2007 - 2011 Makale Arşivi > Akademik Yazılar
15-03-2011
*İKTİSATÇININ AHLÂK SORUNU

Sample ImageBugün Türkiye Cumhuriyeti’nin bütün üniversitelerinde esas itibariyle Batı’nın çıkarlarına dayanan görüşler bilim olarak, örneğin ekonomi bilimi olarak okutulmaktadır. Hemen bütün üniversitelerimizde, hemen bütün iktisat öğretim elemanları, Kapitalizm’i, onun pazar ekonomisini, vahşi rekabet ilkesini “bilimdir” diyerek okutmakta ve -bilinçli ya da bilinçsiz olarak- savunmasını yapmaktadırlar.

Batı hangi kavramı, hangi teoriyi veya görüşü ileri sürerse Türkiye’de -başta üniversite hocaları olmak üzere- aydınlar arasında gözü kapalı savunucuları ortaya çıkmakta gecikmemiştir. Bunlar söz konusu görüşleri, ama hepsini bilim, ilerleme, çağdaşlık zannıyla kabul etmişler ya da öyleymiş gibi göstererek gençlerimizin, halkımızın kafasına işlemişlerdir. Bakın, iktisatçıların çoğunun bu patolojik yönünü üstat iktisatçılarımızdan Gülten Kazgan nasıl dile getirmiş:

Günümüz dünyasında iktisatta önemli bir etik sorunu var. İktisatçının kendi ahlâkî değerleri büyük sermayeye ve politikacıya endeksli... İktisatçıların çoğunluğu kendilerini kabul edilebilir noktada tutulabilmek için, ne geçerliyse ona ‘tamam’ diyor; hemen ona uygun teoriler ortaya çıkarıyor, yazılar yazıyor.”

Sayın Kazgan’ın bu görüşüne sağlam bir destek bugünlerde Korkut Boratav’dan geldi. Duayen iktisatçımız Boratav aynı konuyu işlediği yazısına[i] şu soruyla başlıyor:  Danışman, uzman, yönetici olarak bilgisini, kafa emeğini şirketlere, bankalara satan akademisyenler; örneğin bizde bir zamanlar “holding profesörleri” diye adlandırılan iktisatçılar bilim yapabilirler mi?  Hocamızın konumuzla ilgili son derecede çarpıcı kanıtlar içeren bu değerli yazısını aşağıda özetle sunuyorum:

I) Eğer iktisatçıların araştırma gündemi, patronun faaliyet alanı ile çakışırsa, bilim insanı “sahibinin sesi” olmaktan ne kadar uzak durabilir? Son günlerde Amerika’da “iktisatçıların meslekî ahlâkı” tartışması içinde yanıt aranan bir sorudur bu. 

A) Yerleşik iktisat öğretisinin sığlığı, yetersizlikleri ABD’de patlak veren ekonomik kriz sonrasında iyice ortaya çıktı. Solcu bir iktisatçı, Dean Baker  bakın neler yazıyor bu konuda: “Ekonominin gidişini izleyen binlerce iktisatçı var Amerika’da. İyi de para kazanıyorlar. Bunların, ekonominin çöküşüne yol açan balonlaşmayı önceden fark etmeleri gerekirdi; zaten işleri de buydu. Oysa fark etmediler veya önem vermediler. Ne var ki  bu başarısızlık nedeniyle hiçbir iktisatçı işini kaybetmedi. Öfkeli kalabalıkların, iktisatçıların tümünü ülkeden kovmamış olmaları şaşırtıcıdır.”

B) Baker’in eleştirisi, aslında iktisatçıların ahlâkını değil, yetersizliklerini sorguluyor. Dikkatleri “İktisatta meslekî ahlâk” konusuna yönelten bir örnek ise “Federal Reserve Board”un eski üyelerinden, akademisyen Frederic Mishkin’le ilgilidir. İzlanda Ticaret Odası Mishkin’e 124 000 dolarlık bir rapor siparişi veriyor. Kendisinden beklenen, kaygı uyandırıcı boyutlarda şişkinleşmiş olan İzlanda bankacılık sisteminin sağlığını, güvenilirliğini araştırmasıdır. “Parayı verenin düdüğünü çalan” Mishkin, pembe gözlüklü bir rapor yazarak, endişelerin kısa bir süre dağılmasına katkı yapar. Ne var ki, çok geçmeden İzlanda bankaları batar; bütün ekonomi çöküntüye sürüklenir.

C) Örnekler bunlardan ibaret değil. Özellikle Amerika’da iktisatçıların, yaygın bir “ahlâk bozukluğu”na sürüklenmiş ve sürüklenmekte oldukları gözlemleniyor. Bu sebepledir ki Amherst’ten iktisat profesörü Gerald Epstein’in girişimiyle 300 civarında iktisatçı, Amerikan Ekonomi Birliği’ne hitaben bir “Meslek Ahlâkı İlkeleri Çağrısı” kaleme alarak sorunu şöyle ortaya koydular: İktisat politikalarını ilgilendiren konularda görüşlerini kamuoyuna aktaran iktisatçılar, özel sektörle olan parasal bağlantılarını gizlemektedir. Bu şekilde kamuya “bilimsel” görüntü altında aktarılan önerilerin, patronların çıkarlarına hizmet amacı güdebileceği gizlenmiş oluyor.

Çağrı metni söz konusu bozulmayı kanıtlayan örnekler de içeriyor:

“Son kamu politikaları tartışmalarını ön planda etkilemiş olan 19 iktisatçıdan 13’ünün önerdikleri politikaların, para aldıkları şirketleri de ilgilendirdiği belirlenmiştir. Bu 13 iktisatçıdan sadece 5’i bağlantılı oldukları şirketleri açıklamıştır. 2008-2010 dönemindeki finansal reform hazırlıklarında Kongre tarafından görüşlerine başvurulan 82 akademisyenin üçte biri finansal reform yasası üzerinde görüşlerini sunarken, yasanın etkileyeceği şirketlerden para almakta olduklarını gizlemişlerdir.

Çağrıda yer alan çözüm önerisi basittir: Bir özel kuruluşla parasal ilişki içinde olan iktisatçılar, akademik makalelerinde, raporlarında, kamuya dönük sunumlarında para aldıkları kaynağı açıkça belirtmelidir.

II) Sorun elbette Türkiye için de geçerli.

Özelleştirme furyasında, örneğin Petkim ve Tüpraş’ı alan holding patronlarının özelleştirme-karşıtı gazetecileri, iktisatçıları bordrolarında tutmak istemeyecekleri hususu hep doğal karşılandı. Bazı gazetecilerin hem perde arkasında, hem de köşe yazılarıyla, habercilikleriyle patronlarının iş takipçiliğine soyundukları biliniyor. Özel üniversitelere aktarılan kamu fonlarının eleştirisini, bu üniversitelerde çalışan sosyal bilimcilerden, iktisatçılardan beklemek safdillik olur.

2001 krizinde batık bankaların yönetim kurullarında görev yapan iktisat uleması, köşe yazılarında ve TV programlarında krize karşı politikaları tartışırken, patronlarının çıkarlarını mı gözetiyorlardı, yoksa sadece bilimsel bulgularına mı dayanıyorlardı?

Yalnız özel sektör mü? Ne gezer…, kamuda da aynı sorun var. Örneğin, üniversitelerdeki seçkin şehir plancıları İstanbul Belediyesi’nin çeşitli projelerine yüksek bedelli sözleşmelerle katılmaktadır. Belediyeyle para ve çıkar ilişkisi içine giren profesörler, İstanbul’un sorunlarını tartıştıklarında bağımsızlıklarını, eleştiri yapma haklarını ne derecede koruyabilirler? Ya devlet üniversitelerinin siyasi iktidara karşı bağımsızlıkları? Bugünlerde rektörlerin tipik tavrı, Başbakan’ın davetine sessizce icabet etmektir. Yöneticiler iktidara biat ederken, öğretim üyelerinin bundan etkilenmeyeceklerini kim ileri sürebilir?

***

K. Boratav “Dünyada ve Türkiye’de iktisatçılara, sosyal bilimcilere bir çağrıda bulunarak bitiriyor yazısını: Patronlarınızın, sermayenin ve siyasi iktidarların çıkarlarına, baskılarına teslim olmayın. Bilimsel özgürlüğün ön-koşulu olan eleştirel tavrınızı ödünsüz koruyun. Bu tavrı öğrencilerinize de aşılayın.

Ben de diyorum ki:

Durmadan Amerikan kaynaklarından alıntılar, çeviriler yapan ve en acısı bu aktarmalarla bilim yaptığını sanan genç iktisatçı!

Bilim bu değildir. Bilim gerçek aşkıdır, bilim görmektir, duymak ve dokunmaktır, bilim kafayı çalıştırmaktır.

Batı kaynaklarından elbette faydalan, ancak çok dikkatli ol, eleştirici ol, seçici ol. Atatürkçü öğretinin şu altın öğütlerini iyi öğren, unutma, daima uygula! Çünkü onlar seni her yanlıştan koruyacaktır:

 Bilimi, neredeyse oradan alacaksın, ancak sakın aktarmacı olma. Salt aktarmacılıkla bilim olmaz. Bilim çeviri ile olmaz, bilim incelemeyle olur. Sen kendin de başkalarından bağımsız olarak bilimsel faaliyette bulun. Bilimsel çalışmalarında her şeyden önce kendin, dikkat ve özenle seçeceğin belgelere dayan. Bu belgeler üzerinde yapacağın incelemede her şeyden ve herkesten önce kendi inisiyatifini ve ince ulusal süzgecini kullan.

Yalnızca gerçeği ara ve onu buldukça söylemekten korkma!



[i] Korkut Boratav, ”İktisatçılarda Meslek Ahlâkı Aranıyor”,  http://www.telgrafhane.com  (15.1.2011). Bu sorun başka bilim alanlarında da mevcuttur; bir örnek olarak bakınız: Kenan Demirkol, GDO: Çağdaş Esaret, Kaynak Yayınları, İst., 2010, s.87 (Propaganda Aracı Olarak Bilim İnsanlarının Kullanılması). 

Copyright © Prof. Dr. Cihan Dura