2007 - 2011 Makale Arşivi > Emperyalizm Yazıları
16-08-2011
*BATININ KÜLTÜR KAVRAMI MANİPÜLASYONU

Sample ImageYazılarımda sık sık vurguladım, Batı bilimi ikidir diye; tıpkı Batı’nın kendisinin de iki olması gibi: Güzel Batı, temiz bilim… Çirkin Batı, kirli bilim… Çirkin Batı’nın kirli bilimi siyasetin emrindedir, vahşi kapitalizmin, Derin Merkez’in, ulus-ötesi şirketlerin emrindedir. Derin Merkez’in hoşuna gidecek, onun çıkarlarını sağlayacak şekilde bilgi üretir, kavram oluşturur, teori uydurur. “Kavram emperyalizmi” adını verdiğim bu sahtekârlığı şöyle tanıtmıştım: “Zaten mevcut olan kavramları manipüle ediyorlar. İçeriklerini değiştiriyor, ilaveler yapıyorlar, ya da bir kavramın içini boşaltıp ihtiyaca göre yeniden dolduruyorlar. Bütün bunları yaparken de, hep kendi küresel emperyalist çıkarlarını göz önünde tutuyorlar. Kavramları kendi çıkarlarına hizmet edecek şekilde oluşturuyorlar.”

İşte bazı örnekler: Azınlık, mozaik, çok-kültürlülük, küreselleşme, demokrasi; daha yenilerden:  sivil itaatsizlik, önleyici meşru müdafaa, insancıl müdahale ve koruma hakkı, koruma sorumluluğu, uluslararası toplum, insanî müdahale[i] Ne yazık ki bu kavramlar eğitim kurumlarımızda, üniversitelerimizde “bilim” diye okutuluyor; Türkiye kendi aydınlarımız eliyle Çirkin Batı’nın çirkin emellerine alet ediliyor. Attila İlhan “Türk aydını Batı’nın manevî ajanıdır” diye boşuna dememiş.

Yukarda verdiğim örneklere bir örnek daha ekleyeceğim okuduğunuz yazıda, ulusalcı yazarlarımızdan Cengiz Özakıncı’nın bir makalesinden[ii] geniş çapta yararlanarak. Öyle bir örnek ki bu, Çirkin Batı’nın kavram manipülasyonunun üzerine adeta bir ışıldak tutuyor, söz konusu marifeti hakkında bize hayli ayrıntılı ve ibret verici bilgiler sağlıyor. Bu kavram “kültür” kavramıdır, içi boşaltılmış, farklı bir içerikle yeniden doldurulmuştur. Ona bağlı olarak “kültürel kimlik” kavramı öne geçirilmiş, “insan hakları” kavramı da değişikliğe uğratılmıştır.

I) Yıl 1966… Birleşmiş Milletler Örgütü "halkların kendi kaderini tayin hakkı" ilkesini kabul etti. O tarihe kadar temel ilke “ulusların kendi kaderlerini belirleme hakkı” idi. Ne var ki Derin Merkez bu ilke tersine çevirdi: “Ulus” sözcüğünün yerine “halk” sözcüğünü koyuldu. Türkiye gibi ulus-devletleri aşiretlere, kabilelere, mezheplere, cemaatlere bölerek içten çökertmenin yolunu açan, bölücü siyasal örgütlere uygun bir ortam, güçlü bir dış dayanak sağlayan bu etnik ve mezhepsel ilke; önce 1975'te Helsinki Sonuç Bildirgesi'ne sokuldu, ardından, 1978'de Paris'te toplanan UNESCO Genel Konferansı kararları arasına yerleştirildi (Etnik ayrımcı terör örgütü PKK’nın da aynı yıl kurulması anlamlı değil mi?).

Yıl 1982… UNESCO 40 yıldır benimsediği "kültür" tanımını değiştiriyor, yeni bir "kültür" tanımı benimsiyor. Nasıl yapıyor bunu? Mevcut kültür kavramının içini boşaltılıyor, başka bir içerikle dolduruyor. Yeni içerik etnik ayrımların öne çıkaran bir kültür tanımı!... Değişiklik yurttaşlık (yurt kardeşliği) bilincini parçalayacak nitelikte. İçerik değişikliği UNESCO News dergisinde[iii] şöyle açıklanıyordu: "Klasik anlamıyla 'kültür' deyince, edebiyat, müzik, resim, heykel ve benzeri güzel sanatlar anlaşılır. Ne var ki “Uluslararası Topluluk” 1982’den beri 'kültür' kavramını antropologların bakış açısıyla [yani klasik, ulusal değil; etnik, dinsel, mezhepsel anlamıyla] benimsemiş bulunuyor. Görülüyor ki artık 'kültür deyince -Çirkin Batı’nın dayatmasıyla-  bir topluluğun ya da toplumsal bir grubun [dikkat: bir ulusun değil] karakterine damgasını vuran maddî, manevî ayırt edici özelliklerin bütünü anlaşılıyor, daha doğrusu anlaşılması isteniyor.

II) Manipülasyon sürecinde birinci adım 1982'de Mexico City konferansında "kültür"ün antropolojik, yani etnik-mezhepsel tanımının kabul edilmesi oldu. Ardından ikinci adım atıldı:  UNESCO'nun "kültür" ve "kültürel kimlik" tanımlarının yapılması, 'Kültürel kimlik' kavramının 'anahtar sözcük' haline getirilmesi!...

Hemen belirtelim ki bir antropologun belli bir etnik ya da dinsel topluluk üzerinde, o topluluğun etnik özelliklerini araştırması elbette bilimdir, bir “temiz bilim” çalışmasıdır; asla ayrımcılık veya bölücülük olarak değerlendirilemez. Ne var ki şu durumda iş değişir: "Ulus-toplumlarda mevcut olan, ancak alt kimlik olarak kalması gereken etnik ve mezhepsel ayrılıkları saptamakla yetinmiyorsunuz. Bu alt kimlikleri ulusal kimliğin üzerine çıkartan bir anlayış benimsiyor, makaleler yazıyor, yayınlar yapıyor, bu yayınları türlü şekillerde destekliyorsunuz. Bu takdirde yaptığınız iş “kirli bilim” olur.  Çalışmanız artık "bilimsel antropolojik bir araştırma" değildir, siyasidir, ayrılıkçı, etnik-dinsel bölücü bir kışkırtmadır. Bir kavramla oynayarak, bir takım siyasal ve ekonomik çıkarlar elde etmektir.

"1982 UNESCO kararları ABD, İngiltere, Fransa gibi emperyalist, sömürgeci ülkelerin işine gelen, çıkarlarını koruyup genişleten şu yeni eğilimlerin filizlenmesine yol açmıştır:

-İnsan hakları yerine "etnik mezhepsel ayrımcı insan hakları" kavramının konulması,

-Devletlerin ulusal egemenlik ve içişlerine karışmama ilkesinin geçerli olmaktan çıkması,

-Yeni bir insan hakları bildirgesi hazırlanarak buna "etnik kültürel ayrımlara siyasal haklılık -ayrı devlet kurma hakkı- tanıyan maddeler konulması,

-Dünyada yurttaşlığı (yurtkardeşliğini), ulusal egemenliği savunmanın insan haklarına aykırı bir eylem olduğu, hatta bir insanlık suçu olduğu fikrinin yayılması.

III) Cengiz Özakıncı UNESCO’nun kavram manipülasyonunun Türkiye’deki sonuçlarına şöyle değiniyor: “UNESCO'nun, etnik mezhepsel ayrımları öne çıkaran yapıtları milyar dolarlık bütçeyle destekleyeceği duyulur duyulmaz, çoğu aydınımız 40 yıldır hiç değinmedikleri etnik ayırımları öne çıkartan yapıtlar vermeye, dergiler ve kitaplar yayımlamaya başladı. Çoğu yurttaşımız "Türküm" demekten çekinir, utanır; "Sünniyim" demekten sıkılır duruma geldi. Türk soyunu ve Sünni mezhebini aşağılama akımı hızla doruğa tırmandı.” Devletse kendi kuyusunu kazan bu ayrımcı propaganda furyasını eli kolu bağlı izlemekten başka bir şey yapamadı, ayrımcı propaganda yasak olmasına rağmen, ilgili yasaları uygulayamadı. Neden? Çünkü bu sefer de Çirkin Batı’nın “borçlandırma” silahı çıktı karşısına. Şöyle ki “ulus-devletler; yurttaşlık birliğini içten parçalayacak bu tür yayın ve faaliyetleri engellediklerinde, gün gelip borç almak üzere Dünya Bankası ve IMF gibi kuruluşların kapısını çaldıklan zaman, "Siz BM ve UNESCO'nun halkların kendi kaderini tayin hakkı kararını hiçe sayıyorsunuz; etnik kültürleri öne çıkartan yayınları engelliyorsunuz; bu nedenle size istediğiniz krediyi vermiyoruz" denilerek geri çevrilmeye başlamıştı.” Türkiye de aynı muameleyi görüyordu.

Öte yandan Dünya Bankası, IMF, Uluslararası Kalkınma Ajansı gibi uluslararası finans kurumları da "kültür" tanımlarını, doğal olarak UNESCO ile aynı anda değiştirmiş ve hepsi birden "kültür"ün "antropolojik" etnik tanımını benimsemişlerdi. Bu değişikliğe paralel olarak, 1982'den sonra "ekonomik kalkınma" için borç almaya gelen devletlere, ülkelerinde etnik kültürleri geliştirici girişimlerde bulunmadıkları sürece, ekonomik kalkınma için tek kuruş borç veremeyeceklerini bildiriyorlardı. Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) için Türkiye'nin bu kuruluşlara 1980'li yıllarda yaptığı kredi başvuruları, bu gerekçeyle geri çevrilmişti.

Ve yıl 1999… Dünya Bankası Başkan Yardımcısı Kemal Derviş, Türkiye'nin kredi alabilmesi için her şeyden önce "Etnik Federasyoncu BM Sözleşmesi"ni imzalaması gerektiği mesajını getiriyor efendilerinden! Bu tarihten sonradır ki Türkiye'nin direnci kırıldı, "Etnik Federasyoncu Sözleşme", 15 Ağustos 2000 tarihinde gizlice Bakanlar Kurulu'nca onaylanıp BM temsilcimiz imzalandıktan sonra, 4 Haziran 2003'de TBMM'de görüşülüp kabul edildi.

***

Bir yazımda belirttiğim gibi “Biz Batı’nın, yalnız ekonomik ve kültürel bakımdan değil, kafa bakımından da bir oyuncağı, bir sömürgesi durumundayız. Onlar neyi, nasıl, ne zaman düşünürse, biz de aynı şeyi, o şekilde ve aynı zamanda düşünmek zorunda bırakılmışız. Bu süreçte olayların yapı ve akışı hep onların istediği şekilde oluyor, hedeflerine bu yoldan ulaşıyorlar, bu yoldan bitiriyorlar işlerini”. Yukardaki açıklamalarda gördünüz: Tek bir kavramın, “kültür” kavramının değiştirilmesi, Türkiye’nin başına ne belalar açtı, devletimiz neredeyse bölünme noktasında... Buna karşılık küresel efendilerin keyifleri kekâ… İşler her zaman onların istediği tarafa yönlendiriliyor çünkü.

Peki çözüm nedir, ne yapmamız gerekir? 

Kurtuluş Atatürk’ün öğretisine, onun Tam Bağımsızlık ilkesine dönüştedir: Tam bağımsızlık demek Türk milletinin, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin, siyaset, maliye, iktisat, adalet, askerlik ve kültür alanlarında, bunlara benzer bütün alanlarda tam serbest olması demektir. Bütün bu alanlarda yalnız kendi çıkarlarını gözeterek, yalnız kendisinin, özgürce karar alması demektir. Devletimizin başka bir devletin veya herhangi bir uluslararası kuruluşun kesin etkisi ya da vesayeti altında olmaması demektir.

Zordur, hele bugünkü koşullarda çok zordur ama, bu ilke doğrultusunda yeniden, milletçe ayağa kalkmaktan, cansiperane gayretler göstermekten başka da çare yoktur.



[i]Bakınız: Cihan Dura, “Çirkin Batı’nın Kavram Emperyalizmi,” http://www.cihandura.com/index.php?option=com_content&task=view&id=719&Itemid=60

[ii] Cengiz Özakıncı, “Yurttaşlığın Küresel Düşmanları: Açılımın 50 Yıllık Tarihi”, Bütün Dünya, Kasım 2009.

[iii] 25 Ocak 1988 günlü 222. sayı.

Copyright © Prof. Dr. Cihan Dura