2007 - 2011 Makale Arşivi > Emperyalizm Yazıları
28-11-2011
*REKABET TOPLUMUNA HAYIR!

Sample ImageBiz insanlar, artık doğanın bir parçası olmaktan çıkmış bulunuyoruz. Kendimizi doğadan ayırdık ve artık doğanın sırtında çökertici bir yüküz yalnızca. Her geçen gün gezegene daha fazla yayılıyoruz ve onu tüketiyoruz. Ekonominin bütün dişlileri doğaya geçmiş. Döndükçe parçalıyor, yutuyor, bozuyor, yok ediyor. Dişlileri durdurmaya kalkarsak işsizler ordusu sokaklara dökülecek, yaşamımızı alışageldiğimiz şekilde sürdürmemiz mümkün olmayacak. Yoksulluk artacak, açlık artacak. Oysa günümüzün asıl sorunu açlık değildir. Açlık sadece bir sonuçtur. Günümüzün asıl sorunu açlığa yol açan iştahın ve ihtirasın dizginlenmesidir. Bunun çaresi ise iştahı kapatacak, ihtirası köreltecek kurumların ve diğer sosyo-politik sistemlerin kurulmasıdır.

Doğaya karşı savaş 19. Yüzyıl’la birlikte iyice acımasızlaştı. O yüzyılın egemen güçlerinden İngiltere’nin amacı bütün dünyayı boyunduruk altına alıp sömürmekti. Dönemin kültür ve bilim dünyası da bu emeli destekler yöndeydi. Zamanın sözümona aydınları sömürgeciliği haklı gösterecek şekilde yeni bir doğa anlayışı icat ettiler. Güya doğanın işleyişini temel alan ahlakî değerler geliştirdiler. Ünlü bilim adamı Charles Darwin’in (1809-1882) en ateşli savunucularından Thomas Huxley’e (1825-1895) göre “hayvanlar için dünya bir gladyatörler gösterisi gibidir. Burada en güçlü, en hızlı ve en kurnaz olan, bir başka gün tekrar savaşmak için yaşamaktadır.” Sosyal Darwinist Huxley bu anlayışı insana ve topluma taşıdı. Ona göre zenginler zengin olmaya uygun oldukları için zengin, fakirler ise zengin olmaya uygun olmadıkları için fakirdi. Rekabet ve sınırsız kişisel mülk hakkına dayalı bir sermaye ve tüketim toplumunun temeli de o zamanlar atıldı.

Sosyal Darvinizm Amerika’nın işgalinde haydut baronların ekonomik sömürüleri için de mazeret oldu. Buna göre ilk Amerikan milyarderi John D. Rockefeller’in (1839-1937) Standart Oil tekelini kurması doğal düzenin bir parçasıydı: “Büyük bir şirketin büyümesi sadece uygun olanın hayatta kalmasıdır.” Oysa Türlerin Kökeni adlı eserinde Darwin sayısız hayvan ve bitki topluluklarında, bireyler arası rekabetin ortadan kalktığını ve en uyumlu toplulukların arasında işbirliği yapma konusunda bilgi ve değerleri olan türlerin yer aldığını vurgulamaktadır.

Ne yazık ki Darwin’in kendi kurgusundan uzak, kaba anlamıyla sosyal Darwinist felsefe 150 yıl boyunca toplumsal hafızamıza kazınmış, sadece başka insanlarla olan ilişkilerimize değil, canlı ve cansız bütün varlıklara bakış açımıza işlemiştir. Bizim için dünyamızın örgütleniş biçimi rekabet, savaş ve sömürü üzerine kurulmuştur ve bundan kurtuluş yoktur.

Peter Kropotkin (1842-1821), Karşılıklı Yardımlaşma adlı yapıtında şu soruyu soruyor: “En uyumlu olanlar kimlerdir? Sürekli birbiriyle mücadele halinde olanlar mı, yoksa birbirine yardım edenler mi?” Doğada gözlemlediğimiz, karşılıklı yardımlaşma davranışını gösteren canlıların, şüphesiz daha uyumlu olduğudur. Kropotkin’e göre doğadan ahlakî bir ders alınacaksa bu, rekabet değil, yardımlaşma ve işbirliği olmalıdır. “Yarışmaya Hayır” kitabının yazarı Alfie Kohn başlangıçta, hâkim olan söylemler ışığında rekabetin doğal, doğru ve sağlıklı olduğunu düşünürken, yedi yıllık bir araştırmadan ve 400’ün üzerinde bilimsel çalışmayı inceledikten sonra, iş yerinde, okulda, ailede ve oyun sahasında rekabetin daima zarar getirdiğini belirlemiştir. Birçok çalışma, işbirliği ve yardımlaşmanın genelde iyi sonuç verdiğini göstermektedir.

Rekabet sürekli karşılaştırma yüzünden, özgüveni azaltmakta, kendi yönünü çizen kişi sayısını düşürmektedir. Rekabet “kazananlar” ve “kaybedenler” kategorileri oluşturarak birlik ve beraberliği, yakın ilişkilere zarar vererek insan ilişkilerini zorlamaktadır. Rekabet içinde bulunan insanlar ve gruplar, kendi çıkarlarını toplum çıkarlarının üstünde tutmaktadır.

Tüm bu kanıtları bir tarafa atsak bile, bütün kültürlerde insanlar sevgi ve işbirliğini, çatışma ve rekabete tercih etmektedir. Bilimsel veriler gibi duygularımız da bize en iyi durumun, barış, yardımlaşma ve işbirliği olduğunu söylerken, biz neden doğa ile savaş yapmaya kalkışıyoruz? Neden yeni bir ekonomi kurma yerine, hızlı bir çöküşle insanlığın yok oluşuna doğru yürüyoruz?

***

Yukardaki insanı gafletten uyandırıcı, ufuk açıcı ve yol gösterici düşünceleri Uygar Özesmi’nin bir kitabından özetledim, “Yasak Meyve: “Cehennemden Çıkış” [TB Yayıncılık, İst., 2010] adlı özenle kaleme aldığı kitabından.

Uygar Özesmi’nin güzel satırlarına ben de bazı düşüncelerimi eklemek isterim.

Rekabet Batı uygarlığının temel taşlarından biridir, doğal olarak kapitalist ekonominin de… Böyle bir temeli savunmak ve haklı göstermek için başlıca şu gerekçe ileri sürülür: Eğer bir toplumda rekabet olmazsa, ilerleme olmaz, çünkü yetenekli ve daha iyi olanlar öne geçemez, yeni buluşlar olmaz. Bu gerekçe genel olarak doğru görünür, haklı görünür. Ne var ki rekabetin önemli sakıncaları da vardır; bunlarsa gizlenir, söylenmez, öğretilmez:

-Rekabet özellikle ekonomide az sayıda insanın öne geçmesini, güçlenmesini, zenginleşmesini sağlar, dengesizlik ve adaletsizlik doğurur, israfa yol açar.

-Bir toplum böyle bir noktaya gelmişse rekabet nasıl olacak, nasıl sürdürülecek? İnsanlar artık eşit şartlarda bulunmuyor ki.

-Rekabet sayesinde ileri derecede güçlenmiş olanlar; kendilerine rakip olabilecekleri önceden belirleyip hedef alarak, ezebilir, hattâ ortadan kaldırabilirler. Bu durum birçok yetenekli insanın kendi kendini değerlendirmesini, birçok yeni fikir ve buluşun ortaya çıkmasını daha baştan önler. Doğal olarak toplumlar için de söz konusudur bu sakınca: Batı’nın zengin ülkeleri “merit stratejisi”ni kullanarak, kendileri dışındaki ülkelerin sanayileşmesini, başka bir deyişle kendilerine rakip konuma gelmelerini engelliyorlar.

-Rekabet ilkesi bence -tıpkı “görünmez el” varsayımı gibi- çürük bir mantığa dayanıyor. İşlenen fikir şuydu: Hayatta en güçlü olan kazanır. Ekonomideki ifadesiyle: Serbest rekabet var, kim rakibine üstün gelirse, kim ucuza satarsa o yaşar, diğeri çeker gider.”

Yukarda belirttim, bütün bir Avrupa uygarlığının temel ilkelerinden biridir bu ilke. Hayvanlar âlemine ait bir yasa, yani  “doğal ayıklanma yasası” insan toplumuna da uygulanıyor rekabet ilkesi adı altında… Deniyor ki “bırakalım insanlar da karşı karşıya gelsin, güçlü olan kazansın, zayıf olan elensin, doğru olan budur.”

Bence yanlış bir mantık bu... Çünkü analoji yöntemi uygulanıyor, oysa analoji yöntemi bilimsel değildir! Hayvanlar arasındaki “mücadele” ile insanlar arasındaki “mücadele” aynı şey değil ki!... İnsan çok daha mütekâmil, karmaşık, çok üst düzeyde, yapısal olarak çok daha farklılaşmış bir varlık... İnsan toplumunu çıkar mücadelesi içinde en güçlü ve becerikli görünene nasıl terk edebiliriz? İnsanın başka özellikleri, yetenekleri, başka başarı türleri var; ekonomik analizde bunlar neden hesaba katılmıyor?

Çirkin Batı sadece maddî kazanca dayalı bir muhakemeyi mutlak doğruymuş gibi dayatıyor bize. Bir muhakeme bu kadar sığ, bu kadar çürük olabilir.

***

Batı uygarlığı ile Doğu uygarlığının, dünya görüşü bakımından, aralarında olan en büyük farklardan biri, bence, Batı’nın “rekabet”e, Doğu’nun ise “dayanışma”ya öncelik vermiş olmasıdır. Bugün Türkiye’de de rekabet anlayışı hâkimdir, dayatılmıştır. Bana sorarsanız, ben “dayanışma”yı daha doğru buluyorum, elbette dayanışmadır benim safım.

Vaktiyle bir söz okumuş, çok etkilenmiştim;  şöyle diyor A. Mantochoff adlı biri, petrol milyarderi imiş:

-Yalnız güçsüzler iyidir. Çünkü kötü olacak kadar güç yoktur onlarda.   

Yukarda yazdıklarımla birlikte bu söz beni şu düşünceye götürdü:

-Kötülük rekabet ister, iyilik ise dayanışma...

Neticede insanlığın ezelî arayışının, insan düşüncesinin, özellikle dinlerin o ünlü düalizmine dönmüş olmuyor muyuz:

İyilikle kötülüğün mücadelesine!...

Copyright © Prof. Dr. Cihan Dura