2007 - 2011 Makale Arşivi > Atatürk Yazıları
23-03-2007
ATATÜRK'E SAYGISIZLIK NEYİN HABERCİSİ?

Bundan 12 yıl kadar önce, bir doçentlik jürisinde bulunmak üzere İstanbul’a gitmem gerekiyordu. Jüri Maçka’daki  İşletme Fakültesi’nde toplanacaktı.

Kayseri’den akşam yola çıkıp,  sabah erken Topkapı garajında otobüsten indim. Yağmur çiseliyordu. Bindiğim servis beni Beşiktaş’ta bıraktı. Edindiğim bilgiye göre, oradan Akaretler yolunu tutup yukarı dosdoğru çıkarsam, İşletme Fakültesi’ne varacaktım. Yağmur şiddetlenmişti. Ben yolun kısa olduğunu sanarak hızlı adımlarla yürümeye koyuldum. Ancak yol bitmek bilmiyordu. Dayanamadım; sırılsıklam,  sağ tarafta eski bir binanın kapısına sığındım. Bir ara, can sıkıntısından olacak, arkama döndüm; Osmanlı’dan kalma, yaşlı konağa göz gezdirmeğe başladım. Metruk, perişan, pencere camları kırık, sıvaları dökülmüş, izbe bir konaktı, bu. Derken gözüm, yıpranmış, soluk bir plakete ilişti:  Türkiye Cumhuriyeti’nin Kurucusu Mustafa Kemal Atatürk bu evde oturdu.  Yıldırımla vurulmuş gibi, yüreğim parça parça, utanç içinde donup kaldım. İnsanlık tarihinin övüncü Büyük Kurtarıcı’nın, Atatürk’ün oturduğu evi bu halde mi görecektim? Bu ne vefasızlıktı, bu ne sorumsuzluk ve nankörlük örneğiydi! Biz nasıl düşmüştük, böyle yüz karası durumlara? Hangi yılanlar bizi böyle kayıtsız ve hedefsiz bir  insan yığını haline getirmişti? En büyük talihsizliğimiz olan, o karaktersiz yöneticilere lanetler yağdırdım.Akaretler’de yaşadığım bu tarifsiz acıyı hiç unutmadım.  

***

 Oysa, Doğuda ve Batıda, dünyanın uygar ülkelerinde ulusuna ve insanlığa  hizmeti geçmiş olanların bıraktığı anılar özenle korunur, üzerinde titrenir. Yaşadıkları yerler -aslına uygun olarak- onarılır, pırıl pırıl plaketlerle tanıtılır, müzeye dönüştürülür; geriye bıraktıkları belgeler, eşyalar gururla sergilenir.  O ülke bundan yalnız manevi değil, maddi kazanç da sağlanır. Doğal olarak asıl önemli olan, manevi kazançtır. O yadigârlar sayesindedir ki “tarih bilincini sürekli kılacak nesnel algılamalar kuşaktan kuşağa aktarılır.”  O hatıralar ki ülkenin o ulusun vatanı olduğunu kanıtlayan birer tapudur. Mesela Paris bu vefanın en güzel örnekleriyle doludur.Bizde ise, her iyi konuda olduğu gibi, burada da durum tam tersidir. Tarih bilincimiz çok zayıf olduğu için, ulusumuzun yetiştirdiği büyük insanlara karşı saygımız çok azdır. Bir saygı varsa, laf ve şekildedir; iş ve özde değildir. Bu karakterimize pek çok örnek verilebilir. Sayısız anılar, yüzlerce kentimizde her gün  yok olup gitmektedir.Ben burada Türk Ulusu’nun yetiştirdiği en büyük insan, Devletimizin kurucusu, Türk ulusunun yaratıcısı  Atatürk’ün ve arkadaşlarının bıraktığı hatıralardan söz edeceğim. Gözlemler Atatürk’ün ve Devrim arkadaşlarının hatırasına olan saygısızlığımızın, inanılmaz boyutlarda olduğunu göstermektedir. Burada bu acı gerçeğe dair birkaç somut örnek vereceğim. Gözlem dönemim, Ocak 1999 -Aralık 2001’dir. Gözlem verilerinin çoğunu Cumhuriyet gazetesinden derledim. Ancak birer ikişer Gazete Müdafaai Hukuk, Hürriyet, Milliyet ve Aydınlık’tan derlediklerim de var. Kaynak gösterirken, Cumhuriyet gazetesinin yalnızca tarihini vermekle yetindim. Aksi durumda, kaynağın adını da, ayrıca kaydettim. Yararlandığım yazıların birkaç tanesinin sahibi belliydi: Oktay Ekinci, Mustafa Yıldırım, Deniz Som, Celal Şengör, Işıl Özgentürk ve Burçak Evren.Atatürk’e ve arkadaşlarına, Sevgili Cumhuriyetimize saygısızlığımız hangi biçimleri almadı, hangi boyutlara ulaşmadı ve nerelere uğramadı ki! Anıtlarımız, tarihin tanığı binalarımız, Anıtkabir, İlk Meclisimiz, türlü kuruluşlarımız, gemiler, eşya ve belgeler, insanlarımız, Atamızın aziz hatırası....Hepsi bir bir payını aldı hoyratlığımızdan, kayıtsızlığımızdan, nankörlüğümüzden...

I) ANITLAR

A) Koruma hukukumuzda, “önemli tarihsel olayların yaşandığı yerler” tarihî SİT kavramı içine girer. Bu yasal zorunluluğa karşın, Samsun’daki denize göz diken imar politikalarına zamanında müdahale edilmediği için, Cumhuriyet Devrimi’nin en önemli SİT’i olması gereken “Atatürk’ün karaya çıktığı rıhtım” yıllar önce yok edilmiş. Kimler mi yok etmiş? Tabii, oy avcısı hamiyetsiz politikacılar! Önce Samsun’u yeşil alansız bırakıyorlar, ardından kıyı kuşağını betonlaştırıyorlar, en sonra da denizi dolduruyorlar! Sonuç : Atatürk’ün Nutuk’ta “1919 yılı Mayısının 19’uncu günü Samsun’a çıktım” dediği o gizemli yer kaybolup gidiyor. Öyle ki o büyük olayı anlatan “İlk Adım Anıtı” bile artık kıyıda değil, ta içerilerde! [O.Ekinci, 23.5.1999]

B) Yine Samsun’da, Avusturyalı heykeltraş Krippel tarafından yapılan ve 15 Ocak 1932’de açılan Atatürk heykeli de ilgisizlik nedeniyle giderek tahrip olmakta. Siyah bronz heykelin rengi asit yağmuru nedeniyle yeşile dönüyor. Uzmanlarca heykelin arapsabunu ve sıcak suyla yıkanması ve korunması için basit teknikler önerilmesine karşın, hiçbir önlem alınmamış. Heykeltraş Krippel heykelin açılış töreninde şunları söylemiş: “Gazi taştan daha sert, çelikten daha bükülmez, yüksek ruhunun ateşinde büyük eserini yarattı”  [ 15. 1. 2000].

II) TARİHİ BİNALAR

Örnekler hayli fazla: Atatürk’ün Havza’da kaldığı ev, Amasya’da ünlü genelgesini kaleme aldığı konak, İnebolu’da tarihî Türk Ocağı binası (Atatürk burada giyim kuşam hakkındaki ünlü söylevini vermiş), Yalova’da kullandığı sinema ve Yürüyen Köşk; İzmir’de İsmet İnönü’nün doğduğu ev, Ankara’da Mustafa Necati’nin evi, Kayseri’de Müdafaai Hukuk Kulesi,  Atatürk’ün Gazianteplilere armağanı olan tarihî Şırahanı...

A) Atatürk’ün Havza’da kaldığı ev, “Atatürk Evi” adıyla müze olarak korunmakta. Ancak alt katı itfaiyeye garaj olarak tahsis edilmiş. Ziyaret edilmesi ise, “imam kılıklı” kaymakam tarafından yasaklanmış! Mimar M. Kaptan ta İstanbul’dan kalkıp evi gezmek ve fotoğraf çekmek için Havza’ya geliyor. Ancak itfaiyeciler kendisine “evin kapalı olduğunu, içeri girmek için kaymakamdan özel izin alması gerektiğini” söylüyor. M. Kaptan evi gezemiyor. Neden? Çünkü kaymakam hazretleri izin vermiyor! [23.7.1997]Oktay Ekinci [23.5.1999] Atatürk’ün anısına yapılan bu saygısızlığı ilgililerin suratına şöyle çarpıyor : “..Aslında bir ‘kültür ve tarih merkezi’ olarak değerlendirilmesi gereken böylesine anlamlı bir mekânın ‘itfaiye arabaları‘na tahsis edilmesi; yerel yönetimin yalnızca tarih bilincini değil, Bağımsızlık Savaşımıza duyduğu saygının düzeyini de gösteriyor.”

B) O. Ekinci’nin yazısından öğreniyoruz ki “Kurtuluş Savaşı sürecine geçişin en önemli ‘karar günleri‘ ile, Cumhuriyet tarihimizde onurlu bir yeri olan Amasya’daki, Atatürk’ün ünlü ‘tamim‘ini kaleme aldığı konak da yitirilmiş durumda.”   Gazi Paşa’nın hem konut hem karargâh olarak kullandığı konak tarihin ta kendisiydi : 13 Haziran 1919... Mustafa Kemal Paşa Havza’dan Amasya’ya geçiyor.  20. Kolordu Komutanı Ali Fuat Paşa’ya, eski Bahriye Nazırı Rauf Bey’e, öbür Kuva-yı Milliye önderlerine Bağımsızlık Savaşı’nın ilkelerini bu konakta anlatıyor. Erzurum ve Sivas kongrelerine Anadolu vilayetlerinden temsilcilerin çağrılması,  gönderilen mektup ve telgraflarla bu konaktan sağlanıyordu.Siz ey gafiller! O konağı yok ederken, tarihinizi, dolayısıyla kendinizi yok ettiniz. Birgün gelecek bunun bedelini o günahsız çocuklarınız, hattâ torunlarınız ödeyecek.

C) Bir Atatürk sevdalısı, Mehmet Saydur [Gazete Müdafaai Hukuk, 25.8.2000] her Ağustos cephane yolundan İnebolu’ya gitmeyi, bu devrim ve kahramanlık şehrinde geçmişi yaşamayı âdet edinmiş. Orada, ona kalsa tüm şehri boşaltıp bir “kahramanlık müzesi” yapmayı hayal eder. Cephaneleri azgın dalgaların arasından baştankara kuma çıkaran kahramanların bugüne kalan tek kayığına dalıp gider. Sonra Atatürk’ün, 27.8.1925’de  giyim kuşam devrimi hakkındaki ünlü söylevini verdiği, Türk Ocağı binasına varır. Bu kez çöker, yıkılır. Bina sahil yolunun üzerinden denize bakmaktadır. Önemi, duvara asılı bir mermerde yazılıdır. Ne var ki bu üç katlı taş bina yıllardır terkedilmiş, eriyip yok olmaya bırakılmış durumdadır. Sorumluluk Belediye, Kaymakamlık, Valilik ve Kültür Bakanlığı arasında gitmiş gelmiş; şimdi ise TBMM Başkanlığı’nda imiş. Binanın yazgısı hiç değişmemiş. İlgisizlik ve bakımsızlıktan çöktükçe çökmüş:  Duvarları dökülmüş, pencere camları kırılmış, duvar taşları arasında yabani otlar bitmiş, dış kapılar yumulup çarpılmış. Saydur yazısını şöyle bitiriyor: “Kim bilir, çatısı ve içerisi ne durumdadır?...  23 Ağustos günü TV’de, basında göreceğiz. Kastamonu’da, İnebolu’da törenler düzenlenecek. Yetkililer ‘şapka‘ ile ilgili olarak konuşacaklar. Atatürk’ten söz edecekler. Devletin üst makamlarında bulunanlar, telgraflarla yıldönümünü kutlayacaklar. Ne diyelim, kutlu olsun.”

D) Yalova’nın Termal ilçesinde, Atatürk tarafından kullanılan tarihî sinema binası, 1999 ortalarında, yıkılma tehlikesi ile karşı karşıya bulunuyordu. Bina, üstüne üstlük “serseri yuvası” haline gelmiştir. Termal Turizm Derneği Başkanı, zamanın hükümetinden şöyle yakınıyordu: “Millî Saraylar Dairesi; SİT alanında olmamasına karşın Devlet Konukevi’ni restore ediyor, yanı başındaki sinema binasına dönüp bakmıyor bile”  [ 23.5.1999]. Millî Saraylar Dairesi’nin “Atatürk’ün sineması” dururken, Devlet Konukevi ile ilgilenmesi hiç de şaşırtıcı değil. Efendilerine hoş görünme, adı üzerinde, onlar için yeni “saraylar” kurma peşindeydiler besbelli. Aradan 3 yıl geçmiş bulunuyor. Gönül kaygıyla soruyor: O güzel insanın pırıl pırıl aydınlattığı o bina hâlâ ayakta mıdır? Yoksa vefasızların darbeleriyle  o da mı sonunda yokluğa karışıp gitti? Oysa, gitsem tarihin ışığı o büyük insanın yansıttığı parıltıları o binanın köşelerinde bugün de mutlaka bulurdum!

E) Atatürk’e saygısızlığın bini bir para, Yalova’da ! İşte bir örnek daha [3.6.2000]: Bu kentte Atatürk’ün yüce varlığıyla onurlandırdığı bir yapı daha var: Yürüyen Köşk! Bu köşk Atatürk tarafından 1929’da yaptırılmış. İçinde özel eşyaları var.  Ayrıca Atatürk’ün doğa tutkusunun ve çevreye olan duyarlılığının bir simgesi. Cumhuriyet’in 75. yılı anısına dönemin Çevre Bakanı İmren Aykut’un desteğiyle, milyarlarca lira harcanarak restore edilmiş. Ne var ki bu kez de personel tahsis edilmemiş. Sonuç olarak, tamamen ahşap olan köşk yine kaderine terkedildiği için, yeniden çürümeye başlamış. Bununla birlikte Belediye Başkanı, “kentin tanıtımı bakımından büyük önem taşıdığı” gerekçesiyle köşkü sahiplenmiş. Aradan iki yıl geçti, bilmek isterdim o güzelim köşk şimdi ne haldedir? Yoksa tarihimizin bir parçası da orada mı ufalanıp gitti?

F) Türkiye’nin ikinci Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün  doğduğu ev, 1999 başında harabeye dönmüş durumdaydı. Ev İzmir’de, Konak’ın Sarıhafiz Mahallesi’nde ve 1.derecede kentsel SİT alanında yer alıyor. CHP’li Konak Belediye Başkanı, “İnönü Evi’nin restorasyonunu yapmak bize düşer” diyerek, evi “İnönü Müzesi”ne dönüştürme sözü vermiş. Ne var ki aradan bir yıl geçmesine karşın, hiçbir çalışma başlatmamış. Bu korkunç ihmal şu ağır sonuçları veriyor: Evin çatısı akıyor.  yağışlar evin içini, tarihî eşya ve tabloları tahrip ediyor. Evin durumu her geçen gün kötüleşmekte. Şimdi ne haldedir, bilemem. Konak’ta oturan Atatürkçüler, uyarım sizedir!

G) Cumhuriyet’in ilk yıllarında Millî Eğitim Bakanlığı yapmış olan Mustafa Necati’ye ait, Ankara’da Mithatpaşa Caddesi üzerindeki ev; 1990’lı yıllar biterken, metruk ve yanmış bir durumda, unutulmuşluktan nerdeyse yıkılmak üzereydi. Uyarılar üzerine, Kültür Bakanlığı nasıl olduysa son anda sahip çıkmış. Mustafa Necati şeriye mahkemelerinin kaldırılmasından millet mekteplerine değin birçok ilerici atılımda Atatürk’ün devrimci kadrosunun ön saflarında çalışan büyük bir yurtseverdi.

H) Kayseri’de Müdafaai Hukuk Kulesi de yalnız ve bakımsız... İçi boşaltılmış, tarihî eşyalar götürülmüş. Kurtuluş Savaşı sırasında Müdafaai Hukuk Cemiyeti’nin Kayseri Şubesi olarak kullanılan tarihî bina kaderine terkedilmiş durumda. Üzerinde Millî Mücadele’nin başlangıcını vurgulayan “Müdafaai Hukuk 1919” yazısı bulunan tarihî saat kulesi ve yanı başındaki muvakkithane (vakit ayarlama evi) yok olma tehlikesi ile karşı karşıya. Kayseri Mutasarrıfı Haydar Bey’in 1906 yılında yaptırdığı tarihî bina Cumhuriyet Meydanı’nda. Mustafa Kemal Paşa, Kayserilileri Millî Mücadele’ye çağıran ünlü beyannamesini halka burada iletmişti. Daha sonraki gelişinde ise, saat kulesinin yanındaki çınarın dibinde, halka yeni harfleri öğretirken gösteren o ünlü fotoğrafı çekilmişti. Tarihî saat kulesi ve yanındaki binanın restore edilmesi için çaba gösteren bir emekli öğretmenimiz, Semra Eyinnen, belediyenin ilgisizliğinden şöyle yakınmış: “Kayseri’deki bütün park ve bahçelerin hergün temizlik ve bakımı yapılıyor. Hal böyle iken, tarihî binanın ve çevresinin bakımsızlığı, ihmal edilmişliği düşündürücüdür”  [Aydınlık, 3.10.1999].

İ) Gaziantep’te tarihî Şırahanı, Atatürk’ün Gazianteplilere “armağanı” idi. Han 6 yıl önce çıkan bir yangında büyük hasar gördü. Neyse ki bir bölümü restore edilerek kurtarılabilmiş.

III) ANITKABİR

Büyük Aydınlanmacı’ya yapılan saygısızlık, sonunda onun ebedî istirahatgâhına, Anıtkabir’e kadar uzanmış görünüyor. Başkent Üniversitesi, Anıtkabir’i gölgeleyecek şekilde, onun hemen yanı başında sekiz katlı hastane binası inşa ettiriyor. İzin veren de, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı İ.Melih Gökçek. Bu sonuncu adama sözüm yok. Ondan böyle şeyler zaten beklenir.  Ya Atatürkçü geçinen Başkent Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mehmet Haberal’a ne dersiniz? Bu zat ne yapıyor biliyor musunuz? Çankaya Belediyesi’nin inşaatı mühürlemesine karşın, mühür sökülerek inşaata devam edilmesine göz yumuyor [16.7.2000]. Ağaca balta vurmuşlar, “sapı bedenimden” demiş.Bu acı olay, geçen yıl TV yayınlarına da konu olmuştu. Ancak ulusumun içinde, umutlu olmamızı sağlayan yurtsever ve vefalı insanlarımız da var:  Yakışıksız inşaat, Mimarlar Odası Ankara Şubesi ve kimi semt sakinleri tarafından, Temmuz 2000’de yargıya götürülmüştü. Bugün inşaat ne durumdadır, bilemem. Türkiye’de hep kötü niyetliler öne geçtiğinden, olasılık yüksektir ki Başkent Üniversitesi Anıtkabir’i gölgelemeyi sonunda başarmıştır.

IV) İLK MECLİS

Cumhuriyet tarihimizin en anlamlı yapılarının başında kuşkusuz Ankara Ulus Meydanındaki TBMM binası gelir. Bu başlı başına bir tarih olan binayı birkaç kez ziyaret edip o görkemli bağımsızlık savaşının havasını, o otantik koridorları, odaları, salonları ve eşyalarıyla, doya doya içime çekmişimdir. Meğer bütün bunları son kez tatmışım. Şimdi bu artık mümkün değil. Çünkü o tarihî özgünlük de  vandallığın kurbanı olmuş. Değerli yazarımız Mustafa Yıldırım’dan dinleyelim: Eskiden döşemeler tahtaydı, gıcırdardı. Eski okul sıralarının arasından, ayaklarımızın ucuna basarak geçerdik... Amerikalılar Türk mimarisinin tahta döşemelerini kaldırıp atmışlar, laminat döşetmişler. Artık ne gıcırtı, ne de tarihten gelen tahta kokusu kalmış. O eski püskü okul sıraları vardı ya, onları da bir güzel boyatmışlar. Hele konuk iskemleleri... Onları da gıcır gıcır deriyle kaplatmışlar. Odalardan birinde Büyük Millet Meclisi üyelerinin, tahta panolarda yeşil çuhaya iliştirilmiş kırışık fotoğrafları vardı. Kimin aklına geldiyse kaldırıp atmış. Duvara bir güzel laminat döşeyip, fotoğrafları da son teknolojiyle renklendirip laminat panonun üzerine nakşetmişler. Küçük salonlardaki bütün eşyaları kaldırmışlar... Bakanlar Kurulu’nun toplantı masasının çevresinde ki koltuklara da kabarık ve kabaralı deri geçirtilmiş. Meclis Başkanı’nın odasına da el atmışlar. Odanın girişine asılan parlak pirinç levha üzerinde şu yazı okunuyor: Speaker’s Room... Zaten binanın her bölümünün girişine İngilizce levhalar konmuş. Pencerelerde eskiden koyu kadife perdeler vardı. İçerisi biraz loş olurdu. Kasvet basardı. Sanki düşman Polatlı’ya gelmiş... Şimdi ise, krem beyaz sentetik perdeler asılmış. Girişteki panoda ise ABD şirketi, Marlboro üreticisi Philip Morris’in adı yazılı .. . Biz sanırdık ki İlk Meclis yokluk ve yoksunluk içinde çalışmıştı. Bilemezdik bunca postmodern olduğunu. Ne diyelim, kandırılmışız, Resmî  Tarih işte .... Bir gün bu ulus ayağa kalkıp “Ben İstiklal Meclisimi isterim” der mi acaba?  [D.Som, 27.4.2001] Diyeceksiniz ki bu Philip Morris şirketi de nereden çıktı? Bağımsızlık Savaşımızın karargâhı o kutsal yerde ABD’nin işi ne? Efendim, koskoca Türkiye Cumhuriyeti hükümetinin, binanın yeniden düzenlenmesine ne bilgisi ne de parası yetiyor; işi özel sektöre, S.Sabancı’ya havale ediyor. Ancak özel sektörün, Sakıp Sabancı’nın da gücü ve parası yetmemiş olacak ki o da gidip Amerikan şirketinden yardım dilenmiş. Bari yaptıklarını adam gibi yapsalar, Cumhuriyet tarihimizin en şerefli izleri orada da göz göre göre yok olup gitmiş. Bu cinayet işlenirken başbakan, kültür bakanı, aydınlar ve benzerleri ne yapıyordu acaba? Herhalde “Atam, izindeyiz” diye nutuk çekiyorlardı.Hangi uğursuz adam yaptırdı, bu kaba restorasyonu? Tanrım, şu Ankara’da hiç mi vicdan sahibi biri kalmadı?

V) KURULUŞLAR

Bakın daha ne saygısızlıklar yapıldı, Kenan Evrenlerin, Özalların, Demirellerin, Çillerlerin, Erdal İnönülerin,  Mesut Yılmazların, Ecevitlerin,  Devlet Bahçelilerin yönettiği Türkiye’de: Atatürk Orman Çiftliği yağmalandı, Atatürk’ün kurduğu KİT’ler halk düşmanlarına peşkeş çekildi, bilim kurumlarının kapılarına kilitler vuruldu.

A) Atatürk’ün, 5 Mayıs 1925’de açtığı, Ankara’ya en büyük armağanlarından biri  olan Atatürk Orman Çiftliği yıllarca yağmalandı, parsel parsel satıldı! Böylece 52 bin dekar olan araziyi, çala çala 33 bin dekara indirdiler. Ne zaman? Türkiye’yi Demirellerin, Evrenlerin, Özalların, Çillerlerin, Yılmazların, Ecevitlerin yönettiği dönemlerde! Ayrıca 1961-1999 arasında Çiftlik arazisinin 237 bin metrekaresini şahıslara, 6 milyon metrekaresini resmî kuruluşlara kiraladılar. Bu kuruluş ve özel firmalardan kimileri  şunlar: Petrol Ofisi Genel Müdürlüğü, MİT Müsteşarlığı, Atlı Spor Klübü, Türk Telekom, Ankara Büyükşehir Belediyesi, ASKİ, BELKO- EGO, BOTAŞ, Beğendik, Varan Turizm, Ulusoy, Mudurnu Tavukçuluk [Hürriyet, 6.8.2000].  Oysa Atatürk bu çiftliği kurarken, tarımda bir uygulama ve deneme alanı olsun, tarımsal işletmeciliğe bir örnek  olsun istiyordu. Bu amaçla çiftliğin yanısıra tarım ve hayvancılıkla ilgili eğitim kurumları da oluşturmuştu. Buralarda yetişen elemanlar köylüleri eğitmiş, onlarla birlikte önemli tarımsal başarılar gerçekleştirmişti. Sonra gelen hükümetler yalnız çiftliği değil, o güzel hizmetleri de yok ettiler.  İki yüzlüler bir yandan bütün bu  ihanetleri yaparken, bir yandan da Atatürk’e övgüler düzdüler.

B) Atatürk’ün, pek çoğunun kuruluşuna önderlik ettiği iktisadi devlet teşekkülleri pul parasına birer birer satıldı. Özelleştirme kılıfı altında yürüttükleri bu soyguna da Atatürk’ün,Türkiye sanayileşsin, kaynaklarını kendisi işlesin, Batılı hainlerce sömürülmesin diye kurdurup adlarını da verdiği iki bankayı, Sümerbank’ı ve Etibank’ı yok etmekle başladılar. Vicdanları zerre kadar sızlamadan O’nun o güzel eserlerini önce satışa çıkardılar, sonra hortumlattılar; ardından perişan, posası çıkmış bir halde geri aldılar. Sanki bir yerlerden -örneğin Atatürk’ün en büyük düşmanı olan ABD’den- yani efendilerinden, gizli bir talimat almış gibi! Aklın yolu birdir. Bir Cumhuriyet [9.12.2001] okuru Akif Kökçe de, yüreği, Atatürk’ün yadigârına reva görülen saygısızlıktan parça parça, bakın içini nasıl dökmüş: “Atatürk’ün evladı yerindeki kurum Sümerbank, O’nun ocağı olan ordunun kurduğu bir kurum, OYAK tarafından satın alındı. Yakında Sümerbank tabelası indirilip yerine OYAK yazılacak. Böylece Atatürk’ün bir vasiyeti, yine Atatürk’ün başka bir kurumu tarafından ortadan kaldırılmış olacak. Ne kadar acı!...”

C) Bir ABD yetkilisinin, darbe yaptıktan sonra “bizim çocuklar işi bitirdi” diye kutladığı bir paşa da Atatürk’ün vasiyetini ayaklar altına alarak, onun en büyük yadigârlarından olan Türk Dil Kurumu ile Türk Tarih Kurumu’nun kapısına kilit vurdu. Yalnız bunlar mı? Onun kurduğu başka araştırma kurumlarını da, politikacılarımız “arpalık” denilen devleti soyma mekanizmaları haline getirdiler. Örneğin Maden Tetkik ve Arama Enstitüsü (MTA), içindeki yemekhane ve misafirhane olanakları nedeniyle politikacılarımızca çok sevildi;  burada -bilimsel konferanslar yerine- parti yemekleri ve toplantıları düzenlediler. Bunu sağlamak için de kurumun başına, kolayca güdecekleri kişileri atadılar. Şimdi MTA, enstitü de değil... Ele kolay gelsin diye genel müdürlük yaptılar [C. Şengör, Cumhuriyet Bilim Teknik, 11.11. 2000].

VI) GEMİLER

Nankörlüğümüzün silleleri, tarihe mal olmuş iki gemimizi de buldu : Nusret’i ve Savarona’yı...

A) Çanakkale Savaşı’nın kazanılmasında önemli rolü olan Nusret mayın gemisi disko olarak kullanıldı!Nusret’i, yıllar önce satın alan bir armatör, Kıbrıs-Mersin arasında kuru yük taşımasında kullanmış. Gemi yaklaşık 7 yıl önce de Mersin limanında kaderine terk edilmiş. Bir bakan bu rezilliği tesadüfen öğrenince, geminin kurtarılarak Çanakkale Şehitleri müzesi haline getirilmesini  emretmiş (Hürriyet, 6.8.2000). Söz konusu bakan, daha sonra hükümetten ayrılmak zorunda bırakıldı. Bu nedenle, Nusret hâlâ kara yazgısını çekmekte olabilir.

B) Ve Atatürk’ün yatı Savarona... Bir 29 Ekim günü, o en güzel bayramda bir büyük gazetenin magazin ekinde yayımlanan bir fotoğraf... Savarona’da üstsüz güneşlenen, dünya sosyetesine mensup kadınlar... Gazete “Bu kadarı da olmaz” diye manşet atmış. Işıl Özgentürk’ün [ 12.11.2000] vurguladığı gibi “Atatürk bu ülkeye gerçekten fazlaymış.”

Rezalet bitmiyor  [Milliyet, 11.12.2000] : “Reklamcı A. Velidedeoğlu ile yeni evlendiği eşi Sarah’ın Savarona yatında verdiği düğün yemeği, İstanbul ve New York sosyetesini buluşturdu. Geceye katılanlar arasında Özelleştirme İdaresi Başkanı Uğur Bayar ile eşi Selin, Erol-İnci Aksoy  ve Arif-Leyla Mardin gibi ünlü isimler bulunuyordu. Üzerinde “We Love” yazılı pasta gecenin sürpriziydi.”O Büyük İnsan’ın, son günlerinde, bir oyuncak gibi beklediği o güzel yat; kuşkusuz, Ankara’da oturan büyük değerler (!) sayesinde bugün de aynı haldedir.Biz nasıl bir toplum haline geldik ki en büyük insanımızın son anılarını yaşadığı bir yatın pazarlanmasına ve  sosyetenin âlem yaptığı gezilerde kullanılmasına göz yumabiliyoruz?Nerede siviliyle, askeriyle, Atatürkçüler?Yazıklar olsun!

VII) EŞYA VE BELGELER

Atatürk’ün hatırası bir matbaa makinesi ile, Cumhuriyetimizin tanığı belgelerin başına gelenlerden söz edeceğim.

A) Sinop Valiliği Atatürk’ün isteğiyle 1922 yılında kurulan, Özel İdare Matbaa Tesislerindeki makineleri 5 milyar TL gibi komik bir bedel karşılığında satıyor. Satılanlar arasında, Cumhuriyet öncesinde Cağaloğlu’nda Tanin gazetesinin basımında kullanılan matbaa makinesi de bulunuyor. Bu barbarlık karşısında dehşet içinde kalan, “Bizim Karadeniz” gazetesinin sahibi Ömer Yılmaz; bakın, içini nasıl dökmüş: “Cumhuriyet’ten önce Atatürk’ün isteğiyle kurulan ve ilk Türkçe-Osmanlıca baskılar yapan matbaa Atatürk’ün hatırasıdır. Matbaa, satış işlemleri iptal edilerek müze haline getirilmelidir.”  Şu da, işlediği “tarih ve kültür cinayeti”nden habersiz, Vali Yardımcısı’nın söyledikleri: “Makineler hurda haline gelmişti. İçlerinde 1881 tarihli olanlar bile vardı. Hiçbir işe yaramıyorlardı, satarak kurtulduk.”  Böyle vali yardımcısı düşman başına. Adamın özürü kabahatinden büyük. Yalnız cehaletini değil, hamiyetsizliğini de ele veriyor. Dolaş bir Avrupa müzelerini; 1881’den değil, ta 81 yılından kalma “hurda”ların bile mücevher gibi saklandığını göreceksin, be adam!Bu uygulama kesinlikle değişmeli. Vali ve benzeri yerel yönetim amirleri ya tarih ve kültür değerleri bakımından özel bir eğitime tabi tutulmalı, ya da tek başına karar verme yetkileri kaldırılmalı. Yöneticiler kültür ve çevre değerlerinden anlayan gerçek uzmanların olurunu almadan, karar verememeli. Bu yüzden Anadolu’da yalnız tarihî ve kültürel değerler değil, çevresel değerler de yok olup gidiyor.

B) Adalet Bakanı H. Sami Türk şöyle konuşmuş :  Cumhuriyet dönemine ait belgeler su baskınları nedeniyle yitirildi.” Nazar değmesin sayın bakana, ne marifet, ne marifet!  Bu belgelerin öyküsü de şöyle: Bir milletvekili yaptığı araştırmada kullanmak için Adalet Bakanlığı’ndan, Mahmut Esat Bozkurt’un Avrupa’ya gönderilmesine ilişkin resmî işlemlerin kopyasını istiyor. Bakanlıkça verilen yanıt şudur : “Adalet Bakanlığı arşivi 1988’de çıkarılan ‘Muhafazasına Lüzum Kalmayan Evrak ve Malzemenin Yok Edilmesi Hakkındaki Yasa’ hükümlerine göre tutulmaktadır. Cumhuriyet dönemine ilişkin belgelerden bir kısmı su baskınları nedeniyle bakanlığımız binasının bodrum katında zayi olmuştur. İstenen belgeler Bakanlığımızda bulunmamaktadır”   [ 2.7.2000].

İşte Anadolu’dan seçilip kapağı Ankara’ya attıktan sonra kendi kişisel çıkarlarının kaygısına düşen, gurur ve azametten yanlarına varılamayan kişilerin yaptıkları, bunlar. Bu şahısların Türkiye’ye verdiği zararlar yanında, yaptıkları hizmetler devede kulak kalır.

C)  Türkiye Cumhuriyeti’ne başbakanlık yapmış adamın belgeleri bit pazarında, komik bir paraya satılmış.İstanbul’un salaş, küf kokan o bitpazarı dükkânlarından biri. Dükkânın eşyaları arasında, bir köşeye atılmış naylon bir çöp torbası. Burçak Evren bu torbayı içindekilerle birlikte komik denecek bir bedel karşılığında satın alır. Torbayı açınca, ağzına kadar fotoğraf, mektup ve kartpostallarla dolu olduğunu görür.İlk çıkan fotoğraflar İsmet İnönü’ye aittir. Yanında hep “fötr şapkalı, iyi giyimli, temiz yüzlü” bir zat vardır. Derken İnönü’lü resimler biter, Temiz yüzlü, iyi giyimli zat öne geçer. O da tıpkı İnönü gibi Anadolu kentlerine yaptığı ziyaretlerde kalabalıklar tarafından karşılanmaktadır. Derken, bu saygın kişiyi  özel hayatının çeşitli anlarında gösteren yüzlerce fotoğraf sökün eder. Neler yoktur ki bunlar arasında : TBMM’nin 40’lı yıllardaki hararetli tartışmalarının görüntüleri, Afgan Kralı’nın Ankara’yı ziyareti, resepsiyonlar, resmi karşılamalar, Avrupa’nın çeşitli kentlerinde çekilmiş görüntüler, aile içi anılar, dedeler, hattâ belki onların da babaları!... Bu temiz, güleryüzlü adam kimdi? Sorunun yanıtı, torbanın en altına yerleştirilmiş kâğıt belgeler, özel mektuplar, yazışmalar arasında bulunur: Hasan Saka (1886-1960)! Lozan Konferansı’nda bulunmuş, Türkiye Cumhuriyeti hükümetlerinde on kez bakanlık, iki kez de başbakanlık (1947-1949) yapmış, olan Hasan Saka! [B. Evren, Cumhuriyet Dergi, 11.6.2000]

VIII) İNSANLAR

Şimdi bu vatan için canlarını verenlerin kendilerine ve çocuklarına karşı ne kadar vefasız olduğumuzu gösteren iki örnek vereyim:

A) Çanakkale Savaşı’nda 216 kiloluk top mermisini sırtlayıp topa sürerek, savaşın kaderini değiştiren Koca Seyit’in kızı Fadime Özçelik, 80 yaşında yoksul ve yapayalnız olarak ölmüş. Nasıl, nerede? Felçli olarak, Balıkesir’in Akpınar Yaylası’nda köylülerin kurduğu naylon bir barakada... Köylüler Ankara’daki yüksek makamlara birkaç kez haber salarak yardım istemişler. Ancak hiçbir yardım alınamamış.

B) Kemal’in kadın askeri, Kara Fatma; 1954 yılı başlarında İstanbul’da,  yaşı epey ilerlemiş, yardıma çok muhtaç bir halde bir kulübede yaşıyordu. Bakacak kimsesi yoktu. Unutulmuştu.Neden sonra fark edilir: Kendisine “vatani hizmet tertibinden” aylık bağlanır. Bir yıl geçmeden, 1955 yılında Erzurum’da vefat eder. Hangi ayın, hangi gününde?...  Bilinmiyor.

IX) ATATÜRK’ÜN AZİZ HATIRASI

Atatürk’ün resim, heykel, sokak adı gibi biçimlere bürünen simgelerine karşı yapılan saygısızlıklar  da bitmek bilmiyor.

A) 18 Mayıs 2000: Çankaya Belediyesi tarafından 19 Mayıs kutlamalar için Kızılay Meydanı’na asılan dev Atatürk posteri, FP’li Anakent Belediyesi’nin aracıyla gelen kişiler tarafından parçalandı.

- 26 Mayıs 2000...  

Bir kentimizde Atatürk büstü çöplükte bulundu.

- 20 Aralık 2000:

Van’ın Bostaniçi beldesinde, Mehmet Necati İlköğretim Okulu’nun bahçesindeki Atatürk büstü tahrip edildi.

- 21 Aralık 2001:

İzmir’in Bozyaka semtindeki Seniha Mayda İlköğretim Okulu’ndaki Atatürk büstü saldırıya uğradı.

B) Nizip’te, Şeriatçı çevrelerce destekli, DYP’li Belediye Başkanı; Atatürk’ün Cumhuriyet Meydanı ve Kaymakamlık binası önündeki anıt ve heykelini yerinden söküp, boyun kısmından vinçle sallandırarak uygunsuz yerlere taşıttı. Bu sözde başkanın, camiye yakın olduğu gerekçesiyle ve gerici çevrelere seçim öncesi söz verdiği için anıtı taşıttığı ileri sürüldü. Olayın aynı derecede kahredici olan bir tarafı da şu: Bu haince davranışa ne Gaziantep Valisi, ne Nizip Kaymakamı, ne de herhangi bir parti örgütü hiçbir tepki göstermedi [5.8.2000].

C) Bunlara Kayseri Cumhuriyet Meydanı’ndaki Atatürk heykelini de ekleyebiliriz. Gazi’yi at sırtında gösteren bu heykel tam Valiliğin karşısındadır!  En son gördüğümde, asit etkisiyle rengi bütünüyle yeşile dönmüş durumdaydı.

D) Antalya’nın Pınarlı beldesinde iki çıkmaza, ANAP’lı belediye tarafından Atatürk adı verildi. “Atatürk Çıkmazı-1” ve “Atatürk Çıkmazı-2” yazılı tabelaların sokakların başına asılması, yurttaşların büyük tepkisini çekti [Gazete Müdafaai Hukuk, 22.12.2000].

E) 5. Haziran 2001 : Batık banka malları müzayedesinde Atatürk’ün ışıklı resmini 5 milyon TL’na sattılar  (TV kanalları).

F) Atatürk’ü, üç kuruşluk kazanç uğruna “reklam yıldızı” olarak kullananlar da var. Bu tür ilanları kimi iri gazetelerde sık sık görür olduk. İşte iki örnek: -Bir gömlek reklamı... Atatürk’ün resmi... Üzerinde şu yazı: “Yakamızla ve Atamızla övünüyoruz.”  -Bir beyaz eşya reklamı... Yine O’nun resmi ve şu yazı: “Onun yeri başka...”

X) HER ŞEYE RAĞMEN...

Her şeye rağmen, içimdeki umut kuşu susmuyor. Çünkü benim soylu ve temiz halkım arasında nice hamiyetli yurttaşlarım, örneğin Bakkal Salim gibi insanlarım var. Onlardır, bu koyu karanlığa rağmen, benim geleceğe umutla bakmamı sağlayanlar. Bakkal Salim kimmiş, ne yapmış?  Anlatayım, nice aydın taslağına taş çıkartacak bu kutlu insanımın öyküsünü [Milliyet, 29 .4.2000].Bakkal Salim Mutlu 72 yaşında. Çanakkale Eceabat’a bağlı Alçıtepe Köyü’nde yaşıyor. Salim Baba tek başına bir müze kurmuş, Hem de Türkiye’nin ilk Kurtuluş Savaşı Müzesi’ni!... Bir sürü işe yaramaz, laf ebesi enteli cebinden çıkarabilecek olan bu kutlu insan, bundan 40 yıl önce, köylülerin tarlalardan çıkardığı savaş kalıntılarını toplamaya, onları bakkal dükkânının bitişik bölümünde sergilemeye başlamış. Mütevazı köy müzesi zamanla şarapneller, top mermileri, tüfekler, asker çeketleri ve benzerleri ile dolmuş. Bunlara daha sonra savaş gazilerinin getirdiği eski fotoğraflar, gazete kesikleri de eklenmiş (Bizim, Ankara’da çöreklenmiş sözde aydın politikacı ve bürokratlarımız da Atatürk Cumhuriyeti’nin paha biçilmez belgelerini, bodrum katlarında su baskınlarına terkediyor). Köylülere göre Bakkal Salim’in 100 metrekare genişliğindeki müzesi, içerik olarak çevredeki resmî müzelerden daha zenginmiş.  “Salim Baba, bütün bunları niçin yaptın?” diye soranlara, o şu yanıtı veriyor : “Koca bir tarih hurda niyetine eriyip gitmesin, gelecek kuşaklara aktarılsın diye!... Müzeyi kurmaya karar verdiğimde, savaş kalıntıları hurdacılara taşınıyordu. Ne müze vardı, ne bunları toplamayı düşünen. Çanakkale Şehitler Abidesi bile daha yeni açılmıştı. Ondan 6-7 ay sonra açıldı bu müze...”  Atatürk şöyle der: Ulusumuzun kendi uğrunda esaslı ve hayırlı hizmet verenlere karşı sonsuz bir vefakârlık ve değerbilirlik gösterdiği gerçektir. Bu büyük ulus, arzu ve yeteneğinin yönelmiş olduğu yönleri görmeye çalışan ve görebilen evladını daima takdir etmiş ve korumuştur.Bakkal Salim, işte bu halktan biridir. O kokmuş, çürümüş, satılmış entellerden değil!

SONUÇ

Birkaç yıl önce, basında şu haberi okudum: “Atatürk’ün Akaretler’de yaşadığı ev, Cumhuriyet’in 75. yılı dolayısiyle 29 Ekim 1998’de müze olarak açılacak.” Dilerim, açılmıştır da, ulusça büyük bir utançtan kurtulmuşuzdur. Yoksa o ev hâlâ aynı haldeyse, bunu ancak ulusça sonumuzun gelmekte olduğunun bir göstergesi olarak yorumlarım. Peki ya öbürleri? Her gün,  utanç sergimize katılan yenileri?Biz nasıl bir halk haline geldik ki ulusumuzu yok olmaktan kurtarmış, çağdaş bir devlet halinde örgütlemiş, bize insanlık onurumuzu yeniden kazandırmış, hedeflerin en güzellerini göstermiş böyle büyük bir insanın ve onun devrimci kadrolarının hatıralarına saygısızlık yapabiliyoruz? Aydınımızla, askerimizle, sivilimizle, gençliğimizle kendimize gelelim. Bütün bu olaylar dağılmaya ve yokluğa doğru gidişin birer belirtisi olabilir.Atatürk şöyle der : Bir ulusun yaşlı yurttaşlarına ve emeklilerine karşı tutumu, o ulusun yaşama kudretinin en önemli ölçüsüdür. Geçmişte muktedir iken, bütün kuvvetiyle çalışmış olanlara karşı minnet hissi duymayan bir ulusun, geleceğe güvenle bakmaya hakkı yoktur. O bu gerçeği mütevazı yurttaşlarımız için söylemiş. Ya diğerleri, büyük insanlar, tarih yapanlar, bir ulus yaratanlar, koca bir halkın yazgısını belirleyenler hakkında acaba ne söylemiş olabilir?Bir tahmin yapmaktan korkuyorum. Ancak başlıktaki sorunun yanıtı şu olmalı : Sorumsuz ve nankör yöneticiler geleceğe güvenle bakma hakkımız bir yana, geleceğimizin ta kendisini elimizden sıyırıp alıyorlar gibi!  

KAYNAK:  Cihan Dura, Düşmanı Çağırdılar Satıldık Uyanın, İleri Yayınları, İst., 2005, ss.384-396.

Copyright © Prof. Dr. Cihan Dura