Atatürk Okulu > Tam Bağımsızlık Dersleri
13-03-2017
ATATÜRK MİLLÎ MÜCADELE’DE NASIL ÖRGÜTLENDİKLERİNİ ANLATIYOR (I)

Tarih bazen evlatlarına büyük görevler yükler. Kalpleri vatan aşkıyla çarpar, birleştirici olur, öncü olur, yol gösterirler. Zamanı geldi, bizler de erdik bu onura. İlkinde henüz genç bir subaydım. Suriye’de bir cemiyet kurdum, İstibdat’la mücadele için... Sonra cemiyetin esasını oluşturmak amacıyla arkadaşlarımla buluştum. 

Dedim ki, arkadaşlar, bu bahtsız ülkeye karşı önemli görevlerimiz vardır. Vatanımızı kurtarmak biricik hedefimizdir. Bugün Makedonya’yı ve bütün Rumeli kıtasını vatanımızdan ayırmak istiyorlar. Ülkeye yabancı nüfuz ve egemenliği kısmen ve fiilen girmiştir. Padişah zevk ve saltanatına düşkün, her alçaklığı yapacak iğrenç bir şahsiyettir. Millet zulüm ve istibdat altında mahvoluyor. Özgürlük olmayan bir ülkede ölüm ve yok olma vardır. Her ilerlemenin ve kurtuluşun anası özgürlüktür.

Konuşmama şöyle devam ettim: Başarı için örgüt gereklidir. Ben Suriye’de bir cemiyet kurdum. İstibdat ile mücadeleye başladık. Buraya da bu cemiyetin esasını kurmaya geldim. Şimdilik gizli çalışmak ve teşkilatı yaymak zorunludur. Sizden fedakârlık bekliyorum. Kahredici bir istibdada karşı ancak ihtilal ile cevap vermek, köhneleşmiş olan çürük idareyi yıkmak, milleti egemen kılmak, kısaca vatanı kurtarmak için sizi göreve davet ediyorum. Gerçi bizden önce birçok girişim yapılmıştır. Fakat onlar başarılı olamadılar. Çünkü işe teşkilatsız başladılar. Biz kuracağımız teşkilat ile bir gün mutlaka ve mutlaka başarılı olacağız. Vatanı, milleti kurtaracağız. Devrim için şu silah üzerine yemin ediyoruz. Unutmayınız ki, burada birbirimize verdiğimiz söz devrim sözüdür ve onun olması için icabında silah kullanmaktan da çekinmeyeceğiz.

Tarih ikinci görevi bize 1919 yılında verdi. Yurdumuz işgale uğrayınca birçok yerde dernekler kurulmaya başlamıştı. Ben bu yerel derneklerin yenilerini kurdurdum,  onları bir araya getirdim, tek bir çatı altında topladım, adını Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyeti koyduk. Arkadaşlarıma ve komutanlara bildirdim ki, durumun düzelmesi için birlikte çareler bulmaya mecburuz. Milletin tutsaklıktan kurtarılması, egemen ve bağımsız olarak topraklarımızda yaşayabilmesi; ancak kararlı ve namuslu ellerin, milleti, kısa ve doğru yoldan haklarını ve bağımsızlığını savunmaya sevkiyle mümkün olacaktır. Mülkiye memurlarından güvenilir kişilerle el ele vererek bağımsızlığımızın savunulmasında gerekli teşkilatın –tabii ki gizli- ve dışarıdan fark edilmeyecek şekilde kurulmasını zorunlu görüyorum. Yakın gelecekte ortaya çıkması pek kesin olan genel bir durumda kuvvetli ve kudretli bulunmak için ülkenin düzenli bir teşkilat altına alınmasına çalışmalıyız. Gayemiz bir olmalıdır. Bu husus, uzmanlığı dolayısıyla biz askerlerin vatanseverliğine düşmektedir.

Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyeti; vatanın dağılması düşmanlar tarafından kesin tasarlandığı bir zamanda fedakâr milletimizin vatanın kurtarılması endişesiyle birleşmesinden vücut buldu. Müdafaai Hukuk ifadesiyle özetlenebilen kutsal amaç; her şeyden önce vatanın içerde bütünlüğünü, millî egemenliği ve her sınırdan insafsızca hücum eden dış düşmanların vatandan kovulmasını sağlamaya yönelikti. Ben, ilk andan itibaren vatan savunması gayesinin gerçekleşmesi yolunda bütün millet bireyleri arasında gerçek ve samimi bir dayanışmanın muhafazasına ve yüceltilmesine bütün varlığımı hasrettim. En umutsuz anlardan itibaren en buhranlı ve zorlu safhalar arasında Müdafaai Hukuk Cemiyeti’mizin gösterdiği dayanıklılık ve sebatın, vatanın kurtuluşunu ve milletin bağımsızlığını temin için tesirli bir etken olduğunu şükranla anarım.

* ** *

Bununla birlikte şunu vurgulamam gerekir ki, milletimiz teşkilat fikrini henüz zihnine sokmamıştı. Çoğunlukla bunu hükümete bırakırdı. Bu, milletimizin öteden beri alışkanlık haline getirdiği bir ahlaktır. Öte yandan, kurduğumuz teşkilat henüz bir şekilden ibaretti. Ona ruh vermek gerekiyordu. Bunun için de milletimizin her bireyinin dimağını geliştirmek; herkesin mukadderatına vuku bulacak taarruz ve tecavüzden, kendilerini koruyabilmek için, teşkilata birlikte girişmek gerekiyordu.

Bu vesile ile bir hatıramı nakletmek isterim. Bir akşam Yunus Nadi Bey beni ziyarete geldi. Ankara’nın yoksulluk ve yokluklarından, dağınıklığından, iç burkan birtakım kötü durumlardan şikâyet etti. Ona şu yanıtı verdim: Bu büyük işin zevki de zaten buradadır. Bu çölden bir hayat çıkarmak, bu düzensizlikten bir kuruluş yaratmak lâzımdır. Bununla birlikte sen ortadaki boşluğa bakma, boş görülen o saha doludur, çöl sanılan bu âlemde saklı ve kuvvetli bir hayat vardır. O, millettir. O, Türk milletidir. Eksik olan şey teşkilattır. İşte şimdi onun üzerindeyiz.”

Ne mutlu ki, Mütareke hükümlerinin yol açtığı saldırı, zorlama ve hareketler, merkezî hükümetin zayıflığı ve aczi, milletimizi şiddetli bir uyanışa sevk etti. Milletimizin aydınları, yurtseverleri, manzaranın elemli karanlıklarından dolayı umutsuz olmadılar. Çünkü onlar biliyorlardı ki, tarih bir milletin varlığını, hakkını hiçbir zaman inkâr edemez. İtilâf Devletleri’nin haksızlıkları ve merkezî hükûmetin zaaf ve aczi karşısında milletimiz, varlığını ispat ve fiilî saldırılara karşı namus ve bağımsızlığını fiilen savunmak kararını vermek zorunda kaldı. Doğuda son harbin her türlü sıkıntı ve acılarını görmüş ve özellikle Ermenilerin vahşet ve zulümlerine sahne olmuş yaslı sınır vilayetlerimiz, millî namus ve bağımsızlığı kurtarmak amacıyla Müdafaa-i Hukuk-i Millîye, Muhafaza-i Hukuk-i Milliye cemiyetleri kurdular. Doğudan ve güneyden tehlike hisseden Diyarbakır ilimizde de Müdafaa-i Vatan Cemiyeti kuruldu. 

Batıda Yunanlıların tecavüzü ihtimaline karşı kurulan Müdafaa-i Hukuk-i Milliye Cemiyeti, Yunanlıların sevgili topraklarımıza ayak basması üzerine ilhakın fiilen reddi  için ayaklandı. Trakya’da, Kilikya’da ve her tarafta millî cemiyetler kuruldu. Kısacası, batıdan ve doğudan yükselen milletin sesi, Anadolu’nun en ücra köşesinde yankı buldu. Dolayısıyla millî cemiyetler, düşmanların tutsaklık boyunduruğuna girmemek amacıyla millî vicdanın azim ve iradesinden doğmuş biricik teşkilat oldu. Bu sayede, yüzyıllardan beri bağımsız yaşayan milletimiz, varlığını dünyaya göstermeye başladı. 

* ** *

Büyük Millet Meclisi’nde 1 Mayıs 1920 günü yaptığım konuşmada Müdafaai Hukuk teşkilatımızın mahiyeti, amacı, yapısı gibi hususlar hakkında milletvekilerine, diğer bazı yazışmalarımda da mülkî âmirlere ve dernek yöneticilerine şu bilgileri verdim: Asıl milletin birliğini vücuda getiren ve İstanbul’un içinde bulunduğu koşullara rağmen, birliğimizi içeriye ve dışarıya göstermeye yönelik bir amaç için yapılan teşkilat, yalnız Kuvayı Milliye mensuplarından, silahlı bireylerden ibaret değildi. Aksine bütün ülkede ve ülkenin en ücra köşelerinde bile vücuda gelmiş, doğrudan doğruya yasal ve medeni bir teşkilattır ki, ona Müdafaai Hukuk Teşkilatı diyoruz. Cemiyetimiz bir siyasi parti değildir. Siyasi ihtiraslardan tamamen arınmıştır. Siyasi emellere ve kişisel çıkarlara alet olmamaya özen gösteriyoruz. Cemiyetin kuvveti başlıca bir noktadadır ki o da erdemdir. Her türlü harekette şiarımızın erdem olması gerektiği üzerinde özel bir önemle duruyoruz. Teşkilatın, zararlı akımlara engel olacak erdemli insanlardan oluşturulmasına, merkezlerdeki üyelerin vatansever, azimli ve namuslu, halkın saygı ve güvenini kazanmış kişilerden seçilmesine büyük önem veriyor, ilgilileri bunun için gerekli yol gösterme ve kontrolü esirgememeleri hususunda uyarıyoruz. 

Derneğimizde silah söz konusu değildir. Belki medeni, toplumsal ve genel bakımdan siyasi bir cemiyet demektir ve bu cemiyetin her vilayet ve bağımsız livalarda merkez kurulları vardır. İşte merkezi hükümette merci bulamayan ordu da, doğal olarak bir taraftan himaye edilmek, devamlı kılınmak, yönetilmek lüzumunu duyuyordu ve bu suretle Müdafaai Hukuk teşkilatı, silahlı kuvvetleri de içine almış oluyordu.

Bunu bir manzara olarak göz önüne getirirsek, demek ki, İstanbul’da bir hükümet ve onun görünüşte bir ordusu vardı, fakat bir şey yapmıyordu. Diğer taraftan millet var ve milletin dayanışma ve birliğini temin eden bir ağ var. Sonra yine bir kuvvet var ki, bu teşkilata tabi ve bunun adı da Kuvayi Milliye… Doğal olarak ordu görünüşteki haliyle böyleydi. Halbuki gerçekte, başlarında bulunan en büyük kumandanlarından en son neferine kadar, vatani olan kutsal maksadın etrafında toplanmış ve söz konusu kadrosunun içine kendi kendine girmişti. Ancak faaliyetini resmî açık bir tarzda yapamıyordu.

Yaptığım diğer bazı görüşme ve haberleşmelerde ise teşkilatın birimleri ile organların faaliyetleri, aralarındaki bağlantılar ve yönetiminden şöyle söz etmiştim: Teşkilatımızın merkezden uzak bölgelerdeki birimleri, bütün illerde, ilçe merkezlerinde, kasabalarda ve daha küçük yerleşim yerlerinde aynı ad altında faaliyet göstermektedir. Millî teşkilat köylerden başlayarak nahiye, kaza, liva ve bağımsız liva ve vilayet merkezlerindeki yönetim ve merkez kurulları ile birbirine bağlanmıştır. Yerel teşkilatları, bu teşkilatlar içine yerleşen ve muhalif kamptan olan burjuva ve din adamlarından temizlemek için önlemler almaktayız. Kongrelerin meydana getirdiği on altı kişilik bir Heyeti Temsiliye, bütün teşkilatın yöneticisi ve düzenleyicisidir. Gayeye ulaşmak için Heyeti Temsiliye’ye büyük yetki verilmiştir. Heyeti temsiliye benim başkanlığımdadır. Medeni ve görünürdeki ve kanuni denilebilecek olan Müdafaai Hukuk teşkilatının içinde, gizli talimat dairesinde silahlı örgüt mevcuttur. Ordu millî teşkilat kadrosu dışında değil, belki onun ruh ve esasını teşkil etmektedir. İstisnasız başlarındaki büyük kumandanlarından son neferlerine kadar hepsi teşkilatımızın kadrosuna dahildir.    

* ** *

Doğuda ve batıda, ülkemizin hemen her tarafında, millet ve ülkenin haklarını savunmak ve saklı bulundurmak için cemiyetler kurulmuştu. Bu cemiyetler, düşmanların tutsaklık boyunduruğuna girmemek amacıyla millî vicdanın azim ve iradesinden doğmuş biricik kuruluşlardı. Biz bu parça parça, birbirinden kopuk kuruluşları tek bir çatı altında bir araya getirdik. Bunu Milletin birliğini sağlamak, İstanbul’un içinde bulunduğu koşullara rağmen, birliğimizi içe ve dışa göstermek için yaptık. Bu teşkilat, yalnız Kuvayı Milliye üyelerinden, silahlı bireylerden ibaret değildi. Tersine bütün ülkede ve ülkenin en ücra köşelerinde bile oluşmuş, doğrudan doğruya yasal ve uygar bir teşkilattı ki, ona Müdafaai Hukuk teşkilatı diyorduk.

Müdafaai Hukuk örgütümüzün amacı; bir millî kuvvet oluşturarak kendimizi savunmak, mukaddesatımızı korumaktı. Bunun için birlik içinde vatanın bütünlüğünü korumak, bağımsızlığımızı sağlamak gerekiyordu. Erzurum Kongresi’nde başkan olarak yaptığım konuşmada demiştim ki: Vatanımız ve milletimiz aleyhinde verilen hükümler, kanaatler iflasa mahkûmdur. Ve işte bütün bu iğrenç zulümlerden ve bu bedbaht acizlerden, tarihimize karşı reva görülen haksızlıklardan üzüntü duyan millî vicdan sonunda uyanmış, haykırışını yükseltmiş ve Müdafaai Hukuku Milliye, Muhafazai Hukuku Milliye, Müdafaai Vatan ve Reddi İlhak gibi çeşitli adlarla ve aynı mukaddesatın korunmasının sağlanması için beliren milli akım, bütün vatanımızda artık bir elektrik şebekesi haline gelmiş bulunuyor. İşte bu azimli şebekenin vücuda getirdiği kahramanlık ruhudur ki, kutsal vatan ve milletin mukaddesatını kurtarmaya ve himayeye dayanan son sözü söyleyecek ve hükmünü uygulatacaktır.

Ülkeyi parçalanma ve dağılmadan kurtarmak için tek çare bütün millî kuvvetleri esaslı bir teşkilatla birleştirmekti. Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyeti adı altında vücuda getirdiğimiz bu birlik; Erzurum ve ardından Sivas genel kongrelerinde belirlenen esaslara göre, Türk ve Kürt milli sınırları ile sınırlanan Türkiye’yi taksim olmaktan kurtarmak ve Osmanlı devlet ve milletlerinin bağımsızlığını temin etmek gayesini hedefledi. Bu gayeye ulaşmak için fiilen ve zımnen savunmayı esas aldı. Millî teşkilatımızın takip ettiği gaye, vatanın parçalanmaktan ve milletin esaretten kurtarılmasına yönelikti. Vatanımızı parçalamaktan kurtaracak, düşmanlarımızın her türlü istilacı emellerine set çekecek biricik dayanak noktamız; başta şerefli ordumuz olmak üzere, milletimizin kudretini dünya kamuoyuna tanıtan millî teşkilatımız oldu. Teşkilatımız bu gayenin elde edilmesiyle üstlendiği vatani görevini başarıyla tamamlamıştır.

Copyright © Prof. Dr. Cihan Dura