Atatürk Okulu > Tam Bağımsızlık Dersleri
03-12-2016
ATATÜRK KAPİTÜLASYONLARI ANLATIYOR

Cihan Dura

26.4.2014


İki Mustafa Kemal vardır:

Biri ben, et ve kemikten… diğeri siz, ölümsüz olan.

MKA

 

1-Millî Mücadele yılları... Henüz barış antlaşması imzalanmamış. Ben o sıralar birçok yerde konuşmalar yapıyor, tam bağımsızlık istediğimizi ısrarla tekrarlıyordum. Bunun için de ilk şartın kapitülasyonların kaldırılması olduğunu vurguluyor, halkımı kapitülasyonlar konusunda aydınlatıyordum. Şunları söylüyordum:

2-Biz bu topraklar üzerinde tamamıyla bağımsız, yani kapitülasyonsuz bir Türkiye istiyoruz. Bu, Büyük Millet Meclisi’nin hâkim olan prensibidir. Kapitülasyonlar Türk milletinin son derecede nefret ettiği bir şeydir. Çünkü kapitülasyonların sürdürülmesinin, kendisini çok az bir zamanda ölüme götüreceğini çok iyi anlamıştır.

3-Kapitülasyonlar Türk milletinin bir hezimete uğramış olmasının sonucu değildi. Türkiye’ye zorla kabul ettirilmiş bir boyunduruk da değildi, padişahlarımızın birkaç yabancı devlete büyük bir lütuf ve cömertlikle sundukları bir armağandan ibaretti. Devletler bu armağandan aleyhimize istifade ettiler. Kapitülasyonlar bir devleti mutlaka bitirir; ülkemizi de yoksullaştırdı, harap etti. Osmanlı devleti ile Hindistan Türk ve İslam imparatorlukları bunun en büyük kanıtlarıdır.

4-İzmit’te 1923 Ocağında yaptığım konuşmada kapitülasyonlar konusunda halkımı şöyle aydınlattım: Osmanlı Devleti Uhudu Atika adı altında birtakım kapitülasyonlarla acze düşmüştü. Hıristiyan unsurlar birçok ayrıcalıklara ve istisnalara sahip bulunuyordu. Bir devlet kendi ülkesinde bulunan yabancılara yargılama hakkını uygulayamazsa, o devletin kendi halkından aldığı bir vergiyi yabancılardan alması yasaklanmış bulunuyorsa, bir devlet kendi hayatını kemiren, kendi içindeki unsurlar hakkında önlemler almaktan men edilmişse, böyle bir devletin, egemenliğine sahip bağımsız bir devlet olduğuna inanmak doğru olur mu?

5-İşte böyle bir durumda idi Osmanlı Devleti. Ve bu kadar da değildi. Kendisini kuran asli unsurun, milletin insanca yaşamasını sağlayacak araçlara başvurması da yasaklanmıştı. Ülkeyi imar edemez, demiryolu yaptıramaz, yaptırmaya giriştiği zaman derhal yabancılar müdahale eder ve hatta bir okul yapmak istediği zaman bile müdahaleye maruz kalırdı. Kayda değer ki, bütün bu kötülükler, milletin boynuna geçirilmiş bütün bu zincirler, milletimizin herhangi bir hastalığından, devletin zaafından ileri gelmiş değildir. Tam tersine, bütün bu tutsaklık zincirleri devletin en kuvvetli, en kudretli olduğu bir zamanda boynumuza, devletimizin boynuna geçirilmiştir. Fatih’lerden başlamış, Selim’ler ve Süleyman’lar zamanında pekiştirilmiştir.

6-Efendiler, bu durumun hikmetini devlet kavramını anlayış şeklinde aramak lazımdır. Biliyorsunuz ki taç sahipleri, hükümdarlar ve özellikle kendilerine "Allah’ın gölgesi" diyen, “Allah tarafından destekleniyorum” diyen, kendilerine veraset ve hak yoluyla mülk ve devletin sahibi diyen padişahlar; ülkeyi kendi malikâneleri sayıp, aslî unsur olan milleti de yine Allah tarafından kayıtsız şartsız emirlerine itaat ettirilmiş bir kitle kabul ederler. Bundan başka padişahların çevresinde birtakım çıkarcılar bulunur ki, onlar da padişahın lütuf ve sevgisine, teveccühüne, himayesine erişmek için bu anlayış tarzını türlü şekillerde yorumlar ve ona anlam verirler. Bütün bu anlayış ve yorumlar karşısında masum millet; gerçekten bunun doğru olduğunu, din gereği olduğunu kabul ve zanneder. İtiraz etmeden de gösterilen herhangi belirsiz bir hedefe yürümekte devam eder.

7-İşte Osmanlı padişahları, milletin bu anlayışından yararlanarak milletin hakkı olan, milletin şerefiyle, onuruyla ve bütün varlığıyla ilgili olan birçok kaynağı, birçok hukuku armağan olarak, ihsan olarak yabancılara sunmakta tereddüt etmemişlerdir. Dolayısıyla Osmanlı devletini mahveden, yok eden, bu devletin gerçek kurucusu olan milleti sefaletten sefalete, felaketten felakete götüren bütün bu ayrıcalıklar; bütün bu antlaşmalar hep padişahların ihsan ve hediyeleriyle gerçekleşmiştir.

8-Biliyorsunuz ki, ilk kapitülasyon Fatih zamanında, İstanbul’da oturan Cenevizlilere verilmiş ve hemen ardından genişletilmiş, başka milletleri de içine almıştır. Yine çok iyi biliyorsunuz ki, milletin içinde yaşayan Hıristiyan unsurlara imtiyazlar aynı tarihte verilmiştir. Fakat bu imtiyazlar –ki doğrudan doğruya milletin yaşamsal kaynaklarıyla ilgilidir- verile verile o kadar büyüdü ki, millet, sırtına yüklenen bu yükün altında kıvranmaya ve tahammül edememeye başladı, güçsüz kaldı. Fakat millet ve devlet zaafa uğradıktan sonra bir zamanlar armağan ve ihsan olarak verilmiş olan bu ayrıcalıklar, alanlar tarafından kazanılmış bir hak olarak görüldü ve bu kazanılmış hakları yalnız muhafaza ile kanaat etmediler. Belki artırmak için her türlü araca başvurdular. Her türlü tehdit ve tahakküme kalkıştılar.

9-Arkadaşlar, hayatı görkem ve gösteriş içinde geçirmeye alışan bu padişahlar ve yakınları, sarayları ve bütün ileri gelenleri, artık ne olursa olsun bütün bu debdebe ve gösterişi devam ettirmenin zorunlu olduğu kanaatinde bulunuyorlardı. Onun için devletin hakiki kaynaklarını kuruttuktan sonra, muhtaç oldukları parayı dışarıdan tedarike kalkıştılar. Ve bunun için milletin bütün çıkarlarını sınırlamak suretiyle, onur ve şerefini feda etmek suretiyle çok sayıda borçlanmaya başvurdular. O kadar ki, devlet bunların faizlerini bile ödeyemeyecek bir duruma geldi ve sonunda, dünya gözünde iflas etmiş sayıldı.

10-O halde Osmanlı Devleti’nin son dakikaya kadar geçirdiği aşamaları görmek istersek, şöyle diyebiliriz: Ülke içinde bütün Hıristiyan unsurlar; aslî unsurların çok üzerinde birçok istisna ve ayrıcalıkları olan, devleti mahvetmek için her türlü özel teşkilata sahip, dışarının sürekli teşvik ve himayesine mazhar, devlet ve hükümet ise bunu men etmekten âciz... Çünkü gerçekten âciz ve önemsiz bir hale gelmişti ve çünkü bütün bu yok edici girişimlerin dayanak noktası, dışardaki birtakım kuvvetli devletlerdi. O devletler hem bir taraftan içerdeki unsurları, devlet ve ülkeyi tahrip etmeye ve birtakım bağımsızlıklar meydana getirmeye teşvik ediyor, harekete geçiriyor; bir taraftan da onların adı ve hesabına müdahale ediyor, çalışıyor ve bu şekilde bütün dünya gözünde Osmanlı Devleti’nin hiçbir değeri, erdemi ve bir onuru kalmıyor. Uluslararası hukuktan ve devlet onurundan hiçbir şey kendisinde farz edilmiyor. Âdeta himaye ve vesayet altına alınmış bir devlet ve bir heyet gibi farz ediliyordu.

11-İşte bu acı manzaranın son aşaması olmak üzere ülke ve millete son darbeyi indirmeye hazırlandıkları sırada, devletin başında bulunan saray, Babıâli ve bütün mensupları o düşmanlarla birlik olarak milletin başına musallat oluyor; en son cinayeti işliyorlardı. Fakat arkadaşlar! Ölmüş sanılan millet, mahvolmuş sanılan bu ülke yeniden bütün yaşamsal yeteneğini gösterebilecek bir duruş alıyor. Bütün kadınlarıyla, erkekleriyle, ihtiyarlarıyla el ele vererek, kendisinin dünyada var olduğunu bir kere daha kanıtlayacak harikalar gösteriyor. İşte o harikaların doğal sonucu olmak üzere sonunda Lozan Konferansı’na davet ediliyoruz. Fakat esasen bizden sorulacak hiçbir hesap yoktur. Geçmişe ait hataların gerçek faili biz değiliz. Bu böyle olmakla beraber, dünya ile karşı karşıya gelmek bize düşüyor. Millet ve ülkeyi, gerçek bağımsızlığına ve egemenliğine sahip kılmak için çalışmak zorunluluğu bizim üzerimizde kalıyor.

12-Ve o mutlu gün de geldi, kapitülasyonların kaldırılmış olduğunu sonunda müjdeledim halkıma. Dedim ki, serbest ve bağımsız bir hayata atılan Türkiye için, ekonomik hayatını boğmakta olan kapitülasyonlar artık mevcut değildir ve olamaz. Bugün için düşündüğüm tek şey; maddi ve fiili olarak, kanla kaldırılmış olan kapitülasyonların bir daha dirilmemek üzere yokluğa gömülmesini sağlamaktır. Tarımımızın da, sanayimizin de, ticaretimizin de, her türlü ekonomimizin de gelişmesi ve yükselmesi ancak bununla mümkündür.

Copyright © Prof. Dr. Cihan Dura