Atatürk Okulu > Devletçilik Dersleri
20-05-2020
ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE: EĞİTİMDE İKİ UYUM SORUNU

Atatürk diyor ki: Eğitim ve öğretim milletimizin ihtiyaçları ve çağımızın gerekleri ile uyumlu olmalıdır. Atatürk eğitim ve öğretimde neden böyle bir uyum arıyor? Şimdiden kısaca yanıtlayalım ki, Türkiye’nin gerçekleri bunu gerektiriyor. Zaten millî irade de bu gerçeklere bağlı olarak şekilleniyor. İhtiyaçlar millî iradeye yansır, orada ifadesini bulur. Millî iradeye elbette uymak zorundayız. Sonra ‘uyum” aramak gerçekçiliğin bir dayatısıdır. Bir eylem gerçekçi değilse, hiçbir şey yapılmıyor demektir.

Konumuz bu. Önce birinci uyumu ele alıyorum. Bunu toplum, ekonomi ve devlet açılarından irdeleyeceğim. Ardından çağa uyum sorunu üzerinde duracak, son olarak da uyumun önündeki bazı engellere değineceğim.

I) Önce toplum…

Eğitim ve öğretim, bütün konu ve programlarını doğrudan doğruya hayattan, hayatın gerçeklerinden almalıdır. Peki, hayatın gerçekleri nedir? Örneğin Osmanlı’nın Türkiye’ye miras bıraktığı gerçekler neydi?

Atatürk’ten dinliyoruz:

Evet, biz büyük zaferi kazanmıştık ama ikinci bir savaş daha bekliyordu bizi.

Milletimiz yoksul, ekonomimiz zayıftı. Ekonomik hayatımız içler acısıydı. Tarım zayıftı. Sanayi yoktu, yol yoktu. Eğitim çok kötüydü. Bütçemiz, gelirimiz yetersizdi. Nüfusun büyük bölümü kırsal bölgelerde yaşıyordu. Telefon, motor, makine yok mertebesindeydi. Sanayi ürünlerini dışarıdan alıyorduk. Elektrik yalnız İstanbul ve İzmir'in bazı semtlerinde vardı.

Bize hastalıkların kol gezdiği bir vatan miras kalmıştı. Nüfusumuzun yarısı hastaydı. Bebek ölüm oranı çok yüksekti. Buna karşılık doktor, sağlık memuru ve ebe sayımız 900’ü zor buluyordu. Pek az şehirde eczane vardı. Salgın hastalıklar insanlarımızı kırıp geçiriyordu. Trahom, sıtma, tifüs, verem, frengi, tifo salgın halindeydi. Okuma yaşındaki çocukların ancak dörtte birini okutabiliyorduk. Düşmanın yaktığı köy sayısı 830, yanan bina sayısı 114 binin üzerinde... Yunanistan'dan gelen göçmen sayısı 400 bini geçecek. Yıkılmış şehirlerin imarı lazım. Mutlaka yapılması gereken demiryolları, yollar ve limanlar vardı.

Kısacası, koca bir ülke baştan aşağıya kadar donatılmak ihtiyacındaydı. Ülkeyi neredeyse yeniden kurmamız gerekiyordu.

1920’lerin gerçekleri işte bunlardı. Her biri ayrı sorun, her biri ayrı çözüm bekliyor. Peki kim başaracak bunu?  Elbette insanlar başaracak, iyi yetişmiş, beceri sahibi, işini bilen insanlar... Peki onları kim yetiştirecek?  Kuşkusuz o gerçeklerle şekillendirilmiş bir eğitim öğretim sistemi, okullar, öğretmenler elbette!

Şimdi, tekrar 1920’ler Türkiye’sinin gerçeklerine dönelim ve zihnimizi onların yönlendirmesine bırakalım.

Osmanlı yüzyıllarının o inanılmaz ihmali ne sonuç verdi? Çok şey… Ancak biz konumuzla ilgili olanı söyleyelim: Ülkede halka hizmet götürecek yeterli sayı ve kalitede insan olmaması... Onlara duyulan ihtiyacın tarif edilmez boyutlarda olması... O zaman yapılacak ilk işlerden biri bu acı gerçekten hareket ederek bilgili ve yetenekli yurttaşlar ve yüksek meslek elemanları yetiştirmekti. Bir yandan genel olan cehaleti gidermeye çalışırken, bir yandan da toplumsal hayatta etkili, iş gören, verimli yurttaşlar yetiştirmek lazımdı. Bu da ilk ve orta öğretim programlarının kesinlikle pratik olmasıyla mümkündü. Millet ihtiyaç duyduğu elemanlara, yüksek meslek adamlarına, iş adamlarına, sanatkârlara ancak bu sayede sahip olacaktı. Devletin ihtiyaç duyduğu yeterli sayı ve kalitede eleman da yine aynı yoldan sağlanacaktı.

Atatürk ülkenin bu devasa ihtiyaç derecesi dolayısıyladır ki, bilgili ve yetenekli insan yetiştirilmesi sorunu üzerinde ısrarla durmuştur. Örneğin, İzmit’te yaptığı bir konuşmada şunları söylüyor: Zengin kaynaklara sahip ülkemizden yararlanabilmek için yüksek meslek adamlarına, uzmanlık sahibi olan insanlara ihtiyacımız vardır! Örnek vereyim: Herhangi bir madeni işletmek girişiminde bulunduğumuz an bir yabancıya muhtaç olarak başvurmak zorundayız. Sonra, milletin varlığını kemiren çok öldürücü ve bulaşıcı hastalıklar var. Oysa millet yaşamalı ve sağlıklı olmalıdır. Bunu sağlayacak bilimsel meslek adamları, doktorlar lâzımdır. Demiryollarını işletemiyoruz, mühendisimiz yoktur! Dolayısıyla önce ülke ve milletin muhtaç olduğu uzmanları ve yüksek meslek adamlarını yetiştirmeye mecburuz.

Ülkenin asıl sahibi ve toplumumuzun esas unsuru köylüdür. Oysa aynı köylü, eğitim ve öğretimin ışığından yüzyıllardır yoksun bırakılmıştır. Dolayısıyla, mevcut cehaleti hızla gidermek zorundayız. Genel olarak bütün köylüye okumak, yazmak ve vatanını, dinini, dünyasını tanıtacak kadar coğrafî, tarihî, dinî ve ahlakî bilgi vermek ve dört işlemi öğretmek eğitim programımızın ilk hedefidir.

II) Sıra Geldi Ekonomiye ve Devlete…

● Atatürk diyor ki, “hayat demek ekonomi demekse, yaşamak için, her şey için esas olan ekonomi ise, o zaman bütün görüşlerimizi, bütün çalışmamızı mutlaka ekonomide başarılı olmaya odaklamalıyız. Her çalışma dalını bu aslî noktaya dayandırmalıyız.” Her çalışma dalına, elbette eğitim ve öğretim hizmetleri de giriyor. Demek ki, eğitim ve öğretim hizmetlerini de ana işlevi insan ihtiyaçlarını tatmin etmek olan ekonomi zeminine dayandıracağız.

Atatürk devam ediyor: “Yeni devletimizin, yeni hükümetimizin bütün esasları, bütün programları ekonomi programından çıkarılmalıdır. Çünkü her şey onun içinde yer almaktadır. Dolayısıyla çocuklarımızı o şekilde eğitip yetiştirmeliyiz ki, onlara o suretle bilim ve irfan vermeliyiz ki, ticaret, tarım ve sanat dünyasında ve bütün bunların faaliyet alanlarında verimli olsunlar, etkili olsunlar, faal olsunlar; iş yapan, pratik birer eleman olsunlar. Eğitim ve öğretim programımız öyle olmalı ki, onu takip eden insanlar güzel çiftçi, kunduracı, fabrikacı, tüccar olacak, güzel iş yapan adam, faydalı adam, verimli adam olacak. Bunları öğreten programların, bunları öğreten yerlerin ve kurumların tamamı eğitim ve öğretim olacaktır!”

“Kısacası, eğitim ve öğretimim uygulamalarımız nasıl olmalıdır sorusunun yanıtı şudur: Ekonominin isteyeceği şekilde olmalıdır. Yani çalışmak için muhtaç olduğumuz şey nedir? Onu yapabilmek için ne öğreneceğiz? İstiyoruz ki, çiftçiyi yükseltelim, o halde çocuklara o şekilde bilgi verelim ve onları o şekilde yetiştirelim ki, bir tarafta okulda okuduğu şeyin, anasıyla babasıyla temas ettiği zaman, tarlasına gittiği zaman yapılmakta olduğunu görsün. Yalnız bir farkla: kendisi, anasının ve babasının yapmakta olduğunun eksik olduğunu ve daha iyisinin şöyle ve böyle olacağını okulda öğrenmiş olsun.”

● Devlet alanına gelince, millet ve ülkeyi gerçek kurtuluşa götürebilmek için, kuvvetli ve verimli bir devlet yapısının kurulması gerekir. Bu da iyi yetişmiş memur ve âmirlerin görev almasıyla mümkün olur. Atatürk bu nedenledir ki şöyle diyor: Millet ve ülkeyi gerçek kurtuluşa götürebilmek için [mutlaka gereken], devlet yapısını kurabilmek için en kuvvetli temel, toplardan, süngülerden, taşlardan daha kuvvetli temel; bilimin hazırlayacağı, eğitim ve öğretimin hazırlayacağı temeldir. Aynen eğitim programlarımız gibi devlet birimleri için düşünülecek programlar da iktisat programına dayanacaktır. Esaslı bir program uygulamak ve bu program üzerinde bütün milleti uyum içinde çalıştırmak lâzımdır.

III) Çağın Gerekleri…

Eğitim ve öğretimde verilen bilgi vatandaş için maddi hayatta başarılı olmayı sağlayan bir araç olmalıdır. Bir eğitim programı öyle olmalı ki, ilköğretim ve orta öğretim; mutlaka insanlığın ve uygarlığın gerektirdiği pratik bilgileri vermelidir. Öyle ki, çocuk okuldan çıktığı zaman işsiz kalmayacağına emin olmalıdır! Açıktır ki, herkes maddi hayatta başarılı olmak ister.

Atatürk’ün vurguladığı gibi, uygarlığın gerektirdiği düzeyde varlık gösterebilmek için, bizim kuvvetimizin gerektirdiği milliyet derecesinde insanlar, yüksek meslek adamları, günün istediği meslek sahipleri yetiştirmek lazımdır.

Millî eğitim ile geliştirmek ve yükseltmek istediğimiz genç beyinleri, bir taraftan da hurafeler gibi paslandırıcı, uyuşturucu, hayali ve gereksiz şeylerle doldurmaktan dikkatle kaçınmalıdır.Eğitim ve öğretimdeki yeni girişimler çağın ihtiyaçları ile orantılı ve verimli sonuçlar verecek şekilde olmalıdır. Halkımız da devam eden ve devam ettikçe kendisini mahveden birtakım bâtıl şeylere artık inanmasın. Şunun bunun aslı ve esası olmayan, gerçek olmayan anlayışlarına aldanmasın.

Şunu da eklemek gerekir ki, milletimiz ancak ekonomiyle, ekonomik başarılarla güçlendirilebilir. Böyle bir ekonomi ise, ancak çağımızla uyumlu bir eğitim ve öğretim sistemiyle gerçekleştirilebilir.

Kısaca belirteyim ki, Laiklik ve Devrimcilik de çağa uyum ister.

IV) Uyum Önündeki Üç Engel

Atatürk eğitim ve öğretimin milletin ihtiyaçları ve çağın gerekleri ile uyumlu olmasını hedefliyor. Ancak bu iki hedefin önünde tarih kaynaklı engeller vardı. Bunlar şeriatçı-medrese eğitimi, Türklerin meslek sahibi olmaktan dışlanması ve teorik eğitimdir. Zaten bu olumsuz koşullardır ki, uyumlu olmayan eğitimi desteklemiş, yeni eğitim ve öğretim anlayış ve uygulamasını gerekli kılmıştır.

● Atatürk ‘yeni millî eğitim programı’ndan söz ederken, eski devrin hurafelerinden sıyrılmış, doğudan ve batıdan gelen yabancı etkilerden uzak, ulusal karakterimizle uyumlu bir kültürü kastediyordu. Yeni eğitim ve öğretim sistemini Osmanlı’nın medrese eğitim sistemine tepki olarak ortaya koydu ve savundu. Türkiye’ye çağlar boyunca hâkim olan Osmanlı eğitimi gerçekçi değildi. Bu, tamamen dinsel, reel hayata sırtını çevirmiş olan medrese eğitimi idi. Açıktır ki, bir milletin ihtiyaçları asla dinsel bilgi ve eylemlerden ibaret değildir. Beslenme, barınma, güvenlik, prestij, kendini gerçekleştirme gibi ihtiyaçları vardır. İnsan yaşamak istiyor, daha iyi yaşamak istiyor.

● Bundan başka, Osmanlı yıllarında Türkler birçok sanat ve meslek öğrenmekten adeta dışlanmıştı. Akıl almaz fiilî yasaklar vardı. Ziraat dışında, bütün ekonomik faaliyet ve meslekler azınlıkların elinde idi. Atatürk bu durumdan şöyle söz etmiştir: Sanat erbabı istiyoruz, kunduracı istiyoruz, terzi istiyoruz, her şeyi istiyoruz. Ne var ki, Osmanlı döneminde “Hayır, bunları öğrenmek lazım değildir ve bunları öğrenmek güzel bir şey değildir” denmiştir. Sonuçta sanatkâr yoktur ülkemizde. O halde biz okullarımızda öyle şeyler öğretelim ki ayakkabı nedir, nasıl yapılır, öğrensin. Elbise nedir, nasıl yapılır, öğrensin. Sonra bu kadar sahillerimiz vardır. Birtakım şeyler oluyor. Vapurlar geliyor, gidiyor. Ticaret denilen bir şeyler oluyor. Fakat çocuk onları bilmez ve öğrenmemiştir. O halde öyle bir şey öğretelim ki, bu ülkede en çok gerekli olan şeyi öğrenmiş olsun.

● Osmanlı eğitim program ve uygulamasının bir olumsuz sonucu daha vardı: “Çok bilmiş, çok okumuş birtakım insanlar” yetiştirmek…” Atatürk’ün yorumuna bakalım: “Ama neyi bilmiş…, birtakım teorileri bilmiş! Ve neyi bilmemiş, kendini bilmemiş, hayatını, ihtiyaçlarını bilmemiş! Yaşamak için lazım olan hemen her şeyi bilmemiş ve aç kalmıştır! İşte bu öğrenim tarzının uğursuz sonucu olmak üzere denilebilir ki, ülkede aydın olmak demek, okumuş olmak demek; çok bilmiş olmak demek, sefalete ve yoksulluğa mahkûm olmak demektir!”

Bu sapma ilkokuldan üniversiteye kadar önemli bir eksikliğin sonucudur: “Kitapların cansız teorileri ile karşı karşıya gelen genç zihinler, öğrendikleriyle ülkenin gerçek durum ve çıkarları arasında bağlantı kuramıyorlar. Yazarların ve teorisyenlerin tek taraflı dinleyicisi durumunda kalan Türkiye’nin çocukları hayata atıldıkları zaman bu bağlantısızlık ve uyumsuzluk yüzünden eleştirici, kötümser, ulusal bilinç ve disipline riayetsiz kitleler oluştururlar. Öyleyse “ilköğretimden itibaren gerçek ihtiyaçları karşılayacak tarz takip olunmalıdır ki, yetişecek olan çocuk yalnız teorik olarak kalmasın. Çalışma hayatında verimli olsun, faal olsun.”

Copyright © Prof. Dr. Cihan Dura