2007 - 2011 Makale Arşivi > Ekonomi Yazıları
22-12-2019
AB VE ABD TÜRK TARIMINI NASIL ÇÖKERTTİ?

Türkiye tarımsal kapasitesi çok büyük bir ülke… Çok değil 20 yıl öncesine kadar tarımda kendine yeterli 7 ülkeden biriydi. Bugünse tam tersi bir konumda: Doyuramıyor kendini artık:

Örneğin 2000 yılında tarımsal ürün ithalatı  4 milyar dolardı, ihracatı ise 3.7 milyar dolar… Sattığımızdan daha fazla tarım ürünü alıyoruz.            

Peki, neden bu hale geldik? Bu değişikliğin sebebi ne?            

Atatürk, yanıtı çoktan vermiş: Bu değişikliğin sebebi “durumu düzeltmek için… Avrupa’dan öğüt almak, bütün işleri Avrupa’nın emellerine göre yürütmek, bütün dersleri Avrupa’dan almak…”  Bu değişikliğin sebebi “… yabancıların öğütleri,… yabancıların planları…”                    

I) BATI DAYATIYOR: TÜRKİYE TARIM ÜLKESİ OLMALI           

Batı iki büyük gücüne, teknoloji ve para  gücüne dayanarak, yoksul ülkelere hep kendi çıkarlarına uygun düşünme ve eylem biçimlerini dayatmıştır. Uygulamada da genellikle başarılı oldular. Başarılarında bir şart daha gerekiyordu ki o da şudur: Hedef ülkede kendileriyle ortak işbirlikçiler bulmak...           

Batı bu dayatmaya, Sanayi Devrimi’nden beri her yerde başvurdu; örneğin İngilizler Hindistan’da başvurdu, Osmanlı ülkesinde başvurdu.           

Bu Batılı zalimlere ilk haddini bildiren, Atatürk olmuştur. Melanetlerini bir süre yapamadılar. Ta ki İsmet Paşa Türkiye’nin yönetimini eline alana kadar. Onunla kapıyı yeniden araladılar, 1947’den itibaren…           

Türkiye 1930’larda önemli sanayileşme programları uygulamıştı. 1940’larda, demokrasiye geçiş… Truman doktrini… dış kredi derken, ülke yeniden Batı etkisine girdi. Batı’nın başta gelen amaçlarından biri, Türkiye’nin sanayileşmesini engellemekti. 1950’lerden itibaren Türkiye’yi ağır sanayi, makine sanayii gibi yüksek teknolojiye dayalı sanayileşmeden vazgeçirterek, onun yerine tarıma ve tarıma dayalı hafif sanayilere yönlendirmek için büyük çaba gösterdiler.

Acaba neden? Çünkü çıkarları öyle gerektiriyordu. İki sebebi vardı, bunun :            

i)Birincisi, Ortadoğu’da kendilerine rakip, sanayileşmiş güçlü bir ülke istemiyorlardı. Bunun siyasal bir temeli de vardı: Eğer bugün Ortadoğu’da sanayileşmiş, her bakımdan güçlü bir Türkiye olsaydı, Amerika Irak’ı böyle kolayca işgal edebilir, burnumuzun dibinde bir Kürt devleti kurabilir miydi?            

ii)Diğer sebep şudur: Avrupa’nın en ileri ülkeleri büyük bir savaştan yeni çıkmışlardı. Avrupa yanmış yıkılmış, bütün alt yapı harabeye dönmüştü.  Almanya, Fransa gibi ülkelerde beslenme sorunu baş göstermişti,  tarım ürünleri bakımından büyük bir açık oluşmuştu. Çözüm ortadaydı, açık dışardan yapılacak ithalatla kapatılacaktı. Diğer tarım ülkeleriyle birlikte Avrupa’nın bu ihtiyacını, Türkiye de karşılayabilirdi.            

II) BATI FİKİR DEĞİŞTİRİYOR: TÜRKİYE TARIMI DA BIRAKMALI

Ancak yaklaşık 30 yıl kadar sonra tutumları değişti; çünkü Avrupa’nın içinde bulunduğu ekonomik koşullar değişmiş bulunuyordu. Tabii ona bağlı olarak Avrupalıların görüşleri de, ekonomik anlayışları da değişmişti. Çıkarları bu kez Türkiye’yi farklı bir kalıba dökmeyi gerektiriyordu. Hiç vakit yitirmeden harekete geçtiler, hem politik, hem de ekonomik açıdan... Bu uğurda, aslında nesnel olan “bilim”i bile manipüle etmekten çekinmediler.           

Batı’daki değişiklik acaba hangi değişiklikti? Savaş sonrası dönemde Avrupa tarım ve hayvancılık sektörlerine büyük yatırımlar yapmıştı. Çünkü kendine şu hedefi çizmişti: Tarımda kendi kendine yeterli duruma gelmek… Bu hedefine yaklaşık 25 yıl içinde, 1970’li yıllarda ulaştı.  Derken, bu hedefi de aştı: Ürün fazlaları vermeye başladı. Dağlar gibi tarımsal ürün stokları oluşuyordu. Bunlar eritilmeliydi. O da ancak yeni pazarlar bulunarak gerçekleşebilirdi (Sanayi Devrimi sırasında da böyle olmuştu. O zaman da başta tekstil, dökme demir, demir çelik gibi ürünlerde dış pazar arayışına çıkmışlardı.). Avrupa tarımında gerçekleşen atılım ABD’yi de etkilemişti: Bu dev ülke de giderek artan stoklarla karşı karşıya kaldı, gelişen Avrupa tarımı yüzünden. Orada da aynı sorun ortaya çıktı: Stoklar nasıl eritilecekti, fazla ürün hangi pazarlara satılacaktı?             

Toparlayalım:            

Batı’da, hem Avrupa’da, hem ABD’nde giderek artan tarım ürünleri stokları oluşuyor. Böylece her iki ekonomi de yalnız miktar bakımından değil, maliyet bakımından da avantajlı bir konuma geliyor. Başka bir deyişle, AB ve ABD, tarım ürünlerini de, az gelişmiş ülkelere oranla artık daha bol miktarda ve daha ucuza üretmekte. Şu sebeplerden dolayı: Adı geçen ülkeler ileri derecede gelişmiş sanayi ve hizmet sektörlerine sahip, tarımda çalışan nüfus oranları çok düşük. Yalnız sanayide değil, tarımda da en ileri teknolojileri kullanıyorlar. Toprak toplulaştırmasını tamamlamışlar. Birim alanda verim çok yüksek ve giderek artıyor. Ayrıca mazot, tohum fide, ilaç, gübre gibi tarım girdileri çok ucuz (Örnek: Amerikan köylüsü bir litre mazotu 250.000 liraya alırken, Türk köylüsü 1.250.000 liraya almakta. Amerika' da elektrik 1.5-2 cent, Türkiye’de 8-9 cent!). Bu ülkeler çiftçiye doğrudan mali destek yapacak güçte. İhracat primleri, vergi iadeleri ve ihracat destek uygulamaları var.           

Bu koşullarda, doğal olarak, AB ülkeleri ve ABD birbirinin müşterisi olamıyor. Öyleyse çözüm üçüncü ülkelerde aranacak. Fazla üretim o ülkelere satılacak. Ancak o ülkeler de tarımcı ülkeler, tarımsal üretim belli başlılarında oldukça da yüksek düzeyde. Önde gelenleri Arjantin, Brezilya, Meksika, Türkiye,… gibi ülkeler. Hepsi de tarımda kendilerine yeterli, hattâ ihracatçı ülkeler (Hatırlayalım: Süleyman Demirel başbakanken, “Türkiye dünyada tarım ürünü ithal etmeyen, kendine yeterli 7 ülkeden biri” diyerek övünürdü. Cumhurbaşkanı olunca sesi soluğu kesildi,  hiç ağzına almadı bu sözü; çünkü koşullar değişmişti. Türkiye tarımda kendi kendine yeterli ülke olmaktan çıkmıştı).

Öyleyse kurnaz Batı ne yapmalı, nasıl bir çıkış yolu bulmalıydı? Çözüm gecikmedi. Yukarda vurguladım, bu konuda tarihî deneyimleri de vardı. “Sömürgeci ataları”nın hileleri ne güne duruyordu. Nasıl ataları Batı-dışı ülkelerin gelişen sanayilerini çökerttilerse, onlar da  aynı ülkelerin tarımsal kapasitelerini çökerteceklerdi. Eğer bunu başarırlarsa, o ülkeler sanayi ürünlerine ek olarak, ihtiyaç duydukları tarımsal ürünleri  de mecburen Batı’dan satın alacaklardı. Çözüm buydu, gereksindikleri ihracat pazarlarını böyle oluşturacaklardı. Konuya Türkiye açısından bakarsak, ABD ve AB’nin (özellikle üçlü çetenin: İngiltere-Almanya-Fransa’nın) çıkarları, Türkiye’nin yalnız sanayide değil tarımda da, “üretici değil tüketici” konumuna geriletilmesini gerektiriyordu. Türkiye 70 milyona yaklaşan  nüfusu ile, yeni tarımsal ürün ihracat pazarları peşindeki  Batı’ya iştah açıcı bir ülke olarak görünüyordu. Bunların içerde -çoğu İstanbul’da yerleşik olan- işbirlikçileri de var. Atatürk’ün “dahilî bedhahlar” dediği kişilerdi bunlar...           

Strateji belirlenmişti. Sıra planın ayrıntılarına gelmişti. Küreselleşme, neoliberalizm, serbest rekabet, özelleştirme gibi kavramları, içeriklerini kendi çıkarlarına göre doldurarak piyasaya sürdüler. Bu fikirlerin propagandasını yalnız kendi sözde bilim adamları ve kurumlarıyla değil, bizatihi az gelişmiş ülkelerde elde ettikleri, kendi taraflarına çektikleri ya da kandırdıkları kimseler ve kurumlar vasıtasıyla yaptılar. Elverişli politikalar yoluyla, diğer az gelişmiş ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de  tarım sektörünü çökertmeye, tarımsal kapasite ve potansiyeli yok etmeye koyuldular.            

III) YENİ SÜREÇ : YAPILANLAR VE SONUÇLARI           

ABD ve AB (Başta İngiltere, Fransa ve Almanya)  hedeflerine ulaşmak için, “gayet ince, rafine edilmiş, sevimli hale getirilmiş  neoliberal-küreselleşmeci programlar uygulamaya” koydular. Taşeron olarak Korkunç Üçüzler’i (IMF, Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü’nü) kullandılar. Aramızdan ortaklar da buldular: Politikacılar, aydınlar, aktarmacı öğretim üyeleri, parafesörler, başta TÜSİAD’lılar olmak üzere iş adamları; bilgisiz, kayıtsız, umursamaz, hamiyetsiz ve çıkarcı, bütünüyle Batı’nın çıkarlarına yönelik bu politikaların Türkiye’ye girmesine yardımcı oldular. Kendi köylüsünün gönencini ve geleceğini, elin fırsatçılarının çıkarlarına feda ettiler.           

Peki, neler yapıldı? Sonuçlar neler oldu?

A) Önce yapılanlar

Batı’nın hazırladığı programlar “yeniden yapılanma, istikrar paketleri, yapısal uyum, tarım reformu” gibi şık,  kulağa hoş gelen, bilimsel görünen adlar taşıyordu. Üzerinde derinliğine düşünülmediğinde, arka planı fark edilmediğinde “masum”, hattâ lehimize metinler gibi görülüyordu, özellikle bizim saf üniversite hocalarımıza, iyi yetiştirilmemiş genç bilim adamlarına... Oysa bu programlar tuzaklarla doluydu. Asıl hedef  -tekrarlıyorum-  programların uygulandığı ülkelerin tarımını, hattâ bütün ekonomisini imha etmekti, onları pazar haline getirmekti.            

Kısacası ABD ve AB gerçekte bize zehir sunuyordu,  ancak altın kupa içinde!... İçimizde, bu alçaklığı -yukarda belirttim- bilenler de vardı, ancak ses çıkarmadılar, hattâ teşvik ettiler. Çünkü bir kısmı gerçeği göremiyordu; bir kısmı da kendi çiftçisinin, Türk çiftçisinin batmasından nemalanmayı, zengin olmayı umuyordu.            

Her şey 24 Ocak 1980 kararları ile başladı. 1995 Gümrük Birliği Antlaşması ile devam etti. Araç olarak  Gümrük Birliği Antlaşması ile IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) gibi sözde uluslararası teşkilatlar kullanıldı. Sürecin ekseninde liberal politikalar ve özelleştirmeler yer alıyordu.           

Bir yazarımız, İdil Konyalı [http://www.aygazete.com/ayindosyasi/(17.8.2004)] şu ayrıntıları veriyor:           

1) 24 Ocak 1980 Kararları ile başlayan süreçte Türkiye’nin her alanda liberalizasyonu, ekonominin dışa açılması, ulusal devlet ve ekonomiden vazgeçilmesi planı uygulamaya konmuştur ki bu 1978 Tokyo Dünya Ticaret Örgütü toplantısı kararlarının Türkiye’de hayata geçirilmesinden ibarettir . Özal reformları diye yere göğe sığdırılamayan uygulamalar işte bundan ibarettir.                       

2) Somut olarak şu politikalar uygulandı : Destekleme alımları daraltıldı. Girdi sübvansiyonları düşürüldü. İthalat liberal politikalarla özendirildi (Çünkü ürünler dışardan “daha ucuz”a alınacaktı). Destekleme alımı yapan kurumlar ve tarım KİT’leri özelleştirildi ya da kapatıldı. Taban fiyat uygulamalarına son verildi. Tarım kredi faizleri yükseltildi.

3) 6 Mart 1995 tarihli Gümrük Birliği Anlaşması ile, Türkiye; ithalatın önündeki son engel ve kısıtlamaları da kaldırdı. Tarımda canlı hayvan, et ve et ürünleri, süt ürünleri, sebze, meyve, un, irmik, şeker ve şekerleme, hazır yiyecek, tütün, pamuk ve birçok üründe gümrük vergileri sembolik düzeylere indirildi.

4) Avrupa Birliği’nin (AB) Türkiye’ye dayattıkları da, türü ve sonuçları bakımından ABD’nin dayattıklarından farksızdı. Bunun sebebi her ikisinin de sömürgecilik ve emperyalizm ortak paydasında birleşmiş olmasıdır. İşte dayatmalara örnekler: Yerli sanayii ve tarımı destekleyici ve koruyucu uygulamalara son verilmesi, kamu tekellerine kilit vurulması, yabancı sermayenin önündeki bütün kısıtlamaların kaldırılması… AB Türk tarımı üzerindeki kirli emellerini gümrük birliği yoluyla gerçekleştirirken, ABD;  Dünya Bankası, IMF ya da DTÖ’nü kullanarak gerçekleştiriyordu.           

5) Özelleştirme kılıfı altında Et Balık Kurumu, Süt Endüstrisi Kurumu, Yem Sanayii ve diğer birçok tarımı destekleyen, çiftçinin sömürülmesini önleyen tarım KİT’leri yerli ve yabancı kapitalistlere peşkeş çekildi. Sigara tekeli kaldırıldı. İç piyasa yabancı sigara tekellerine açıldı. Tekel yatırımları durduruldu. Üretim ve kalite kasıtlı olarak düşürüldü. Tarım KİT’leri önce özel bankalara yüksek faizlerle borçlandırıldı;  partizanların, eşin dostun soygununa terk edildi. Sonra da “bu KİT’ler zarar ediyor” denilerek satışa çıkarıldı. Bütün bu uygulamalar Dünya Bankası’nın istekleri, IMF’ye verilen niyet mektuplarının talimatları doğrultusunda  yapılıyordu. Çay tekeli 1984 yılında, Özal tarafından böyle, G-7 ve uluslararası şirketlerin istekleri doğrultusunda kaldırıldı. Sonraki hükümetler de IMF’ye verdikleri niyet mektuplarında Çay-Kur'u özelleştireceklerini taahhüt ettiler.

6) 2001’de yaratılan ekonomik kriz sonrasında ise, Türkiye IMF ye koşulsuz olarak teslim edilmiş bulunuyordu. Kemal Derviş”in “Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı” ile 15 milyar dolar kredi karşılığı çıkarılan 15 kanunla da tarıma son darbe indirilmiş oldu.            

B) Şimdi sonuçlara bakalım.           

ABD ve AB’nin dayatmaları; bizim açımızdan olumsuz, onlar açısından olumlu  sonuçları beraberinde getirmekte gecikmedi: Tarımsal ithalatın serbest bırakılmasıyla, ucuz fiyatlı yabancı ürünler iç pazarlarımızı işgal etmeye başladı. Düşük fiyatlarla yapılan ithalat, IMF ve Dünya Bankası’nın yüksek faizli kredileri ile karşılanıyordu. Doğal olarak ülkede tarımsal sermaye birikimi ve üretim hızla gerilemeye başladı. Ulusal üretim ortadan kalktıkça, Türkiye daha fazla ithalat yapmaya, dışa gittikçe daha bağımlı hale gelmeye başladı.           

Tarımda dışa bağımlılık bugün de artmaya devam ediyor.            

Türkiye, bir zamanlar fazlasıyla ürettiği ve ihraç ettiği birçok tarımsal ürünü dışardan, AB ülkelerinden ve ABD’den alıyor artık.  İthalat pirinçle başladı, neredeyse tüm tarım ürünlerine yayıldı.            

Evet, bugün, hemen bütün temel bitkisel ve hayvansal ürünleri dışardan satın alıyoruz : Mercimek, nohut, mısır, fasulye, buğday, fındık, pamuk, tütün, ayçiçeği, pirinç...              

Türkiye 1990’lara kadar pamuk ihraç eden bir ülkeydi. Dünyanın 7. büyük pamuk üreticisiydi. Bugün 3. sırada, ancak dünya pamuk ithalatçıları -evet, ne yazık ki ithalatçıları-  arasında 3. sırada! Pamuk ithalatının yüzde 40’ını Amerika’dan, yüzde 20’sini Yunanistan’dan yapıyoruz. Bu trajik gelişme yukarda açıkladığım Batı Planı’nın bir sonucudur. Amerika tarım sektörünü her yıl 30 milyar dolarla desteklerken, köylüsüne yüzde 0,25 faizli kredi verirken, Türkiye hükümetleri IMF ve Dünya Bankası programlarını uygulayarak pamuk üretimini yok olmaya terk etmiştir. Amerikan bankaları Dünya Bankası’nın kılavuzluğunda iplik fabrikalarına Amerikan pamuğu almaları için düşük faizli uzun vadeli krediler de açmaktadır.            

Tütün üretimimizin üzerinde oynanan oyunlar başka bir faciadır. Türkiye dünya tütün ihracatında ilk beş ülke arasındaydı. Bu ihracattan yılda 450 milyon dolar gelir sağlıyordu. Sigara üretim tekeli kaldırılınca, yabancı sigara tekelleri girdi ülkeye… Bunların iç tüketimdeki payı yüzde 60’lara kadar yükseldi.Türkiye tütün ithalatı yapmaya  başladı, tabii başta Amerika’dan, Yunanistan’dan… Kemal Derviş’in Tütün Yasası ABD’nin daha da işine yaradı: Devlet artık tütün almayacaktı. 500.000 civarında tütün üreticisi aile yani 2.5 milyon nüfus, TEKEL fabrikalarında çalışan 30 bin işçi işsizler ordusuna katıldı.            

Nohut, mercimek, pirinç ithalatımız da Avrupa’dan yapılıyor ve çok büyük boyutlarda! 1989’da Türkiye mercimek ihracatında üçüncüydü. Bugün dünyanın dördüncü büyük ithalatçısı durumundadır. Fındık, üzüm, incir, şeker pancarı ve diğer ürünlerde de aynı oyunlar oynanmakta, köylü ve üretim bitirilmektedir.            

1980’de 80 milyon baş hayvanla dünyada ABD’den sonra ikinciydik. Turgut Özal ve ANAP hükümetlerinin vurduğu darbelerle, hayvan sayımız 40 milyona kadar geriledi. Hayvan ihraç eden ülke olmaktan çıkıp, ithal eden ülke konumuna düştük.            

Türkiye artık ıssız tarlalar ve boş ağıllar ülkesine dönüyor. Tarlalar değerini yitiriyor, köylü hızla yoksullaşıyor. Tam bu sırada bir de bir yasa çıkartılıyor ve, tarım alanları dahil  “yabancılara toprak satışı” serbest bırakılıyor. Acaba bu yalnızca bir tesadüf müydü? Yoksa ABD ve AB kaynaklı Türk tarımını çökertme Planı”nın bir diğer halkası mıydı?                                      

SONUÇ           

Dünya değişiyor.            

Batı,  ABD ve AB, bu değişime ayak uyduruyor:  Görüşlerini, kurumlarını, politikalarını değiştiriyor. Ondan sonra -diğer ülkelere olduğu gibi- bize dönüyor ve şöyle diyor :            

Ey Türkiye,  sen de bana uyacaksın! Benim, kendi çıkarlarımın yönünde oluşturduğum bu yeni düzene uyum sağlayacaksın.             

Çirkin Batı, hâin Batı!             

Bana, değişen koşullara, kendi çıkarlarımı gözeterek uyum sağlama hakkını tanımıyor!            

İşte -birçok alanda olduğu gibi- tarım sektörümüz de Batı’nın bu bencilliğinin ve despotizminin kurbanı oldu. Bizim sivri akıllı sözde aydınlarımız da dünyada bilimsel anlamda bir değişme olduğunu, bu değişime uyum sağlamak gerektiğini sanıyorlar.            

Oysa değişimi, kendi çıkarları yönünde dayatan, Çirkin Batı!            

Bizim ham aydınımız, ham medyamız, ham politikacımız ve işadamımız  bunun farkında değil! Olanları ise çıkar peşinde…           

Tarımsal ithalatın hem de çeşitlenerek hızla artması, Türkiye’nin, ABD ve AB tarım fazlaları için bir pazara dönüşmekte olduğunu göstermiyor mu?           

AB ve ABD’nin hedefi de bu değil miydi?           

Demek ki planları başarılı oldu. Tabii, aramızdaki “bedhah”ların yardımıyla…           

Peki, tarımda işsiz kalan bunca üretici ve onların aileleri ne olacak?  Geçimlerini nasıl sağlayacaklar? Şehirlere göç etseler, oralarda da iş yok. Çünkü sanayileşme de engellenmiş ülkemizde… Aynı emperyalist merkezler tarafından ve aynı dayatmacı politikalarla…           

Görüyor musunuz, küreselleşmeci liberalizmin marifetlerini?           

“Milletin efendisi” çiftçimiz, dolayısiyle  Türkiye gerçekten bir çıkmazda.           

Neoliberalizmin mantığı içinde bir çare gören varsa, beri gelsin.             

KAYNAK: Cihan Dura, Düşmanı Çağırdılar Satıldık Uyanın, İleri Yayınları, İst., 2005, ss. 490-496 

Copyright © Prof. Dr. Cihan Dura