2007 - 2011 Makale Arşivi > Bilimsel Yöntem Yazıları
27-08-2011
*DÜŞÜNMEYİ ÖĞRENME YOLLARI

Düşünme muhakeme ister, muhakeme gözlem... Gözlem ise ilgi ve hayranlık gerektirir. İnsan bu dünyaya hayranlık yetisiyle, hayret etme yetisiyle gelir. Bir küçük çocukta kolayca buluruz bunun belirtilerini. Çünkü o her şeyi bilmek ister, görmek ister, duymak ister. Öyleyse Tanrı’nın bir lütfudur hayret etmek. Hayret etmek öyle bir ruh halidir ki bizi düşünmeye hazırlar, düşünmeye iter. Nitekim çocuk Pascal (1623-1662) -Fransız matematikçi, fizikçi ve düşünür- bir sabah, dokunduğu porselen fincanın titreşimlerine hayret etti. Hayret onu düşünmeye itti, sonra araştırmaya. En sonra bu konuda bir kitapçık bile yazdı.

BİRİNCİ BÖLÜM: DÜŞÜNME VE SEÇME

Düşünmeyi öğrenmek için yapacak çok şey var aslında[1].


I) DÜŞÜNMENİN İKİ ANLAMI

“Düşünme” sözcüğünün birbirinden oldukça farklı iki anlamı vardır. Biri “muhakeme gücü”dür, öbürü ise “hayal gücü”. Bunları birbirinden ne kadar ayırt edersek, düşünme olgusunu da o kadar kolay anlamış oluruz.

A) Birinci olarak düşünme bir takdir ve muhakeme gücüdür. İnsan, diğer canlılardan önce bu niteliğiyle ayrılır. O, duyuları aracılığıyla bilincine gelen şeyler yani algılar karşısında pasif değildir, tersine hâkim durumdadır. Bu algıları karşılaştırır, muhakeme eder.

Bundan başka düşünmek eğri ile doğruyu ayırt etmektir, hattâ bundan daha fazlasıdır: “İfrat”la “tefrit”ten[ii] kaçınmak, tam, sağlam ve ölçülü olanı bulmaktır. Çünkü gerçeğin mükemmel şekli daima ölçüye bağlıdır, tezatlar arasındaki dengenin sağlanmasına, ayrıntıların anlaşılmasına bağlıdır. Mesela masanıza eğilmiş, dalgın, çalışıyorsunuz. Birden, bir gürültü duyup yerinizden sıçradınız. Hemen düşünmeye başlarsınız: Bu gürültü nedir, nereden geliyor? Algınızı belleğinizde iz bırakmış önceki algılarla karşılaştırır, hangisine denk geldiğini bularak, işittiğiniz gürültüyü anlamaya, tanımaya, kısacası gerçeği bulmaya çalışırsınız.

B) Fakat düşünmenin, yukardakinden çok daha çekici olan ikinci bir şekli vardır. Bu şekil, felsefe kitaplarında “hayal gücü” adıyla anılır. Nasıl bir şeydir o diye sorarsanız, “karışık bir hal, ‘gözleri açık rüya görmek’ gibi bir şeydir” derim. Hayal gücü, bu karışık düşünme yetisi; hiçbir zaman boş durmaz, sürekli çalışır, tıkır tıkır, işler durur. Genç Atatürk bir arkadaşına yazdığı mektupta şöyle diyordu: “Beynim öylesine hızlı, öylesine dur durak bilmeden çalışıyor ki, hiçbir zaman huzur bulamıyorum ve uyuyamıyorum.”

Kendi kendinizi yoklayınız: Durmadan, her an hayaller kurmuyor musunuz siz de? Hele hayatın o en havaî döneminde, çocukluk ve gençlik yıllarında? Kurup durduğunuz o hayaller, hülyalar, projeler düşüncelerinizin nerdeyse dörtte üçünü oluşturmuyor mu? Öyleyse şu soruyu yanıtlamanız zor olmayacak: Nedir bu benim gün boyunca, bazen geceleri uyumadan önce düşünüp durduklarım? Göreceksiniz ki onlar proje haline gelen hayallerdir, ya da hayalleşen projelerdir. Böylece başka bir âleme,“mümkünler âlemi”ne girmiş oluyorsunuz. Henüz var olmayan, ancak var olabilecek bir şeye şekil veriyorsunuz. İşte ikinci düşünme şekli dediğim, budur. Keyifli bir uğraş olarak görünmüyor mu size? 

Kuşkusuz bu ikinci tür düşünceyi harekete geçirmek için, ilki ile aynı sebeplere dayanacak değiliz. Durum o kadar başkadır ki, onun, “takdir ve muhakeme gücü” diye tanımladığımız düşünce şeklinin tam tersi olduğu bile söylenebilir. Birinci halde düşünme kendi içine kapanır; halbuki ikinci halde açılır, genişler, çoğalır, coşar, kendi kendisini aşar; patlayarak filizler verir, adeta füzeler meydana getirir. Keskin zekâsı olanlarda, bu tarzdaki düşünce bir icat, bir yaratma mahiyetini alır. Ünlü Fransız romancısı Jules Verne (1828-1905) bu tür zekâya parlak bir örnek oluşturur bence. Onun romanlarını dokuyan hayallerin çoğu, bugün modern hayatın birer gerçeği haline gelmiştir.

II) İKİ TÜR ZEKÂ

Antik Yunan filozoflarından Eflatun (MÖ: 427 - 347) yüzlerce yıl önce söylemiş: İnsanın  -yukarda açıkladığım- iki yetisine iki tür zekâ, iki tür insan denk gelir!

A) Bazı insanlar ölçüye, muhakemeye, netliğe (vuzuha), dengeye, sabırlı olmaya yeteneklidir. Bunlar ağır işleyen, fakat sağlam olan, güvenilir zekâlardır. Hayal güçleri yoktur ya da çok azdır onların, dalgın görünürler, sıradan görünürler. Bu insanların zekâları; harekete geçip bir konu üzerinde düşünmek için, başka konuların yardımına gereksinme duyar. Yakınlarında bir sürü belge, dosya yahut danışman olmadan iş göremezler. Bilim alanında, harekât alanında bu tür kafalar çok verimli, çok faydalıdır; hazırlık veya kontrol işlerinde güvenilir kimselerdir.

B) Bazı kişiler ise, yukardaki tipin aksine, gerçeklerden uzaklara sürüklenip gitme riskine rağmen, “yaratıcı” olan, “yaratıcı yeteneği” olan zekâlardır. Eğer böyle insanlar olmasaydı, insanlık ilkellikten hâlâ kurtulamamış olur, toprağı ahşap sabanla sürer, saati hâlâ gölgenin yönüne bakarak anlar, belki de tekerleği bile henüz bulamamış olurdu. Yaşadığı zamanı aşıp da geleceği keşfeden, geleceği kolayca hisseden, gören bu zeki insanlar olmasaydı; bir alışkanlık olarak bağlandığımız hal sonsuza kadar öyle kalır, değişmezdi. Oysa sanat, politika, günlük yaşam, ekonomi…, her şey, evet her şey yenilenmek ister; öyle de olmaktadır. Tabii bu ikinci tip zekâya sahip olan insanlar sayesinde!

Eflatun’un iki zekâsı, sırasıyla “teorik zekâ” ve “pratik zekâ” olarak adlandırılabilir[iii].

III) İDEAL OLAN   

İdeal olan şudur:  Her iki zekâya da sahip olmak; benliğinde hem Don Kişot’u, hem Şanso’yu birleştirmiş olmak!... Yani hem “hayal eden”, hem “aklını kullanan” olmak…

Peki, bu sentezde başat olan öge nedir? Elbette  düzen!...

A) Önce hayal gücümüzü çalıştırmalıyız.

Zengin ve yaratıcı bir hayal gücüne sahip olmak dâima iyidir, çok faydalıdır. Bu etkin yaratıcı kudret sayesindedir ki, eleştirici düşüncemize konu buluruz. Çünkü konu yoksa, düşüncemiz yolunu kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Neden vardır böyle bir tehlike? Çünkü düşüncemiz:

- Mümkün olan şu veya bu “kombinezon”u[iv] yapmamıştır.

- Düşüncemiz Descartes (Dekart)’ın sözünü ettiği, hiçbir şeyi unutmamamızı sağlayan biricik çareyi, “gözden geçirme”leri ihmal etmiştir.

B) Buna karşılık, yaratıcı hayallerin haddinden fazla bol olması da iyi değildir, hatta zararlıdır bile diyebiliriz. Şu bakımdan ki bu hayaller ya gücünün üzerinde yükleyerek bunalttıklarından, ya telaşa verdiklerinden, düşünceyi dumura uğratır, zihni çalışamaz hale getirirler. Özellikle karar verme mecburiyeti olduğunda, bu aşırılığın sakıncası kendini daha fazla gösterir.

Hangi alanda olursa olsun, en büyük adamlar; coşkun bir hayal gücü olan ve benliklerinde adeta bir ifrit taşıdıkları halde, ipin ucunu hiçbir zaman kaçırmayarak, o keşmekeşe bir düzen, ölçü ve ahenk getirmeyi başaran kimselerdir.

Bu hususta Jean Guitton, Napolyon’u örnek olarak veriyor. “Ben” dermiş Napolyon, “durmadan çalışırım, pek çok da düşünürüm. Eğer her şeye derhal cevap verebiliyor, göğüs gerebiliyorsam, bunu, bir işe başlamadan önce uzun uzadıya düşünmeme, bütün olasılıkları göz önünde bulundurmama borçluyum.” Onun bir plan seçmesi demek, birçok başka planı önceden gözden geçirmiş olması demekti.

Taine (Ten)’in dediği gibi: “Kabul edilen bir kombinezonun arkasında, atılmış bir sürü kombinezon vardır.”  Yine Napolyon’un dediği gibi “Ben yapacağım işi birçok şekillerde tasarlarım.” Şu söz de ona ait: “Zamanında ve yerinde istemesini bilen insan, daima dilediğini yapabilir.”

Bu anlamlarda Mustafa Kemal Atatürk’ün de deyişleri var, üçünü veriyorum:

-Bir hedefe ulaşmak için, mevcut sorunun sebepleri belirlenmeli ve her biri dikkatle incelenmelidir. Çeşitli olasılıklar çok iyi hesap edilmeli; en iyi görünen, hızla uygulanmalıdır.

-Her işten, her eylemden önce fikir hazırlığı gerekir.

-Talihin esası, uygulanması mümkün olan sorunlarda zihin yorup iyice düşündükten sonra işe başlamaktır.

C) İdeal bir düşünme sanatı her şeyden evvel bir icat (buluş) sanatıdır. İcat düşünmede birinci derecede rol oynar. Buradaki anlamı “ilk kez yeni bir şey ortaya koyma, bulma”dır. İcattan sonra ise, mümkün olanlar arasında hangilerinin gerçekleşebileceğini kestirmek için muhakeme yapmak gerekir.

J. Guitton bütün düşünme tarzları içinde üç tanesini öne çıkarıyor: Seçme, ayırt etme, karşıtlık. Aşağıda bu tarzlardan seçme üzerinde duracağım.

IV) SEÇMEK ÜZERİNE   

Düşünme sanatının ilk kuralı o kadar kısadır ki: Seç!

Eski ve ünlü bir İngiliz ailesinin ilkesi şudur: “Seçtiğimi beğenirim” Bizim de ilkemiz bu olmalı. Ancak insanın seçtiği şeyi beğenmesi için, önce seçmiş olması gerekmez mi?

Fransız ahlakçısı ve düşünürü Vauvenargues (1715-1747) “Gerçekten kafalı bir adam nasıldır” sorusuna şu yanıtı veriyor: “Böyle biri düşüncesini toparlayabilir, özünü görmek üzere gözlerinin önünde tutar; uzun bir fikirler silsilesini bir noktada yoğunlaştırma gücüne sahiptir.” İşte bu kudrettir ki düşünmenin belki de ta kendisidir. Ve bizim inceleme ve seçme faaliyetimize sürekli hız verir.

Gelin, öyleyse daha yakından görelim şu “seçme” faaliyetimizi.

A) Seçmek ve Tercih

1) İnsan ayıklamadan seçemez; ayıklama işi de öyle kolayca bitmez, çünkü en sonunda elde kalan şey, tek bir ögedir. Öyleyse, her seçim bir muhakeme gerektirir. Bu sonuncu da düşünmekten başka bir şey değildir. Bunun içindir ki atalarımız, okudukları kitaplardan seçtikleri parçaları bir deftere kaydederlermiş; bu işlem, destek görerek düşünmeyi öğrenmek hususunda mütevazı, fakat mükemmel bir yöntem değil mi? Kuşkusuz günümüzde de vardır bu güzel yöntemi kullananlar.

2) Tercih bir etüdün, kendi varlığımızla, bizimle ilgisi olan kısımlarını bir hamlede kavramamızı mümkün kılan bir yöntemdir. Eğer tercihlerimizi iyi bilseydik, her zaman muhakeme halinde olurduk. İnsan gençken her şeyi bilmek ister, her şeyi bellemek ister; zaten bunun içindir ki öğrenim çağında iken öğrenmek çok güçtür. Oysa insan kendine birtakım ilgi odakları seçmeli, yani bazılarını eleyerek diğer bazı konuları tercih etmeli. Bütün varlığını bunlar üzerine yoğunlaştırmalı. Bu takdirde çok daha rahat düşünecek, muhakemesi kolaylaşacak, hatta başlayacaktır.

“Öğrenim çağında öğrenmek güçtür” dedim, çünkü genç insan birçok şeyi aynı zamanda öğrenme zorunluluğuyla karşı karşıya bırakılır. Bazen bu davranış toyluğundan gencin kendi içinden de gelebilir. Ancak kolay tercih yapamaz, iki sebepten dolayı: Birincisi onu çok şeyden sorumlu tutarlar; tercih yapmak için zamanı yoktur, aklına da gelmez. İkincisi, tercih bilgi ve deneyim ister, oysa o bunlardan yoksundur.

Geçmişe bakıp yüzyılları karşılaştırınca, seçmek için iki usul kullanıldığını görürüz.

-Bu usullerden birincisi, her şeyin kokusunu toplamaktan ibarettir. Bu usulü eski çağlardaki insanlar, on yedinci yüz yıldaki kültür meraklıları kullanırmış. Yöntem, bilginin bir sanat olduğu çağlara uygun düşüyor. Eski çağların filozofları böyleydi. Her konu hakkında bilgileri vardı.

-İkinci usul ise bir konu seçip, bu konuyu her gün, olanca gücüyle mümkün olduğu kadar derinleştirmek, geceli gündüzlü onu, yalnız onu düşünmekten ibarettir. Atatürk “bir fikre bağlanmalı, o fikirde durmalıdır” derken, acaba bu yöntemi mi kastediyordu?

Bu usul de içinde bulunduğumuz çağa uygundur. Zira bugün artık bizler bilginin öyle sanıldığı kadar kolay elde edilen bir şey olmadığını biliyoruz. Günümüzde herkes belli bir alanda uzmanlaşmak zorundadır.

B) Okumak seçmektir

Her ne kadar Alman edebiyatçısı J. W. Goethe (1749-1832) “Okumayı öğrenmek sanatların en zorudur; hayatımın seksen yılını bu işe verdim. Yine de kendimden memnun olduğumu söyleyemem” demişse de ben bu güç işe girişecek, okuma sanatının en azından bazı kurallarından bahsedeceğim.

1) Varsayalım ki biri bize “okumak nedir” diye bir soru yöneltmiş olsun. Onu“okumak, seçmektir” diye yanıtlasak, bir yanlış yapmamış oluruz. Öyleyse, sevgili okur, şu öğütleri can kulağıyla dinlemen gerekiyor:

Kütüphaneler… kitapçılar… raflar, tezgâhlar,… hepsi kitap dolu. Rafları, tezgâhları seçiyorum, sonra sıra kitaplara geliyor; onlardan da seçiyorum bazılarını… Sonra tekrar, ardından bir kez daha seçiyorum.

Nedir bu benim yaptığım? Bir örnekle anlatayım:

-Önce, hiç tanımadığım insanlar arasındayım; onlardan kendime tanıdıklar ediniyorum.

-Sonra, “yeterli değil bu” diyerek, tanıdıklar arasından kendime yoldaşlar seçiyorum.

-Bunu da yeterli bulmayarak, yoldaşlar arasından da, çok nadir olan can dostlarımı belirliyorum.  

Kitaplara dönersek:

-Hayatımın her safhasında daha iyi anlamaya çalışacağım eserleri ayırıyorum.

-Ancak seçme işlemi son seçtiğim kitapla da bitmiyor. O kitabın içinde de bölümler, paragraflar, cümleler seçiyorum, aşağıda göreceğimiz gibi.

2) “Okumak, seçmektir”, yahut isterseniz “okumak ayırt etmektir. Tam olarak ne anlama geliyor bu dediğim? Şu işleri yapmak anlamına:

-Her yıl çıkıp kitapçı vitrinlerini dolduran ciltler arasından, bizi ilgilendirecek kitapları, kişiliğimize uygun kitapları, bilgimizi arttıracak kitapları seçmek, kısacası candan dostlarımız olacak yapıtları ayırmak,

-Sonra, bu dostlarımızın şu veya bu bölümünü diğerlerinden ayırt ederek, içerdikleri bilgi ve gerçekleri daha iyi sindirebilmek için onları tekrar tekrar severek okumak.

-Daha ileriye gidelim:  Okumak, bize bir bölümün özünü, balını veren bir sayfayı seçmektir; tekrar tekrar okuyacağımız, hatta ezberleyeceğimiz, yüreğimize, zevkimize ve belleğimize emanet edeceğimiz bir sayfayı seçmektir! (Gerçek kitap okurları, asıl bu son ayırt etmeleri yapan kimselerdir).

Dahası var: Okumak; bir cümleyi, bir dizeyi, bir metni, sade ve biricik olan, sanki bir piramidin zirvesini oluşturan, imbikten geçenlerin en süzülmüşü, özü olan bir şeyi seçip öğrenmektir. Ancak bu yoldan elde ederbiliriz kalenin anahtarını. Çünkü, -buraya dikkat!-  belleğimizde daima hazır tuttuğumuz tek bir cümle sayesinde, onun içinde bulunduğu bütün bir bölümü, bu bölüm sayesinde de bütün bir kitabı hatırlayabiliriz.

3) İyi ama nasıl seçmeli, hangi kılavuzun peşinden gitmeli bunun için?

Seçmek için iki kural sunacağım size: Biri olumlu, öbürü olumsuz.

-Birinci kural şudur: Daha henüz yeni çıkmış, ünlü de olsa, bir eseri hemen okuma. Bırak en büyük ayırt edici olan zaman, sessizce yapsın görevini. Bu görev zamanın o kitabı seçmesidir, onu “klasik” unvanı ile taçlandırmasıdır. Peki, “klasik eser” nedir? Hâlâ basılan, durmadan yayımlanan kitaptır o. Nitekim İngiliz yazarı J. Ruskin (1819-1900) kitapları ikiye ayırıyor: Günün kitapları, bütün zamanların kitapları. Klasik kitaplar “bütün zamanların kitapları”dır. Öyle ise -mademki zamanın da değerli- bu tecrübeden geçmiş olan kitapları oku, hiç olmazsa ilk yayınlanışının üzerinden birkaç yıl geçmiş olsun. Franz Kafka (1883-1924) şöyle katılıyor bu öğüde: Modern kitapların çoğu bugünün parıltılı yankılarıdır, çabuk söner. Sen eski kitapları okumalısın, klasikleri okumalısın. Eski olan, iç değerini dışa verir; yaşayacak olanı gösterir.

-İkinci kural: “Sana heyecan veren kitaplardan başka bir şey okuma.” Bu heyecan, bizim benliğimizle, öğreneceğimiz şey arasında uzlaşma olduğunu gösteren derin bir heyecandır. Ruhumuzun ta derinliklerine nüfuz eder, onu sarsar. Ona şöyle der: İşte sevdiğim şey! Eckerman da benimsemiş bu kuralı ki şöyle yazmış: İnsan yalnız hayran kalacağı şeyleri okumalı.

Öyle ise kendimizi zevklerimize, fakat gerçek zevklerimize kaptırmaktan korkmayalım. En güzel kitapları, en güzel kitapların en güzel sayfalarını, en güzel sayfaların da en güzel satırlarını, hatta sözcüklerini seçelim. Görüyorsunuz, sürekli seçiyoruz baştan beri. Bu süreci tanımak için şu ölçüt verilebilir: Diyelim ki hoşumuza giden bir sayfa keşfettik, kendi kendimize şöyle deriz: “İşte benim de düşündüğüm bu, işte ben de böyle yazmak isterdim.”

Seçmek usulüne dayanan bu kural, adeta kendimize bir muhafız alayı kurmamızı, can dostumuz olan kitaplardan oluşan küçük bir dostlar meclisi kurmamızı sağlayacaktır bize. Öyleyse bu dost kitapları çok iyi saklayalım, bir yere kapatalım, ciltletelim, kimseye vermeyelim.

C)  Ana Fikri Seçmek

Bir kitaba hâkim olan düşünceyi, ana fikri nasıl seçeceğiz?

1) Yapılması gereken şudur: Görünüşlerin karışıklığı içinden, değişmeyen ve hâkim olan ögeleri ayırt etmek, ardından diğer ögeleri bunlara, yani hâkim ögelere hakikî sıralarına göre bağlamak...

Diyelim ki bir ana fikri seçtik, ancak bununla yetinmemek, o fikre bir çekidüzen vermek gerekir; daha doğrusu, Aristo’nun dediği gibi, bu düşünce üzerinde düşünmek gerekir. Ne demek bu? Şu demek: Varsayalım ki kafamızda bir düşünce var. Bu düşünceyi, bu düşüncenin kendisini düşünmek için ne yapmalıyım?

-Bir defa böyle bir düşünceyi bulduk mu, ilk iş olarak sabırla ve devamlı bir dikkatle daha yukarıya çıkmak, prensibin prensibini buluncaya kadar yukarı çıkmak lazımdır. En sonunda bulduğumuz; öyle bir prensiptir ki artık ondan ötesine çıkamayız, çünkü o gerçekten ilk ögedir, R. Descartes (Dekart)’ın “saf tabiat” dediği şeydir.

-Fakat aynı zamanda, bu “çıkış” işleminin hemen arkasından, bunun tam tersi bir işlem yapmamız, düşüncemizin neticelerine ve uygulanmasına inmemiz, içinde sakladığı unsurlara doğru alçalmamız gerekecektir. Böylece düşüncelerimizi bir kavramlar silsilesi halinde sıralamak, sonra bu basamakları duruma göre inmek veya çıkmak mutluluğuna erişeceğiz. Doğabilimcilerin, botanikçilerin, kısacası ayırt etmek suretiyle çalışan bütün bilginlerin duydukları sevinç işte bu türdendir. Güzel bir sınıflama kadar keyif verici başka bir şey olabilir mi?

İnsana özgü “karakter araştırması” düşünceyi en güzel ve en verimli şekilde tahrik eder. Düşüncemize konu olan olgunun, başka olgulardan farklarını ve onlarla benzerliklerini araştırıp bulmak lazımdır. Bu işleme Aristo “tanımlama” diyor ve şu kuralı veriyordu: “Bir olguya özgü olan özelliği belirleyin. Bu olmadıkça tanımlama yapamazsınız.”

Bir yazarın eserini iyi anlamak için, o yapıttaki diğer bütün değerlerin, bilgilerin dayandığı ana ekseni bulmak lazımdır. Bu yöntem her türlü yöntemin üzerindedir. Napolyon’un şu ilkesi, söz konusu yöntemin farklı bir alana uygulanmasıdır; bakın, ne diyor: “Bir ülkenin merkez noktası iyice araştırılıp yetkiyle belirlendi mi, her şey basit, kolay ve belirli bir mahiyet alır. Bu merkez noktanın insana ne kadar güven ve rahatlık verdiği hayal bile edilemez.”

Fransız düşünürü H. A. Taine (1828-1893) ise aynı yöntemi araştırma faaliyeti ile ilgili olarak şöyle ifade ediyor: Bir araştırma yaparken, benim için en büyük zorluk; incelediğim şeyin belirli niteliğini, hâkim ögesini, tek sözcükle formülünü bulmaktır; çünkü her şey geometrik olarak ona bağlıdır.

2) Biraz da yazma usulüne değinerek tamamlayalım sözlerimizi.

André Chevrillon’un “çok faydalı” bulup kullandığı bir usul şudur:

Copyright © Prof. Dr. Cihan Dura