ve ne de Turancılık mantıklı bir siyaset görüşü olamaz inancındayım. Türkiye’nin devlet siyaseti, ulusal sınırları içinde egemenliğine dayanarak bağımsız yaşamaktır. Bugünkü millî hükümetimizin hareket noktası budur. 

Copyright © Prof. Dr. Cihan Dura