2007 - 2011 Makale Arşivi > Emperyalizm Yazıları
01-05-2011
*ARAP HALK HAREKETLERİ KÜRESEL ŞİRKETLER İÇİN Mİ?

Sample Imageİnsan, esas itibariyle “mikro” boyutlu bir varlıktır. Kendi küçük dünyasında yaşar genelde. O dünyada olanı görür, duyar, ona göre düşünüp davranır, tepki verir. “Makro” dünyada olanı doğrudan göremez, duyamaz, fark edemez, o dünyaya göre düşünüp davranamaz, tepki veremez. Ancak eğer isterse, o vasi dünyada olup biteni de görüp değerlendirebilir. Şu şartla ki onunla ilgilenmeli, o dünya hakkında bilgi birikimi olmalı, bilgisini kullanarak muhakeme etmeli, doğru sonuçlar çıkarabilmelidir. Fransız filozofu Blaise Pascal’ın (1623 - 1662) bu realite ile ilgili güzel bir sözü vardır, şöyle der:  Mekân açısından kâinat beni kavrar ve kuşatır, beni küçücük bir noktaya dönüştürür; ben ise, düşünme yeteneğim sayesinde kâinatı kuşatırım.

Bugün sokaktaki insan, hepimiz, şaşkın durumdayız; Arap ülkelerinde olup bitenleri kast ediyorum. Bakıyoruz, “nedir bu olup bitenlerin aslı esası” diyoruz, Libya’dan Yemen’e, Suriye’den Bahreyn’e, gösterilerden, çatışmalardan geçilmiyor. Bölük börçük öğrendiklerimizle olanı anlamaya çalışıyor, ancak doyurucu bir yanıt bulamıyoruz. Bulmamız da mümkün değil zaten, mikro dünyamızda kaldıkça hep bu durumdayız. Anlamak için makro düzeyde bilgiye ihtiyacımız var, makro düzeyde gözlem yapmamız, bilgi sahibi olmamız, akıl yürütmemiz gerekiyor. Çünkü olup biten, bizim küçük dünyamızı, onunla ilgili bilgilerimizi aşıyor! Peki, ne oluyor makro düzeyde? Olan şudur: Dünyada çoğumuzun, özellikle sade insanımızın bilmediği müthiş bir olgu var. Bu olgu 1950’lerden beri gelişiyor, serpiliyor ve çoğalıyor: Küresel şirketler!... Diğer bir adıyla ulusötesi şirketler!...

Bizler dünya olayları hakkında düşünüp tartışırken, değerlendirme yaparken, öyle alıştığımız -ya da alıştırıldığımız- için hep devletleri referans olarak alıyoruz, ABD, AB diyoruz, İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya…, diyoruz. Ya küresel şirketler? Onlar aklımıza hiç gelmiyor. Oysa epeydir, asıl güç odakları onlar, asıl aktörler, karar vericiler onlar!... Devletleri neredeyse bir piyon gibi kullananlar onlar!… Şu kendilerine büyük güç atfettiğimiz devlet başkanları, Obama’lar, Cameron’lar, Sarkozy’ler, Berlusconi’ler,… siyaset yaparken, seçilirken, devletlerini yönetirken, demeç verirken, bir eyleme girişirken, küresel şirketlerin hedefleri, kararları ve çıkarları yönünde hareket ediyorlar. Günümüzde olup biteni örnek alarak ifade etmem gerekirse, küresel şirketlerin, Ortadoğu ile ilgili kararlarını uygulamak,  Arap ülkelerindeki çıkarlarını korumak için politika oluşturuyorlar, “danışıklı” isyanlar çıkartıyorlar, Haçlı seferleri düzenliyorlar. Ancak bunu yaparken kamuflaja başvuruyorlar, çeşitli maskeler kullanıyorlar, halklara hoş görünen, onları uyutmaya yönelik sloganlar kullanıyorlar: İnsan hakları, özgürlük, sivillerin korunması, insanî yardım, demokrasi gibi…

I) Değerli okur, dünyada “küreselleşme” mi var, Batı’da (AB-D’de) yerleşik birtakım güçler; diğer ülkelere ticaretin serbestleştirilmesini, sermaye hareketlerinin önündeki engellerin kaldırılmasını, devletin küçültülmesini, kamu mallarının satılmasını, piyasaların serbestleştirilmesini mi dayatıyorlar? Bütün bu talepler onlar içindir, küresel şirketler içindir! CFR, Üçlü Komisyon, Bilderberg ve Davos toplantıları, IMF, DB, DTÖ ve benzerlerinin kuruluşu, bunların amaç ve faaliyetleri, hepsi, hepsi küresel (ulusötesi) şirketler içindir. Türkiye’de AKP iktidarı özelleştirme mi yapıyor, yabancı sermayeyi mi savunuyor, TÜSİAD’ın Boyner’i, Alaton’u “Türkiye bölünse de olur” mu diyor? Ve tabiî ABD, İngiltere, Fransa, İtalya bir araya gelip Libya’ya bombalar yağdırırken, TBMM bu haydut devletlere yardım tezkeresini mi onaylıyor? Libya halkına karşı, Haçlılarla el ele silah kullanacak asker mi gönderiliyor? Bunlar da, bütün bu gayretler de ulusötesi şirketler içindir, küresel şirketler içindir!

Peki, nedir bunlar, neyin nesidir bu ulusötesi şirketler? Ne yaparlar, kimlerin elindedir?

A) Bir “ulusötesi şirket” ya da küresel şirket, doğrudan yabancı sermaye yatırımı yapan, birden fazla ülkede üretim faaliyetinde bulunan bir şirkettir. Ulusötesi şirketler (UÖŞ) dünya ekonomisinin yeni aktörleridir. Dünyada gittikçe artan miktarda sermayeyi kontrol altına almakta; faaliyetleri, gittikçe artan bir hızla “ulus-devlet”lerin kontrolü ve hukuki düzenlemelerinin dışına çıkmaktadır.  Dünya ekonomisi hızla bu şirketlerin etkisi ve denetimi altına girmektedir.

Küresel şirketler, Batı’da Sanayi Devrimi’nin ardından, 19. yüzyılın sonlarında, uluslararası faaliyet gösteren güçlü sanayi şirketleri olarak ortaya çıktı. Singer, Standart Oil, General Electric, Kodak, AEG, Siemens, Bergmann, Shell, Unilever, Philips, Bayer gibi şirketler Batı’nın ilk küresel şirketleri oldu. Neden ulusal sınırların ötesine taştı bu şirketler? Çünkü kendi ulusal pazarları, yapabilecekleri satışlar karşısında yetersiz hale gelmişti. Yeni, ucuz ve artan miktarda hammadde gereksiniyorlardı. Daha çok kâr, daha büyük piyasalar gerektiriyordu. Söz konusu şirketler özellikle 1920’lerden itibaren tekelleşmeye, daha fazla küreselleşmeye yöneldiler. Kendi ülkelerine aktardıkları kârların itici gücüyle, rakipleri üzerinde üstünlük kurdular. Birleşme ve satın almalarla, dev boyutlu dünya şirketleri haline geldiler.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra gerçekleştirilen uluslararası serbest ticaret antlaşmaları, dünya pazarlarını gümrük birlikleri sayesinde genişletince, küresel şirketlerin büyümesine daha elverişli bir küresel ticaret ortamı yaratılmış oldu. Yüzyılın başından beri görülen tekelleşme girişimleri, olağanüstü bir boyut kazandı ve gittikçe yoğunlaştı. Ulusötesi şirketler, denetimsiz dünya ortamının sağladığı olanaklar sayesinde hızla büyüdüler ve daha güçlendiler; bir örümcek ağı gibi sardılar dünyayı! Şöyle ki küresel şirket sayısı 1976’da 11 000, yabancı şube sayısı 82 600’dü; günümüzde ise (2008) sırasıyla 82 000 ve 810 000!... Bunların %90’ı sanayileşmiş ülkelere (ABD, Avrupa ve Japonya’ya) aittir. Ancak asıl servet zirvedeki 100 şirket arasında yoğunlaşmıştır. Aynı şirketler günümüzde dünya ticaretinin yüzde 70'ini kontrol etmektedir.

Ve şimdi sıkı durun: Amerika’nın, kendi şirketlerini ve onlar için elverişli rejimleri korumaya yönelik dünyanın birçok ülkesine yerleştirmiş olduğu 700 askerî üssü bulunuyor!...

B) Kendi ülkelerinden uzaklarda dünyanın dört bir yanında sermaye yatıran, faaliyet gösteren, mülk sahibi olan bu şirketlerin her bakımdan koruma altına alınması gerekiyordu. Bu amaçla, başında Derin Merkez olmak üzere daha XIX. yüzyılda dünya çapında örgütlenmeye gidildi. Ana örgütler Dış İlişkiler Konseyi (CFR), Bilderberg ve Üçlü Komisyon’dur. Ayrıca ikincil araçlar olarak Birleşmiş Milletler, IMF, Dünya Bankası, Dış Ticaret Örgütü gibi örgütler de aynı amaçla oluşturuldu.  

Derin Merkez… bu yoldan hem kendi bulunduğu devlette, yani ABD’de, hem diğer ülkelerde insan kitlelerini nüfuzu ve etkisi altına almıştır, almaktadır; egemenliğini daha da yaymaya, pekiştirmeye çalışmaktadır. Derin Merkez dünyanın en etkili güç kaynağıdır, karar merkezidir, dünya servetinin çok büyük bir kısmına sahiptir, nihaî hedefi kuşkusuz tamamını ele geçirmektir. Son hedefi -görünüşe göre- Tek Dünya Devleti’dir. Esas itibariyle Amerikalı sermayedarlardan, bankerlerden ve finans tekellerinden oluşur. Bu küresel oluşumu bir ahtapota benzetirsek, baş Derin-Merkez, kolları ulusötesi şirketlerdir.

 

Derin Merkez küresel şirketlerin korunması, yaşaması ve daha büyümesi için  vazgeçilmez bir şarta inanıyor: Dünyanın çeşitlilikten ve farklılıktan uzaklaşıp,  tekliğe ve aynılığa indirgenmesi!... Buna karşılık çevre ülkelerde, ulus-devletlerde, bunların içinde, söz konusu şartın tam tersini teşvik ediyor. Slogan şu: Yerel olarak çeşitliliğe evet, ulus olarak çeşitliliğe hayır! “Kültürel zenginlik”, “mozaik” sloganları altında ulus-devletler; her bakımdan, siyasal, kültürel, ekonomik bakımdan parçalanmaya itiliyor.

 

Küresel şirketlerin hayat damarı şu iki olguda: “Dünya fabrikası “ve “dünya tüketicisi”... Oysa bu “yaratıklar” Türkiye gibi henüz sanayileşememiş ülkeler için en büyük tehlikedir, yıkım getiricidir, yok edicidir: Bu yoldandır ki Türkiye gibi uluslaşması ve sanayileşmesi yarım kalmış ülkelerin ekonomileri işgal ediliyor, ulusal kültürleri yok ediliyor, ulusal sınırları siliniyor, kaynakları ele geçiriliyor.

 

Küresel şirketler dünyanın her yerinde üretimin, para ve tüketimin üzerine el koyuyorlar. Türkiye ve Arap ülkeleri gibi sanayileşmesi engellenmiş ülkeleri kovuyorlar bu alanlardan…

 

II) Küresel şirketler nasıl bir dünya istiyor ve yaratıyorlar? 

Küresel şirketler üretime uluslararası nitelik kazandırarak, finans kapital üzerindeki kontrollerini artırarak, pazarlama faaliyetini ve tüketimi etkileyip kendi çıkarlarına elverişli hale getirerek dünya ekonomisini değiştirmektedir. Küresel şirketler, dünya çapında yarattıkları uzmanlaşma ile, istihdam açısından bir bakıma ikili bir yapı oluşturuyorlar: Bir tarafta küresel patronlar, öbür tarafta küresel işçiler... Bir tarafta yüksek kârlar, aşırı zenginleşme; öbür tarafta ise düşük ücret, yoksulluk ve Türkiye gibi “proleter” ülkeler...

Küresel şirketler “izomorf” bir dünya yaratma yolundadır.ABD ve ortağı diğer zengin ülkelerin dayattığı yasa ve anlaşmalarla sağlanan bu “izomorfizm” (tek şekillilik, bütün dünyada yasaları ve kuralları aynılaştırma) UÖŞ’lerin yeryüzünde çok sayıda ülkeye yerleşmesine ve faaliyet göstermesine imkân tanımaktadır. 

Üretimin küresel ölçekte yayılmasına, “dünya toplumu” adı verilen ideolojinin önemli katkısı olmuştur. Bu ideoloji yabancı çıkarlarının -başka bir deyişle küresel şirket çıkarlarının-  azgelişmiş ülkelere girişinin meşru, haklı ve hoş gösterilmesini kolaylaştırmıştır.  “Dünya toplumu” ideolojisi yasalar ve anlaşmalar alanında izomorfizm (tek şekillilik) oluşturulmasında kendini gösteriyor.  “Tek şekillilik” özel mülkiyet hakkı, sermayenin ülkelere giriş ve çıkışı, işçi ve işveren hakları gibi hususlarla ilgilidir. Yasa ve anlaşmalarla sağlanan bu “izomorfizm” UÖŞ’lerin bütün dünyada çok sayıda ülkeye yerleşmesine ve faaliyet göstermesine imkân tanımaktadır. Bugün ABD ve ortakları, işte  bu izomorfizmi sağlamak için Arap ülkelerindedir. Asıl hedef budur, O ülkelerdeki halkın bir kısmını, bu çıkarları yönünde ayaklandırıyorlar. Demokratikleştirme işin örtüsüdür, kamuflajdır.

 

Derin Merkez Türkiye’de olduğu gibi hemen her ülkede, Atatürk’ün “iç bedhahlar” dediği bir güruhla işbirliği yapar. Eğer bu müttefiki olmasaydı hiçbir yerde başarılı olamazdı. Derin Merkez hedeflerini, bütün kötülüklerini bu güruhun sağladığı destekle gerçekleştirir. Bunlar milletinin aleyhine, kendi çıkarları için çalışır, kendi milletlerini satarlar. Bu güruhun içinde her türlü işbirlikçi bulunur: Politikacılar, iş adamları, aydınlar, profesörler, yöneticiler,… Bunlar Derin Merkez’ce korunur, ödüllendirilir, makam sahibi yapılır. Ülke yönetiminde, devlet mekanizmasında kilit noktalara getirilir. Halktan ve aydınlardan bazıları ise farkına varmadan, söz konusu kesimlerin aleti durumuna düşerler.

 

 ***

Sonuç olarak şunları kaydedebilirim:

-Derin Merkez (dünyanın süper zenginleri) küresel şirketlerin yaşaması ve büyümesi için, “dünyanın çeşitlilikten ve farklılıktan uzaklaşıp,  tekliğe ve aynılığa indirgenmesi gerektiğine inanıyor. Yasa ve anlaşmalarla, olmazsa askerî müdahalelerle sağlanan ve sağlanacak olan bu homojenlik, başka bir deyişle “izomorfizm” (tek şekillilik, bütün dünyada yasaları ve kuralları aynılaştırma) UÖŞ’lerin yeryüzünde çok sayıda ülkeye yerleşmesine ve faaliyet göstermesine imkân tanımaktadır.   

- Eğer durum bu ise şu sorunun yanıtı da kolaylaştı sanırım: ABD ve müttefikleri Arap ülkelerine neden saldırıyorlar? O ülkeleri, kendi çıkarına uygun bir kalıba sokmak için, dikensiz gül bahçesi yapmak, onları “izomorf” kılmak için saldırıyorlar! Boyun eğip isteneni uysalca kabul ederlerse ne âlâ, etmezlerse o zaman da askerlerini, toplarını, savaş gemilerini, bombardıman uçaklarını gönderiyorlar. Çirkin Batı yaptığı bu askerî harekâtlarla ulusötesi şirketlerine pazar açıyor, mevcut pazarlarını koruyor, ihtiyaç duyduğu ve duyacağı doğal kaynakları güvence altına alıyor. Demokrasiymiş, insan haklarıymış, özgürlükmüş, bunlar laftır, örtüdür, yaldızlı ambalajdır. Ne var ki işlerine de yaramaktadır. Saf halk yığınları, yarı aydınlar kandırılmakta, gerçek niyetler güzelce kamufle edilmiş olmaktadır. O ülkelerdeki işbirlikçiler de ihanetlerini aynı ambalajları kullanarak gizleyebilmekte, şüphe çekmemekte, önlerine atılan kemiği kapmaya bakmaktadır.

 

-Özetle Emperyalizm bugün dinamik bir yapılanma, küresel bir örgütlenme içindedir. Hedef Batı lehine, daha doğrusu onun Derin Merkez’i lehine olan mevcut sömürü düzenini korumak, daha ileriye götürmek, Dünya egemenliğini kurma yönünde ilerlemektir. Demokrasi, insan hakları, özgürlükler,… bu yolda kendilerini nihai hedeflerine ulaştıracak araçlardan başka bir şey değildir.

 

Bu düzende, Türkiye gibi, Arap ülkeleri gibi diğer ülkelere layık görülen ise sömürülmektir, köleleşmek ve -işbirlikçiler hariç- yoksullaşmaktır. Demokrasi masallarıyla uyutulmaktır. Kurtuluş hareketlerinden uzak tutulmaktır. Türkiye’de Kemalizm’in başına gelen de budur.
Copyright © Prof. Dr. Cihan Dura