2007 - 2011 Makale Arşivi > Atatürk Yazıları
02-12-2011
*ŞEHİT YARBAY NÂZIM BEY: VATANINDAN BAŞKA SEVGİLİ BİLMEDİ

Sample ImageAKP Ordu Milletvekili ve İnkılâp tarihi doktoru İhsan Şener diye biri, “Yunan ordusunun Ege’de savaşmadığını ve Türk Şehitliklerinin sembolik olduğunu” söyleyerek, “bütün bunlar Ankara’daki yönetimin meşruluğunu göstermek için yapıldı” iddiasında bulunmuş. Kanıt diye “Yunan tarihinde Ege savaşının olmayışını” göstermiş.

Bir deli bir kuyuya taş atar, kırk akıllı çıkaramazmış. Ben yine de utanç duyarak soruyorum bu adama:

-Yarbay Nazım Bey’e şehit unvanı niçin verildi, onu kimler şehit etti?

Oku da yanıt ver!

 

 .

Bir süredir düzenli olarak Türk İstiklal Savaşı’nı, Cumhuriyetimizin kuruluşunu okuyor, daha ayrıntılı öğrenmeye çalışıyorum. Geçenlerde güzel bir isimle karşılaştım: Şehit Yarbay Nâzım Bey… Merak ettim, daha fazla öğrenmek istedim, aradım Internet’te. Ne var ki hakkında fazla bir bilgi yoktu, her yerde olduğu gibi burada da vefasızlığımız, ilgisizliğimiz ve tembelliğimiz iş başında idi.

Kurtuluş Savaşımızda 4. Tümen Komutanı olan Nâzım Bey, Kütahya önlerindeki şiddetli çarpışmalar sırasında şehit düşmüştü. Adı Kayseri’de bir okula verilmiş: Şehit Nâzım İlköğretim okulu… Çocuklar gibi sevindim, açtım okulun Internet sayfasını[i]. Ne var ki orada da düş kırıklığı… Bilgi olarak doğum yılı ve yeri (1886, Kayseri) “ölüm” yılı ve yeri[ii] (15 Temmuz 1921, Afyon) dışında işe yarar bir şey yoktu. Bir de resmi eklenmişti, o kadar... Türkiye’de çok yaygın olan tarihî değerlerimize ilgisizliğin bir örneği ile daha mı karşılaşıyorum diye düşündüm. Üzgün, iki elim böğrümde, öylece kalakaldım.

Aradan bir süre geçti. Hep masamda duran, Turgut Özakman’ın anıt eseri “Şu Çılgın Türkler”e[iii] göz gezdiriyordum. Derken, yine karşılaştım o güzel isimle: Şehit Yarbay Nâzım Bey!… Dünyalar benim oldu, yutarcasına okumaya koyuldum sayfaları. Ne bulduysam derledim, özetleyip işledim, bir araya getirdim. Hemen her şeyi Turgut Özakman’a, yalnızca sunumu bana ait olan, her satırı gözyaşlarımla ıslanmış aşağıdaki öykü çıktı ortaya.

***

Ankara istasyonu…

Hıncahınç insan dolu, bir katar harekete hazır... Vagonlara mermi sandıkları sürülüyor, erzak çuvalları ve küfeleri yükleniyor. Sundurmanın altında Halide Edip ile onu yolcu etmeye gelen Dr. Adnan Bey, Hamdullah Suphi Bey, Yakup Kadri ile Nesrin, Vedia ve Yüzbaşı Vedat bir grup oluşturmuşlar.

Bir görevli yaklaştı:

“Hareket ediyoruz, efendim.”

Halide Edip ile Nesrin uğurlamaya gelenlerle vedalaştılar. Asker ve subay dolu vagonlardan birine bindiler, kendilerine ayrılmış olan karşılıklı iki sıraya oturdular.

Tren istasyondan çıkar çıkmaz, ağaçsız, kirli sarı bir bozkır başladı. Halide Hanım Ruşen Eşref’in eşinin de haftaya Eskişehir hastanesine gönüllü hemşire olarak katılacağını söylüyordu ki bir subay yaklaştı, selam verip kendini tanıttı:

“Yüzbaşı Faruk…, İstiklal yolunu Nesrin Hanım’la birlikte yürümüştük. Selamlamadan geçmek istemedim.”

Nesrin’e eğildi:

“Nasılsınız?”

“Teşekkür ederim Faruk Bey, siz de mi Eskişehir’e gidiyorsunuz?

“Hayır, ben daha öteye, Kütahya’ya gidiyorum. 4. Tümen’e tayin edildim.”

Halide Hanım söze karıştı: “Yarbay Nâzım’ın tümenine öyleyse…” dedi, “çok talihlisiniz yüzbaşı. Oturmaz mısınız?”

Faruk çekinerek oturdu.

“Eşim ve ben Nâzım Bey’i çok severiz” diye devam etti Halide Edip, “Subay ve askerlerinin Nâzım Bey’e ne kadar bağlı olduklarını göreceksiniz. Gözünün içine bakarlar. Bu genç komutanda insanları kendisine bağlayan bir büyü var. Meclis’in açıldığı dönemdeki bunalım günlerini birlikte yaşadık. Ne acı, ne ümitsiz günlerdi o günler.” Faruk’un, eliyle dizindeki yamayı örtmeye çalıştığını fark edince de “lütfen örtmeyin” dedi, “utanmayın da. O yama bizim için İngilizlerin dizbağı nişanından çok daha değerli. Ordumuz heybetini yoksulluğundan alıyor.”

Geri geri kaçışan telgraf direklerine ve akıp giden bozkıra baktı:

“Hepimize bu mağrur üslubu Mustafa Kemal Paşa kazandırdı.” 

***

10 Temmuz 1921… Yunan ordusu taarruza geçti, stratejik bir yayılma uyguluyor.

Cephe komutanlığı, ihtiyatında bulunan tümenleri Albay Fahrettin Altay komutasında 5. Grup olarak örgütledi. Bu yeni grubu hızla Kütahya’nın kuzeyine sürdü. 4. Gruba da bir tümen yolladı. 12. Grubun Afyon kuzeyindeki tümeni ile süvari tugayı, bir gerideki hatta çekildiler.

13 Temmuz, sabaha karşı… 12. Yunan Tümen’inden bir alay Afyon’a girdi.

Durum 4. ve 12. Gruplar kesiminde kritik... Çeşitli önlemler alındı. Ayrıca 3. Gruptan, Yarbay Nâzım’ın 4. Tümenini çok acele 4. Gruba yollaması istendi. Ne var ki 3. Grup Komutanı Albay Arif, bu emri 12 saat bekletecek, üstelik tümenin 3. Alayını da bir gün sonra yollayacaktır. Felakete işte bu sebepsiz savsaklama yol açacaktır.

Gece yarısı yaklaşırken, 4. Grup Komutanı Albay Kemalettin Sami Bey telefon etti:

“Nâzım Bey, yerleşebildiniz mi?”

“Yerleştik sayılır. 58. Alayım mevziye girdi. 40. Alayım da Yumruçal’da mevziye girecek. Ama bu alay tümenime yeni verildi, eğitim düzeyi düşük. Komutanına da güvenemiyorum. Sabah erkenden o kesime gidip duruma bakacağım.”

“Düşman iyice yakınınızda... Yarın senin mevzilerine taarruz edebilir. Göreyim seni Nâzım, düşmana adım attırma.”

Yarbay Nâzım “keşke 3. Alayım da burada olsaydı” dedi, “ama merak etmeyin, tümenim gerekirse kendini feda etmeye hazırdır.”

“Allah yardımcın olsun.”

Nâzım Bey Emir Subayı Nimet’e sabah yapılacaklarla ilgili gerekli emirleri verdi. Sonra karargâh emrinde tuttuğu Yüzbaşı Faruk’a “savaşmak istiyordun” dedi, “işte beklediğin gün geldi. Yarın senin komutanlığında bir müfreze düzenleyip şu 40. Alay’ı takviye etmeni isteyeceğim. Sabah sen de bizimle gel. Çevreyi bir gör.”

15 Temmuz Cuma sabahı gün doğarken Yarbay Nâzım, Kurmay Başkanı Binbaşı Şerafettin, Yüzbaşı Faruk, Emir Subayı Nimet, bazı karargâh subayları atlandılar, tümen süvari takımıyla birlikte Yumruçal kesimine hareket ettiler.

Orman yollarından geçerek Yumruçal mevzilerinin önüne geldiler. Az ilerde bir tepe vardı. Tepede kimse yoktu. Oysa mevziin güvenliği için bu tepenin mutlaka tutulmuş olması gerekirdi. Alay komutanının bu zorunlu önlemi aldırmadığı, tembellik edip bugüne ertelediği anlaşılıyordu. Atlardan indiler. Süvari takımı geride beklemekteydi.

“Olacak iş değil” dedi Nazım Bey, “Düşman bu tepeyi ele geçirirse mevzi nasıl savunulur? Yarım gün daha erken gelebilseydik, bu eksikleri vaktinde görüp düzelttirebilirdik.”

***

Uzaktan top sesleri geliyor. Süvari takımı komutanına döndü Nâzım Bey,“takımınla hemen tepeyi tut” dedi, “düşman taarruza geçerse, alaydan birlik gelene kadar burayı ne pahasına olursa olsun savunacaksın, şimdi alaya gidip o tembel…”

Heyhat…, cümlesini tamamlayamadı.

Bir Yunan müfrezesi sabaha karşı o kesime sızmıştı. Gelenleri görünce, toparlanıp yakındaki ağaçlığa sinmişler. Birden, bir makineli tüfek ölüm yağdırmaya başladı. Vurulan, biçilmiş başak gibi eğilip düşüyordu. Her şey bir dakika içinde olup bitti.

Geride bekleyen süvari takımı öfke çığlıkları atarak ormana hücum etti. Nâzım Bey’in emir çavuşu Eyüp atıldı, komutanını kucağına alıp atına bindi, deli gibi sürdü. Yarbay Nâzım’ın kara gözlü beyaz atı da peşlerine takıldı. Genç komutan göğsünden ve elinden yaralanmıştı. Göğsünün sol yanında beliren kan lekesi gittikçe büyüyordu. Eyüp Çavuş bir yandan atını uçuruyor, bir yandan da sesi şefkat ve umutla titreyerek, “ne olur dayan” diye yalvarıyordu. “Allah aşkına dayan, sakın ölme kumandanım. Ellerinden öperim, ölme. Kurban olayım dayan.” Ağaçların arasından sızan ışık oklarını biçerek, tepeleri rüzgâr gibi aşarak, peşinde beyaz at, tümen karargâhına vardı. Tümen doktoru ilk tedaviyi yaptı. Ancak durumu ağırdı. Nâzım Bey’i, Eskişehir hastanesine yetiştirmek için, atlı bir cankurtaran arabasıyla Çekürler istasyonuna indirdiler.

***

Yarbay Nâzım’ın gözleri hafifçe aralandı. Eyüp Çavuş sevinç içinde “yaşıyor” dedi.

Oysa Nâzım Bey son anlarını yaşıyordu. Bir türlü durmayan kan, göğsünü kuşatan sargıya yayılmaktaydı. Fısıltıyla sordu: “Tepeyi tuttular değil mi?” Bir subay “evet efendim” dedi gözleri yaşararak, “müsterih olun.”

“Arkadaşlar iyi mi?”

“Hepsi iyi, çok iyi...”

Başında diz çökmüş olan Eyüp Çavuş’a baktı. Belki okşamak için sağ elini oynatmaya çalıştı, ancak kıpırdatabildi, canının son kırıntısını harcayarak, “asıl siz dayanın çocuğum” diyebildi. Başı yavaşça sağına yaslandı ve öylece kaldı. Eyüp Çavuş ciğerleri parçalanırcasına haykırdı:

“Hayıııııır!”

Süvarilerin, hücuma kalkan Yunanlıların elinden kurtarıp kaçırabildiği bazı ağır yaralı karargâh subayları da istasyona getirilmişti. Acele hazırlanan bir trenle Eskişehir’e sevk edildiler.

Nâzım’ın beyaz atı, yine orada, trenin yanında koşmaya başladı. Arazi trenin yanında koşmasını engelleyince, bir süre trenden uzağa düşüyor, yol elverince yeniden Nâzım’ın bulunduğu vagonun yanında beliriyordu.

***

Cephe karargâhı…

Haber herkesi kedere boğdu. İsmet Paşa Kurmay Başkanı’na “bu kuşak” dedi, “vatanından başka sevgili bilmemiştir.” Gözlerini sildi: “Ankara’ya bildirin.”

Mustafa Kemal Paşa Çankaya’daki çalışma odasında ertesi gün Kongre’de yapacağı konuşmayı hazırlıyordu.

Fikriye sessizce içeri girdi, bekledi.

“Bir şey mi var Fikriye?”

Fikriye’nin yüzünden bütün kan çekilmiş gibiydi:

“Evet Paşam, kötü bir haber var. Salih Bey üzülürsünüz diye söylemeye cesaret edemiyor.”

“Nerde o?”

“Kapıda.”

Mustafa Kemal Paşa “Salih, gel” diye seslendi. Salih Bozok içeri girdi, durdu.

“Ne var, ne oldu?”

“Şimdi Fevzi Paşa telefon etti. 4. Tümen karargâh kadrosu felakete uğramış.”

“Ne demek o?”

“Kurmay başkanı Binbaşı Şerafettin Bey yaralı olarak düşman eline esir düşmüş. Çoğu şehit olmuş efendim. Askerler ancak birkaç yaralı subayı kurtarabilmişler.”

Mustafa Kemal çekinerek sordu:

“Ya Nâzım?”

Salih ağlamaya başladı.

Mustafa Kemal donup kaldı, sonra zorlukla “gel biraz yürüyelim” dedi, bahçeye çıktılar. Yüksek ağaçların altında yürüdüler.

***

Nazım Bey’le birlikte, ağır yaralı olan iki kurmay subay, Yüzbaşı Faruk, Emir Subayı Nimet ve Süvari Takım Komutanı da Eskişehir hastanesine getirilmişlerdi. Halide Edip’in Nâzım Bey’i o halde görmesini istemeyen başhekim, ancak bir saat sonra vedalaşmasına izin verdi.

Koridora yatırılmış yaralılar ormanı içinden geçtiler. Koridorun sonuna yürüdüler. Son kapının yanında, Nâzım’ı getiren birkaç bitkin asker vardı. Çömelip sırtlarını duvara dayamış, bekleşiyorlardı. Biri de Eyüp Çavuş’tu. Halide Edip’i tanırdı. Gözlerinden ip gibi yaşlar inerek ayağa kalkıp selam durdu. Başhekim odanın kapısını açtı. Halide Edip’e yol verdi.

Oda loş ve serindi.

Nâzım Bey’i ayaklı bir sedyeye yatırmış, üzerine büyük bir Türk bayrağı örtmüşlerdi. Halide Edip yavaşça bayrağı kaldırdı. Şehit Nâzım Bey kalpağı ve göğsü kapalı üniformasıyla yatıyor, elleri göğsünde huzur içinde uyuyordu. Nâzım’ın elini veda eder gibi okşadıktan sonra bayrağı usulca örttü. Dışarı çıktı.

Beyaz at… O yine oradaydı!

Karşıdaki boş alanda, gözlerini umutla hastaneye dikmiş, bekliyordu. Ne yem yiyor, ne kimseyi yanına yaklaştırıyordu.

Nâzım Bey’in cenazesi akşam treniyle Ankara’ya yolcu edildi.

Güzel beyaz atı bir daha gören olmadı.



[i] Bkz:   http://okulweb.meb.gov.tr/38/15/592477/sehityeni/nazimbey.htm

[ii] Ne yazık ki “ölüm” yeri deniyor, oysa “şehit düştüğü” yer denmeliydi.

[iii] Turgut Özakman, Şu Çılgın Türkler, 184. Basım, Bilgi Yayınevi, Ank., Ekim 2005. ss. 139-186.

Copyright © Prof. Dr. Cihan Dura