2007 - 2011 Makale Arşivi > Bilimsel Yöntem Yazıları
31-07-2010
*BİLİM ADAMI KİMDİR, NASIL DAVRANIR, NASIL BİR YOL İZLER?

Sample Image

Evet, bilim adamı kimdir, nasıl davranır, nasıl bir yol izler? Okuduğunuz yazının konusu bu. Elbette çok şey yazılabilir bu konuda. Kitabî bir yol tutarak, ders verir gibi yanıtlayabiliriz sorumuzu. Ancak bu, sıradan, biraz da sıkıcı bir anlatım olmaz mı? Gelin öyleyse, bu kez farklı bir yol deneyelim; bilim adamının kim olduğunu, nasıl davranıp nasıl bir yol izlediğini değişik bir tarz benimseyerek, bir bilim adamının hayat hikâyesini okuyarak öğrenmeye çalışalım. Öyle sanıyorum ki bu usul yalnız daha çekici olmakla kalmayacak, aynı zamanda çok daha verimli, çok daha semere verici olacaktır.

Bundan yaklaşık 350 yıl önce, kimsenin tanımadığı bir adam, dünyada ilk olarak binlerce türden, ufacık yaratıkların yaşadığı esrarlı bir dünyayı seyretti. Bu adamın adı Antony Leeuwenhoeck (Antoni Lövenhok)’tu. Leeuwenhoeck, 1632’de Hollanda’nın Delft şehrinde doğdu[i]. O yıllarda dünya kendini bâtıl itikatların hâlâ egemen olduğu; hastalıkların cinlere bağlandığı, bir kadavrayı kesip incelediği için Seretus’un yakıldığı, dünyanın güneş etrafında döndüğünü ispata kalkıştığı için Galile’nin zindana atıldığı bir dünya idi.

Leeuwenhoeck (Lövenhok), babasını çok küçük yaşta kaybetmişti. Annesi memur olmasını istediği için onu okula yazdırmıştı. Ne var ki Leeuwenhoeck, daha on altı yaşında iken okuldan ayrılarak Amsterdam’da bir manifaturacının yanına çırak olarak girdi. Onun bütün okulu, bütün üniversitesi o küçük dükkân oldu. Yirmi bir yaşında manifaturacı dükkânını bırakarak Delft’e döndü, evlendi ve orada kendi dükkânını açtı. Daha sonra Delft Belediye Dairesi’ne kapıcı olarak girdi.

GÖZLEM… DAHA İYİ GÖZLEM…

Leeuwenhoeck, mercek yontmaya karşı delice bir tutku besliyordu içinde. Saf camdan, özenle ufacık mercekler yapıldığı takdirde, nesneleri gözle göründüklerinden çok daha iri olarak görebilmenin mümkün olduğunu işitmişti.

Zamanında onun, cahil biri sayıldığına hiç kuşku yoktur. Bildiği tek dil vardı, o da ana diliydi. Oysa bilgili insanlar Latince konuşurdu o çağda. Ne var ki Leeuwenhoeck konuşmak, yazmak bir yana, Latince okumayı bile bilmiyordu. Bununla beraber bu bilgisizliğinin kendisine büyük faydası dokunmuştur. Çünkü zamanın bilim sanılan bütün saçmalıklarından habersiz olarak yalnız kendi fikirlerine, yalnız kendi muhakemesine ve kendi gözlerine inanmak zorunda kaldı. Bu da kendisi için zor değildi. Çünkü Leeuwenhoeck kadar dik kafalı, inatçı bir adam az bulunurdu.

Bir mercekle bakarak nesneleri gözle göründüklerinden daha iri görmek herhalde eğlenceli bir şey olacaktı. Ancak vesveseli biriydi de o! Bu sebepten olmalı ki merceği satın almak yerine kendisi yapmaya karar verdi. Hayatının karanlıkta kalan bir yirmi yılı boyunca gözlükçü gözlükçü dolaşmış, mercek yontmanın kurallarını öğrenmişti. Olağanüstü titiz ve mükemmeli seven bir insandı da o. Bu yüzden Hollanda’nın en iyi mercek yontucusu kadar mükemmel mercek yontmak bile onu memnun edememişti. Kendi yaptıklarının, var olanların en iyisi olması gerekiyordu. Başardı da bunu… Yaptığı mercekleri alevler, dumanlar ve garip kokular arasında kendi eliyle eritip imal ettiği bakır, gümüş veya altından küçük çerçevelere yerleştirdi. Leeuwenhoeck’un biraz kaçık olduğunu düşünen komşuları onun yaptıklarına kıs kıs gülerdi. Oysa bu adam, ufacık şeyleri büyük bir netlik ve mükemmellikle gösteren üç milimetrelik minicik, kusursuz mercekler yapmanın yolunu keşfetmişti. Evet, o çok kültürsüz bir adamdı. Ancak bütün Hollanda’da mükemmel mercekler yapmasını bilen tek kişi de oydu.

Kendini beğenmiş çerçi, çalışmalarında yeni bir safhaya geçti sonunda: Merceklerini, eline geçen her şeyin üzerine çevirmeye başladı. Onlarla bir balinanın kas dokusunu, kendi derisini seyretti. Cam parçacığı altında narin lifleri, halat gibi kalınlaşan koyun yününü, kunduz tüyünü ve geyik kıllarını saatlerce seyretti. Arıların iğnesini, bitlerin bacaklarını usanmadan tekrar tekrar seyretti. Bu örnekleri garip mikroskobunun iğnesine saplı olarak bırakır, başka şeyleri de seyredebilmek için yeni mikroskoplar yapardı; bu nedenle yüzlerce mikroskop sahibi olmuştu. Şöyle diyordu: “Bu kadar sıkıntıya niçin katlandığımı ve bunun ne fayda sağlayacağını soranlara hiç kulak asmadım. Ben bunları sokaktaki insanlar için değil, yalnız filozoflar için yapıyorum.” Leeuwenhoeck, yirmi yıl boyunca böyle hiç dinleyicisi olmadan çalıştı.

GÖRÜNMEYEN KOLEJ

Fakat tam o yıllarda, XVII. yüzyıl ortalarında beklenmedik bir olay bütün Avrupa’yı sarstı:  Fransa, İngiltere ve İtalya’nın şurasında burasında bazı insanlar, bilgi diye ortada dolaşan her şeye burun kıvırmaya başladılar. Bu asiler: “Artık biz Aristo şöyle demişti, Papa böyle buyurmuştu”lara kulak asmayacağız. Biz ancak kendi gözlerimizle tekrar tekrar görebildiklerimize ve terazilerimizin hassas ibrelerine inanacağız. Yaptığımız deneylerden alacağımız yanıtlardan başka hiçbir şeyi doğru kabul etmeyeceğiz.” diyorlardı. Bu asilerden bazıları da “Görünmeyen Kolej” adını verdikleri bir kurum oluşturmuştu. Onun görünmez olması gerekiyordu. Zira yanıt bulmaya çalıştıkları bazı soruları Cromwell denen adam işitecek olursa, kendilerini hainler ve dinsizler diye yaftalayarak astırması işten bile değildi. Kolejin üyeleri arasında kimya biliminin kurucularından Robert Boile ile ünlü fizikçi İsaac Newton da bulunuyordu. Görünmeyen Kolej, İkinci Charles tahta çıkar çıkmaz mütevazı bir bilim kurulu olmaktan çıkarılarak, “Royal Society of England” (İngiltere Krallık Kurumu) haline getirildi. Antony Leeuwenhoeck’un ilk dinleyicileri işte bu kurumun üyeleri oldu.

Delft’de Antony Leeuwenhoeck’un haline gülmeyen tek bir adam vardı, o da Renier de Graaf’tı. Leeuwenhoeck aksi bir adamdı, herkesten şüphe ederdi. Buna rağmen Graaf’ın, sadece onun, ne Hollanda, ne İngiltere, ne Avrupa ve ne de yeryüzünde eşi bulunan o ufacık sihirli gözleri ile, yani o minicik mercekleri ile bakmasına müsaade etmişti. Graaf’ın, çerçinin mikroskoplarıyla gördüğü şeyler, şöhretinden utandırmıştı kendisini. Hemen kaleme sarılarak Royal Society’ye haber verdi.  Tabii yanıt da gecikmedi: “Leeuwenhoeck’un, keşifleri hakkında size malumat vermesini temin edin.”

BÜYÜK KEŞİF

Leeuwenhoeck uzun bir mektupla Royal Society’nin isteğini yanıtladı. Bildiği tek dil olan Hollanda konuşma dilinin komik sadeliği ile yazdığı mektubun başlığı şöyleydi: “Leeuwenhoeck Tarafından İmal Edilmiş Olan Bir Mikroskopla Deri Üzerinde Siyil, Et, Bir Arının İğnesi Vesaire Üzerinde Yapılan Gözlemlerden Örnekler”. Royal Society  Leeuwenhoeck’un, mercekleri ile görebildiğini söylediği şeyleri öğrenince, hayretler içinde kaldı.

Leeuwenhoeck gözlem yapmaya iptila derecesinde düşkündü. Bir gün de daha yeni düşmüş iri bir yağmur damlasına baktı. Suyun içinde sudan başka ne olabilirdi ki? Ancak hiç de öyle değildi, az kalsın küçük dilini yutacaktı Leeuwenhoeck: Yağmur damlasının içinde ufacık hayvancıklar oradan oraya yüzüp duruyorlardı! Dünya kurulduğundan beri bu hayvancıklar, kimse tarafından fark edilmeden doğmuş, yaşamış, üremiş ve ölmüşlerdi. Onlar kendilerinden on milyon kat daha iri olan insan toplulukları üzerine saldırıp bütün bir ırkı yok edebilen canavarlardı gerçekte. Leeuwenhoeck’un yeryüzündeki bütün insanlardan önce seyrettiği bu âlem; göze görünmeyen, değersiz ancak aman bilmeyen, düşman, bazen de dost varlıkların dünyasıydı. O gün gerçekten Leeuwenhoeck’un en büyük günü, şeref günüydü.

O, her şeyden şüphe eden bir insandı. Elleri mikroskobu tutmaktan uyuşuncaya kadar, öylece onları seyredip durdu. Sonunda, aldanmadığını anladı: Farklı cins ve büyüklükteydiler. Duruyorlar, adeta bir yere tutunuyormuşcasına hareketsiz kalıyorlar, sonra bir topaç hızıyla kendi etraflarında dönüyorlardı. İçinde hareket ettikleri dairecikte de ancak ufak bir kum tanesi kadardılar. Onlara “Sefil Hayvancıklar” adını verdi.

SORULAR… SORULAR…

Fakat bu yağmur damlasının minik sakinleri acaba nereden gelmişlerdi? Gökten mi düşmüşlerdi? Yoksa kimse farkına varmadan yerden mi sızmışlardı toprak çanağın içine? Bilimde insanın aklına gelen, açıklayıcı, ancak doğruluğu kesin olmayan böyle görüşlere hipotez denir. Leeuwenhoeck (Lövenhok)’un, aklına gelen bu soruları yanıtlaması, başka bir deyişle hipotezinin doğru olup olmadığını anlaması için tek bir yol vardı, “sınayacağım doğru düşünüp düşünmediğimi, deney yapacağım” diye mırıldandı kendi kendine.

İyice temizlediği bir şarap bardağını evinin saçağındaki oluktan hızla dökülen yağmur suyunun altına tuttu. Bu suyu akıttığı kıl kadar ince cam tüplerden birini bir merceğin altına yerleştirdi ve baktı: Hayvancıklar orada da vardı! Ancak bu hiçbir şeyi kanıtlamıyordu ne yazık ki. Çünkü minik hayvancıklar oluklarda da yaşayabilir ve yağmur sularıyla oralardan sürüklenip gelmiş olabilirlerdi. O zaman farklı bir yola başvurdu: Büyük porselen bir tabak aldı. Düşen damlalar çamur sıçratmasın diye, büyük bir sandığın üzerine koydu. İlk toplanan suları tabağı daha iyi temizlemiş olmak için çalkalayıp döktü. Böylece doğrudan doğruya topladığı yağmur damlacıklarını büyük bir dikkatle cam tüplerinden birine alarak laboratuarına döndü. Topladığı suyu merceğinin altında daha yeni incelemeye başlamıştı ki yerinden fırlayıp bağırmaya başladı: “İspat ettim. Bu suyun içinde o ufak mahluklardan bir tane bile yok. Bunlar yeryüzüne gökten düşmüyorlar.” Leeuwenhoeck bu son yağmur suyunu atmadı, muhafaza ederek günlerce seyretti. Ancak, keşfettiği bu bilinmeyen canlılar âleminden hemen bahsetmedi Royal Society’ye. Aceleye gerek yoktu, ağırkanlı bir adamdı o. Yaptığı gözlemler ona yeterli gelmiyordu. Hayret edilecek derecede hesaplı ve her işini eksiksiz yapan bir adamdı Leeuwenhoeck.

Sürekli kendi kendine sorular soruyor ve yanıtlamaya çalışıyordu. Şimdi de şu soru meşgul ediyordu onu: Biberin acılığı neden ileri geliyordu? Bir tahmin yaptı hemen, daha teknik konuşursak, bir hipotez ileri sürdü: Biber habbeciklerinin üzerinde tırtıklar olmalıydı. Biberi yediğimizde bunlar dilimizi tırmalıyor, bu da bize acılık duygusu veriyordu. Fakat acaba biberde gerçekten böyle tırtıklar var mıydı? Hemen yeni bir deneye girişti: Neredeyse görünmeyecek kadar ufak biber habbeciklerini incecik bir iğne yardımıyla, bir damla su ile birlikte ince cam tüplerden birinin içine çekti ve baktı. Öyle bir şey gördü ki az kalsın küçük dilini yutacaktı: Biberin üzerinde de o minicik hayvancıklardan vardı, hem de çeşit çeşit...

DUYURMA

Artık zamanı gelmişti! Bütün bu keşiflerini, Londra’daki o büyük adamlara bildirebilirdi. Şöyle yazdı onlara: Bir su damlasında öyle hayvancıklar yaşıyor ki bir milyonu ancak bir kum tanesi kadar yer tutuyor.  Tek bir biberli su damlacığında sayıları 2 milyon 700 bini buluyor. Üstelik kolayca çoğalıyorlar da bunlar!

Mektup Royal Society’nin şüpheci bilginlerinin huzurunda okundu. Bilginler, neredeyse Hollanda nüfusu kadarı tek bir damlaya sığabilen bu hayvancıkların varlığı karşısında şaşırıp kaldılar. Oysa çoğu, dünyadaki en küçük yaratığın peynir kurdu olduğunu sanıyordu. Leewenhoeck’a mikroskobunu nasıl yaptığını, kullandığı gözlem metotlarını anlatmasını istedikleri bir mektup yolladılar.

Bu talep Leeuwenhoeck’u telaşlandırdı. İstenen ayrıntıları onlara yazmalı mıydı, yoksa uzak mı durmalıydı onlardan? “Bütün bunları başarmak için ne kadar uğraştım, ne kadar terleyip didindim. Gözlem metotlarımı mükemmelleştirmek için bir sürü ahmağın alaylarına bile katlandım” diye kendi kendine söylendi. Fakat yaratıcılara dinleyici de lazımdır. Bunun için onlara yazmaya karar verdi. Uzun mektubunda asla abartmadığını belirtti. İsterlerse Delft’li hemşehrilerinden alacağı tanıklık belgelerini de yollayabilirdi. Bunlardan biri rahip, diğeri ise noterdi.

Bunun üzerine Royal Society, üyelerinden Robert Hooke ile Grew (Gru)’yu, mükemmel mikroskoplar yapılmasına ve karabiberli bir karışım hazırlamaya memur etti. Hooke, yaptığı mikroskobu yanına alarak toplantıya geldi. Leeuwenhoeck yalan söylememişti. Çünkü, o sihirli hayvancıklar oradaydılar. Üyeler gözlerini merceğe yaklaştırıp baktılar: “Bu adam sihirbaz bir gözlemci olmalı” diye haykırdılar.

O gün Leeuwenhoeck için büyük bir gün olmuştu. Çok geçmeden, Royal Society ona üyelik payesi verdi. Hollandalı’nın yanıtı ise “Hayatımın kalan günlerinde size sadakatle hizmet edeceğim” demek oldu. O, sözünün eri bir adamdı. Doksan yaşında son nefesini verinceye kadar mektuplarını göndermeye devam etti.

Leeuwenhoeck’un, elli yaşında bile dişleri sapasağlamdı. Günlerden bir gün bir büyütücü ayna ile seyretti dişlerini. Derken, dişlerinin arasında ufak beyazımtırak bir şeyler olduğunu farketti. Bu nesneden birazını dişlerinin arasından kazıyarak çıkardı, saf yağmur suyunun içinde eritti. İnce bir tüpe koyarak mikroskobunun iğnesine geçirdi, incelemeye başladı. Tüpün içindeki suda, yine inanılmayacak kadar ufak hayvancıklar olduğunu gördü. Uzun süre seyretti onları. Bu son derecede mütecessis adam için, kendisi de dahil, ele geçirdiği her şey deney konusu oluyordu. Örneğin, bir gün parkta dinlenirken, yaşlı bir adamla karşılaşmıştı. Hayatında bir kez bile olsun dişlerini temizlememiş olan bu adamı laboratuarına götürdü.  Uzatmayalım, bu hayvancıkların her yerde bulunduğunu, hatta kendi ağzının içinde bile yaşadığını Royal Society’ye bildirdi, ihtiyarın ağzındaki hayvanat bahçesini de uzun uzun anlatmayı ihmal etmedi.  

GERÇEK ARAYIŞI

Aradan yıllar geçti. Leeuwenhoeck, bir yandan küçük manifaturacı dükkânını işletirken, bir yandan da sayısı yüzleri bulan mikroskopları ile gözlem yapmaya devam etti, hem de her gün daha fazla zaman ayırarak. Kılcal damarları, kanın, temiz kan damarlarından pis kan damarlarına geçtiği damarları, herkesten önce gören o oldu. Bu sayede İngiliz bilgini Harwey’in keşfettiği kan dolaşımı bilgisini daha ileriye götürdü. Royal Society adına birçok bâtıl inancı yıktı. İsaac Newton ve Robert Boyle’den sonra, kurumun en önemli üyesi konumuna yükseldi. Fakat bu şan ve şeref onun başını döndürmedi. Çünkü kendisini yeteri kadar yüksek görüyordu zaten. Gerçeğe adeta tapıyor, şöyle diyordu: “Ben kendi fikirlerime inatla saplanıp kalmam, Makul sebepler gösterilirse, kendiminkileri bir tarafa bırakarak başkalarının fikirlerini de kabul ederim. Zira gerçekleri gücümün yettiği oranda görmekten başka bir emelim yoktur benim. Sahip olduğum küçük yeteneği, dünyayı, bâtıl inançlardan kurtarıp hakikate götürmek ve ona bağlanmasını sağlamak için kullanmak istiyorum.”

Mikropları kendi ağzında keşfettikten uzun yıllar sonraydı. Bir sabah sıcak bir kahve içmiş, hemen ardından bir kez daha ön dişleri arasındaki o beyazımtırak şeylere bakmıştı. O da ne? Küçük hayvancıklardan canlı olan bir tane bile kalmamıştı. Çok şaşırmıştı buna. Ama, az önce içtiği sıcak kahveyi hatırladı. Büyütücü bir ayna yardımıyla azı dişlerine uzanıp baktı, orada da küçük hayvancıklardan vardı, hem de çok sayıda. Bunun üzerine hemen bir deney yapmaya karar verdi. Mikropları su içinde, banyo suyundan biraz fazla ısıttı. Hayvancıklar birden, oynak hareketlerle şuraya buraya seğirtmekten vazgeçtiler, hareketsiz kaldılar. Suyu tekrar soğuttu,  hayvancıklar canlanmadı. O zaman şu sonuca vardı:  Ön dişleri arasındaki yaratıkları öldüren, sıcak kahveydi.

Antony Leeuwenhoeck, keşfettiği mikropların, insan hastalıklarının etkeni olduğunu hiçbir zaman anlayamadı. Onun hayalgücü “sefil yaratıklar”ın caniyane rollerini görebilecek kadar geniş değildi. Ancak bu görünmez canavarların kendilerinden daha büyük yaratıkları yok edebileceklerini göstermeyi başardı.

Günlerden bir gün, Delft’in kanallarından topladığı midyeleri inceliyordu. Analarının karnında, daha henüz doğmamış binlercesini gözlemledi. Bu yavruları analarından ayrı, bir kap kanal suyu içinde büyütmeye çalışırken şöyle düşündü: “Her ana midyenin karnında bu kadar çok yavru olduğu halde neden kanallarımız midyelerle dolup taşmıyor?” Kafasında bu soru, artık her gün bu yaratıkları inceliyor, büyüyüp büyümediklerini kontrol ediyordu. Bir gün fark etti ki kabukların içinde et kısımları yoktu. Bundan şu sonuca vardı: “Bu yavrular, binlerce ufak mikrobun saldırısına uğrayarak, onlar tarafından yeniyordu. Hayat hayatla besleniyordu. Bu gaddarca bir şeydi ama Tanrı’nın iradesi böyle olsa gerekti. Tabii bu da bizim iyiliğimiz için oluyordu. Eğer “sefil hayvancıklar” olmasaydı, sayıları inanılmaz miktarları bulan midyeler kanallarımızı tıkar, onları kullanılmaz hale getirirdi.”

İÇİNE KAPANMA

Leeuwenhoeck bir öğretmen değildi. Ünlü filozof Leibniz’e “Tek kişiye bile öğretmenlik yapmadım. Çünkü birine yaparsam, diğerlerine de yapmam gerekir. Bu şekilde kendimi esir etmiş olurum. Halbuki ben bir insan olarak kalmak istiyorum” diye yazmıştı. Leibniz’in yanıtı şu oldu: “Fakat harikulade mercekler yapmak ve o yaratıkları gözlemlemek için gençler yetiştirmezsen, keşiflerin kaybolur gider.”

Leyden Üniversitesi öğrenci ve profesörleri Leeuwenhoeck’in keşiflerine büyük hayranlık duyuyorlardı. Bunun üzerine talebelerine öğretmek üzere üç mercek yapımcısı tuttular. Ancak bir sonuç elde edilemedi. Çünkü kursların hemen hepsi bilgi satarak para kazanmak yahut da ne kadar bilgin olduklarını dünyaya göstererek herkesin saygısını kazanmak içindi. Eğer bir şey başarmak isteniyorsa, insanın kendi düşünceleri ile baş başa kalmayı sevmesi gerekiyordu. İşte mikrop avcılarının ilki böyle bir adamdı.

1723’de ölüm döşeğinde yatarken, dostu Hoogveit’i çağırttı. Elini kımıldatamıyordu. Ona: “Sevgili dostum, zahmet olmazsa masanın üstündeki iki mektubumu Latinceye çevir ve Royal Society’e yollayıver” dedi. Böylece elli yıl önce verdiği sözü son saatlerinde bile yerine getirmiş oluyordu.

Bilim tarihinin bu en dikkat çekici gözlemcisi hayata gözlerini böyle yumdu.

Daha sonra gelenler, örneğin Spallanzani, Pasteur, Robert Koch ve diğer birçoklarının hiçbiri, bu Hollandalı belediye kapıcısı kadar doğru ve şaşılacak derecede hatasız değildi. Hepsi de onun parlak sağduyusundan pek çok ders aldılar.

SONUÇ

Ders alma sırası şimdi bizde.

Leeuwenhoeck’un hayatı bilimsel yöntemin ne olduğuna, özellikle bilim adamının nasıl olması ve nasıl davranması gerektiğine dair çok değerli ipuçları veriyor bize:

-Bilim adamı için, gerçek her şeyden öncedir. Gerçeğin önüne başka hiçbir şey geçemez.

-Bilim adamı titizdir, bilim adamı mükemmelcidir.

-Bilim adamı bir bilim alanında ilk olmak, ilk bulmak, ilk söyleyen olmak ister ve olur.

-Bilim adamı öğreticidir. Bildiklerini, kullandığı yöntemleri gençlere öğretir. Ancak bu faaliyet onun bilimsel çalışmalarını engelleyici derecede olmamalıdır. Bilim adamı gerektiği ölçüde kendi içine kapanabilmeli, kendi dünyasına çekilebilmelidir.

 -Bilim adamı kendi kendine sorular sorar, onları yanıtlamaya çalışır. Verdiği yanıtları hemen doğru kabul etmez; doğru olup olmadıklarını gözlemler, deneyler yaparak sınar.

-Bilim adamı başkalarının söylediklerini ezberleyip papağan gibi tekrarlayıp durmaz, bu iş öğreticilik olabilir. Bilim adamı sık sık gözlem yapar, deney yapar, bizzat kendisi yeni gerçekler bulmak için çabalar. Bu çabasını bütün ömrünce sürdürür.

-Bilim adamı gözlem araçlarını geliştirir, en iyi, en ileri tekniği kullanmayı hedefler ve kullanır.

-Bilim adamı, yaptığı gözlemden, deneyden iyice emin olmalıdır; bu süreçte gerçeğe ulaşmasını engelleyecek, onu yanıltabilecek bütün etmenleri hesaba katar, onları ortadan kaldırmak için elinden geleni yapar.

-Bilim adamı merak eder, gözlem konusu olgu hakkında bilgisini artırır. Bu gayreti onu yeni sorular sormaya, bu yeni sorular da onu yeni gözlemler yapmaya iter. Bu sayede yeni fikirlere, yeni hipotezlere ulaşır. Böyle sürekli gözlem ve deney sayesindedir ki bilim diye sürekli aynı şeyleri tekrarlama sıradanlığından kurtarır kendini.

-Bilim adamı gözlem yoluyla ilerler. Yeni hipotezler bulur, açıklamalar yapar, teoriler kurar.

- Bilim adamı, araştırma sonuçlarını, buluşlarını bilim dünyasına duyurur. Ancak asla aceleci değildir, aksine sabırdır. Keşfettiklerinin doğruluğundan mümkün olduğu kadar emin olmak ister. Ancak ondan sonradır ki keşiflerini başkalarına bildirme yoluna gider.

-Bilim adamı zamanın yerleşik düşüncelerine şüpheyle bakmaya cesaret edebilmeli, geçerli teoriler karşısında bağımsız olarak düşünebilmeli, değerlendirme yapabilmelidir.

-Bilim adamı mutlaka çok şey bilmek zorunda değildir. Bazen az şey bilmek, çok şey bilip de dogmaların kölesi olmaktan iyidir. Çünkü mevcut bilim de insanı dogmalara hapsedebilir, dogmalar da gerçekleri görmemizi engeller.



[i] Antony Leeuwenhoeck’un kısa yaşam öyküsü, bilime meraklı herkesin mutlaka okuması gereken şu değerli kitaptan özetlenmiştir:  Paul de Cruif, Mikrop Avcıları, MEB yayını, İst., 1965.

Copyright © Prof. Dr. Cihan Dura