2007 - 2011 Makale Arşivi > Akademik Yazılar
24-02-2011
*ALTIN VE GÜMÜŞ TALANI AVRUPA'YI NASIL DEĞİŞTİRDİ

Batı Emperyalizmi bence iki temele dayanır; biri sömürgecilik, öbürü teknik ilerleme. Bu iki etmen daima bir arada iş yapmış, birbirini zincirleme olarak daha ileriye taşımıştır. Keşfettiği ve sürekli yenilediği teknolojik araçlar sayesindedir ki Batı kolunu diğer kıtalara, diğer bölgelere uzatmış, yöneticilerini elde ederek ora halklarını ayartmış, tehditle, silahla köleleştirmiş, soymuş, katletmiş; onların doğal kaynaklarını, pazarlarını kendi çıkarına kullanmış, böylece başkalarının sırtından gerçekleşen bir zenginleşme sürecine girmiştir. Bu süreç farklı biçimlere bürünmüş olarak günümüzde de devam etmektedir.

Avrupa’nın ilk sömürgeleştirdiği kıta Amerika olmuştur. Sömürgeciler bu kıtanın zenginliklerini, değerli madenlerini yağmalayarak ülkelerine taşımış, yerlilerini köleleştirmiş, katletmiş, soykırıma tabi tutmuşlardır. Daha sonra kanlı sömürgeciliklerini Asya’ya, Hindistan’a, Çin’e, Afrika’ya taşımışlardır. O ülkelerin de zenginliklerini, altın ve gümüşünü, hammaddelerini hile ile, zorla ele geçirerek, talan ederek, yine Avrupa’ya taşımışlar, sermaye birikimlerini artırmışlardır. Buna karşılık sömürgeleştirdikleri ülkelerin doğal gelişmelerini durdurmuş, halklarını sosyal ve ekonomik yönden kırıma uğratmışlardır. Batı’nın sanayileşmesinin iki temelinden biri görülüyor ki sömürgecilik olmuştur. Yaptıkları talan ve yağmayı da insanlığa “coğrafi keşifler” diye, “uygarlık taşıma” diye yutturmuşlardır. Yukarıdaki açıklamalar araştırma konusu olabilecek türlü konular içeriyor. Bunlardan biri Avrupa kıtasına diğer kıtalardan, örneğin Amerika’dan, 1400’lerin sonlarından itibaren muazzam miktarlarda değerli maden, “altın ve gümüş taşınmış olması”dır. Avrupalılar bu olaya, kıtaya altın ve gümüş getirilmesine büyük önem vermişlerdi, acaba neden? Avrupa ekonomisinin değerli maden ihtiyacının sebebi neydi? Transfer nasıl etkiledi onu? Ticari hayat, gelir, özellikle sermaye birikimi ve servet üzerinde hangi etkilere yol açtı? Yazımın konusu bu soruları yanıtlamaktır. Yaptığım açıklamalarda değerli bilim adamlarımızdan, Niyazi Berkes’in (1908 - 1988) bir kitabından[i] geniş ölçüde faydalandım.  

 

I) AVRUPA’YA ALTIN VE GÜMÜŞ AKIYOR

XIII. yüzyıldan itibaren Avrupa’da gönencin (refahın) artması, uygarlığın ilerlemesi, incelmiş ve işlenmiş zevklerin ortaya çıkması; bu kıtada bulunmayan –ipek, baharat, vernik, çivit, kumaş boyaları gibi- ürünlere karşı şiddetli bir talep yaratmıştı. O yıllarda feodal aristokrasinin hemen altında, yeni bir sınıf serpilme yolundaydı: Burjuva sınıfı... Burjuvalar aristokrasiye karşıydı. Kaba ve sert kasaba halkına daha yakındılar, onlarla ortak çalışıyor ve üretiyorlardı.  Aristokratlar zamanla, burjuvaların ördüğü “altından örümcek ağı”nın “tutsağı” oldular.  Onların ürettiği, Doğu’dan getirttiği malları çılgınlar gibi satın alıp doyumsuzca tüketiyorlardı. Ne var ki bu malları almak için bir şeye ihtiyaç vardı: Altına, hem de çok altına!... Oysa XV. yüzyılın ikinci yarısında Avrupa’da pek az altın bulunuyordu, para kıtlığı vardı. Para olarak basılan altın külçeler, hızla genişleyen ticareti karşılamaktan çok uzaktı. Kapitalistler yatıracak sermaye bulmakta güçlük çekiyor, bulunca yüksek faizler ödemek zorunda kalıyorlardı. Aşağı yukarı bütün altın; Floransalı, Cenevizli, Milanolu, Siennalı ve Venedikli bankerlerin kasalarında saklıydı. Avrupa tam anlamıyla bir altın açlığı, susuzluğu,  tek sözcükle bir “altın krizi” içindeydi.

1400’lü yılların sonları… Avrupa’yı, özellikle de Batı Avrupa ekonomisini büyük kıtlık, değerli maden kıtlığı kasıp kavurmaya devam ediyor. Nüfus artmış, kentler büyümüş, ticaret canlı, ne var ki nakit sıkıntısı sürüyor. Avrupa Doğu ülkeleri ile yaptığı ticarette sürekli mal satın alıyor, karşılığında nakit para ödüyordu. Dolayısıyla elindeki nakit para gittikçe azalıyordu, bundan da altın ve gümüş darlığı meydana geliyordu.

Artık XVI. yüzyıldayız. Değerli maden kıtlığı dayanılmaz noktada… Ellerinde büyük güç olan hükümdarlar bu darlıktan kurtulmanın çarelerini aramaya başlıyor. Çare bizim gibi toplumlara “coğrafi keşifler” diye yutturulan ülke işgalleri, sömürgecilik… Açlık dünyanın diğer bölgeleri, halkları soyularak, değerli maden kaynakları talan edilerek giderilecek. İlk kurban Amerika… Amerika kıtası, bilindiği gibi bir tesadüf eseri olarak bulundu. Bize tarih kitaplarında öğretildiği gibi, amaç dünyanın keşfi, yuvarlaklığı ile falan ilgili değildi. Kralların emrinde bir işgalci, bir talancı olan Kristof Kolomb’un gemilerinin asıl hedefi Hindistan’dı, bu ülkenin efsanevî zenginliklerini ele geçirmekti. Başka bir deyişle keşif tesadüf eseriydi ama, o gemileri okyanusa iten güç hiç de öyle değildi, planlı ve maksatlıydı.

Çok geçmedi, Avrupa’ya, tamtakır olan Avrupa hazinelerine değerli madenler, altın ve gümüş oluk gibi akmaya başladı, tabiî Amerika’dan açılan kanallardan. Nasıl başarıldı bu? Belirttiğim gibi sözde keşifler sayesinde, gerçekte ise Avrupa’nın -günümüze kadar sürdüreceği- sömürgeciliği sayesinde[ii]. Bazı tarihçilerin tahminine göre 1493 ile 1800 arasında -yaklaşık üç yüz yıl boyunca-  Amerika’dan Avrupa’ya bu kanallardan 2,5 milyon ton altın, 100 bin ton gümüş akmıştır.

Burada iktisat teorisinin gerçeklerinden birine değinmemiz gerekiyor: Bir ülkenin ekonomisinde halk kitlerinin sömürülmesiyle oluşan servetler, yeniden üretim amaçlı yatırıma tahsis edilemezse, iktidar sahiplerinin süs, gösteriş ve güç gösterme fonları olarak istif edilirse o ülkede gelişme olmaz, ekonomik durgunluk olur ve sürüp gider. Bu servetlerin saklandığı hazineleri talan etmek, daha üstün savaş gücüne sahip olan siyasal iktidar sahiplerinin başlıca amacı haline gelir. Tarih örnekleriyle doludur bunun. Fetih ve talan, toplumun ekonomisine bir ferahlık getirir, kısa bir süre bir ekonomik hareketlilik dönemi yaşanır. Böyle dönemlerde kapitalist ekonomiye doğru gidişin ilk tomurcukları belirir.

Ne var ki dünyanın hiçbir başka yerinde XVI. yüzyıl ve sonrası dönemde olduğu gibi kapitalist ekonomi doğup hızla gelişmemiştir. Avrupa’da ortaya çıkan bu gelişmenin başlıca iki ön koşulu şunlardır:

-Deniz keşiflerinin yeni büyük ticaret yolları ve genişlemeleri sağlaması,

-Yeni Dünya’nın altın ve gümüş madenlerinin yepyeni bir ticaret döneminin yağdanlığı işlevini görmesi. 

II) ALTIN VE GÜMÜŞ AKIŞININ SONUCU: FİYAT DEVRİMİ

Avrupa’ya altın ve gümüş taşınmasının sonuçları genel olarak ve Fiyat Devrimi açısından ele alınabilir.

A) Avrupa’ya büyük miktarlarda taşınan gümüş ve altın madeni, epeydir süren değerli madenî para darlığına son verdi. Getirilen altın ve gümüşün önemli bir miktarı para basımına gitti. 1500-1600 arasında önceki yüzyılın dört katı, XVII. yüzyılda on iki katı para sürüldü piyasaya. Avrupa’da servet deyince mal, mülk, mücevherat değil, nakit para anlaşılıyordu artık.

Değerli maden bolluğunun ekonomiye etkisi şunlar oldu: -Gümüş ve altın ucuzladı. -Buna karşılık bu madenlerin aracı olduğu alışverişte malların fiyatı yükseldi. Nitekim 1500-1600 arasında fiyatlar iki katına çıktı. -Buna karşılık, pahalılığa rağmen, ülkelerin içinde ve ülkeler arasında daha çok para dolaşmaya başladı; başka bir deyişle alış veriş arttı, ticaret gelişti.

Bu değişim Avrupa iktisat tarihinde Fiyat Devrimi olarak adlandırılmıştır.

Fiyat Devrimi Avrupa’da birtakım toplumsal ve siyasal etkilere yol açmıştır.

B) Birinci olarak, Fiyat Devrimi’nden bazı sosyal sınıflar zarar görürken, bazı sosyal sınıflar kazançlı çıktı.

Genel olarak gelirleri sabit olanlar, örneğin ücretli çalışanlar, rant geliri elde eden toprak sahipleri Fiyat Devrimi’nden büyük zarar gördüler. Çünkü gelirleri sabit kaldığı için daha az mal alabilir duruma düştüler.

Buna karşılık gelirleri değişken olanlar, örneğin üreticiler ve tüccarlar, arzu ettikleri kadar ya da arz ve talebe göre değişik fiyat isteme imkânına sahip olanlar; Fiyat Devrimi’nden kazançlı çıktı.

Bu durumda toprak sahipleri toprakları için daha yüksek kiralar istemeye başladı. Yüksek kiraların altından kalkamayan köylüler göç etmeye, köyleri boşaltmaya başladı. Göç yollarını haydutlar kesiyordu. Ayaklanan köylüler, önlerine gelen çiftlikleri, lordların çitlerle çevrili topraklarını yakıp yıkmaya başladı. Sonuç olarak zenginleşenler tüccarlar ve bankerler oldu. Feodal beyler ise feodallikten kapitalist tarım üreticiliğine adım attı. En önemlisi, üretim yapmadan elinde çok miktarda para serveti biriken bir sınıf serpilip büyümeye başladı. Bu sınıf zamanla, servetini ekonomik yatırıma yönlendirecek olan kapitalistleri, kapitalist sınıfı oluşturacaktır.  

III) DEVLETLER NASIL ETKİLENDİ?

Fiyat Devrimi’nin siyasal etkileri de oldu. Öncelikle devletleri sarstı. Bu sarsma toplum üzerinde, dolaylı ancak daha önemli olan siyasal değişmelere yol açtı. Devletler bilindiği gibi gelirleri genellikle sabit, ancak giderleri değişken olan örgütlerdir. Etkiler bu özellikten kaynaklandı. Fiyat Devrimi hemen bütün hükümetlerin hazinelerini sıkıntıya soktu. Hemen her devlet bunalıma karşı önlem almaya çalıştı.

Değerli madenlerin ucuzlaması, fiyatların yükselmesi şeklindeki etkiler; Amerika’dan büyük miktarlarda altın ve gümüşün getirildiği İspanya ile sınırlı kalmadı. Etkiler dış ticaret ve para mübadelesi yoluyla diğer ülkelere de yayıldı. Kaynağı Amerika olan altın ve gümüş; külçe ve para (sikke) halinde, başta Hollanda ve çevresi olmak üzere diğer ülkelere de akmaya başladı. İspanya, kendi gasbedip getirdiği altın ve gümüşün ilk kurbanı oldu. İspanya hükümeti bir yandan altın ve gümüşün dışarıya kaçmasını engellemeye çalışıyor, bir yandan da fiyatların yükselmemesi için narhlar koyuyor, tağşişe başvuruyordu; ancak istediği hiçbir sonucu alamıyordu.

Tağşiş, bilindiği gibi paraların gümüş ve altın miktarını düşürerek, piyasaya ayarı düşük para sürme işlemidir. Hükümetler bu yoldan gümüş ve altın olarak gelir elde etmeye çalışır. Ne var ki bunun ağır bir bedeli vardır ki o da ünlü Gresham Yasası’nın işlemeye başlamasıdır: Piyasaya değeri düşük para sürülünce, değeri yüksek para ortadan kaybolur. Peki nereye gitmiştir içindeki altın ve gümüş miktarı yüksek olan bu paralar? Niyazi Berkes’in deyişiyle “büyük sır buradadır”.  Altın ve gümüş içeriği fazla olan paralar, para üzerine oynayan spekülatörlerin kasasını, altın ve gümüş kaparozlayanların[iii] küplerini doldurmuştur. Tağşişe başvuran devletlerin yaptığı da aslında bir spekülasyondu, bir kaparozlama idi. Şu bakımdan ki harcamalarının finansmanı için devlet de, paralardan altın ve gümüş çalarak, halkı sızdırmış oluyordu. Ancak unutmayalım ki devlet bir hükmî şahsiyettir, bunu asıl yapan devleti elinde bulunduran sınıftı; bu yoldan, o sınıfın mensuplarıydı servetlerini asıl artıranlar.  

 

IV) HANGİ DEVLETLER VE SINIFLAR KAZANDI, HANGİLERİ KAYBETTİ?

A) Fiyat Devrimi’nden faydalanarak hazinesini zenginleştirmenin yolunu bulan hükümdarlar oldu. Bunlar sırtlarını bundan böyle toprak sahiplerine dayamak yerine, yeni para babası sınıflara dayamaya, onlarla ortaklık kurmaya başladılar. Ülkeye giren altın ve gümüşün içerde kalmasının, hattâ daha da fazlasının diğer ülkelerden kaçırılıp kendilerine getirilmesinin yolunu keşfettiler. Askerî mahiyetteki harcamalarını kısarak, -daha sonra burjuvazi olarak adlandırılacak olan- para babalarının, ellerindeki parayı ticarete ve sanayiye yatırmalarını kolaylaştıracak önlemlere başvurdular. Asıl parsayı vuranlar ise ticareti, özellikle deniz yoluyla ticareti devletin ekonomik politikasının odağı haline getiren hükümdarlar oldu.

Hollanda, İngiltere, Fransa gibi ülkelerde elinde çok miktarda altın ve gümüş bulunan yeni zenginler, yani “burjuvazi” denilen sınıf; hükümetlerle elele vererek ticareti genişlettiler. Artan tasarruflarını daha sonra sanayi sektörüne yatırarak ülke dışına mamul ürün satmaya başladılar. Dışarıdan yalnızca ham madde satın alıyor, mamul ürün karşılığında daha fazla altın ve gümüş kazanmaya çalışıyorlardı; ancak söz konusu madenleri dışarıya sızdırmamaya büyük özen gösteriyorlardı. Bu politikayı iktisatçılar çok iyi bilir: Merkantilizm!...

Buna karşılık bazı ülkelere, örneğin İspanya’ya akan altın ve gümüş İspanya hükümetinin harcamaları yüzünden diğer Avrupa ülkelerine yöneldi. Merkantilist politika izlemeyen İspanya kısa sürede birinci sınıf güçlü bir devlet olma konumunu kaybetti, bir daha da belini doğrultamadı.

Burada dikkat çekmek istediğim bir nokta vardır ki o da şudur: Kapitalist zenginleşmenin bir yolu da hükümetlerle işbirliği yapmak, onlarla el ele vermekti. Zenginler servetlerini artırmada devleti bir araç olarak kullanıyorlardı. Kapitalizm’in başlangıcındaki bu ortaklık, günümüzde de geçerliliğini koruyor.

B) Bütün bu değişmeler dünya tarihinin en önemli devrimlerinden birini oluşturmuştur. Çünkü söz konusu değişmeler ortaçağı sona erdirmiş, feodalizmi tasfiye etmiş, yepyeni bir sistemin önünü açmıştır. Niyazi Berkes meydana gelen başlıca değişmeleri şöyle sıralıyor:

-Geçimini ücret ve maaşla sağlayan insanlar giderek yoksullaştı.

-Toprakta çalışan köylüler sefalete düştü, çoğu şehirlere göçtü.

-Hükümetler sürekli tağşiş (devalüasyon) yaptı; para babalarına borçlandı, devletin gelirleri de bunların kasalarına akmaya başladı.

-Topraktan sağlanan gelirlerin değeri düşerken, şehirlerde büyük servetler oluşmaya başladı.

-Zenginleşen sınıfın harcama ve tüketim gücü arttı. Avrupa dışı ticaret gelişti, Doğu ülkelerinin hammaddelerine ve mallarına olan talep yükseldi.

-Merkantilizm yoluyla sanayi gelişti; Avrupa’nın Doğu ticareti yapısal değişime uğradı: Giderek mamul madde ihracatı, hammadde ithalatı şeklini aldı.

-Bazı ülkelerde esaslı bir sermaye birikimi gerçekleşti. Avrupa artık kapitalizmin şafağında bulunuyordu.

İşte, XV. yüzyıl ortasından XVIII. yüzyıla kadar Avrupa’da meydana gelen değişmeler bunlardır.

N. Berkes’e göre bu gelişmeler bizde yanlış değerlendirilmiştir. Şöyle yazıyor bu konuda: Biz Türkler kapitalist Avrupa ve onu izleyen Amerika uygarlığının göz kamaştırıcı başarılarına hayran kaldığımız ve onu kendimize model olarak aldığımız için, Batı uygarlığın şıp diye ortaya çıktığını sanırız. Onun çelişkisiz, ıstırapsız, vahşetsiz, savaşsız, devrimsiz doğuverdiğini düşünürüz. Oysa gerçek, görüldüğü gibi hiç de öyle değildir.

Bütün XVII. yüzyıl boyunca Avrupa çok şiddetli ekonomik, siyasal ve toplumsal sarsıntı ve bunalımlar içinden geçmiştir. Ancak Avrupa emperyalizmi bir güç olarak hâlâ ortada yoktur.

Bu kesimin, ulaştığım iki önemli sonucunu şöyle kaydedebilirim:

-Burjuva sınıfının emeklemeye başlaması ile birlikte ücret ve maaşla çalışanların, köylülerin yazgısı değişmiş, yoksullaşmaya başlamışlardır. Durum bugün de aynıdır. Öyle bir yeni ekonomik mekanizma ortaya çıkmıştır ki bu mekanizma geliri halk yığınlarından küçük bir azınlığın kasalarına doğru akıtmakta, oralarda büyük servetler oluşmasına yol açmaktadır. Mekanizma günümüzde de bütün hızıyla işlemektedir.

-Kapitalist zenginleşmenin bir aracı ile daha karşılaşıyoruz burada: Devleti borçlandırmak, büyük faiz gelirleri elde etmek! Bu araç günümüzde de kullanılıyor, zengini daha fazla zengin ediyor.  

V) ONSEKİZİNCİ YÜZYIL: MONARŞİLER VE BURJUVAZİ

A) Merkeziyetçi Monarşiler

Büyük deniz seferlerini ve Amerika kıtasının işgalini takip eden yıllarda Batı Avrupa’da[iv] birbirine bağlı iki önemli değişme meydana geldi:

-Feodalizmin ve ortaçağ şehirlerinin politik ve ekonomik üstünlüğü sona erdi.

-Bunların yerini, merkeziyetçi, mutlakiyetçi geniş monarşiler almaya başladı.

Bu monarşiler ne Rönesans’ın şehir ve tüccar devletlerine, ne de ortaçağın senyörlük hiyerarşisine dayalı krallıklarına benziyordu. Söz konusu kral ve hanedan imparatorlukları yalnız devlet cihazının tamamına değil, bütün ekonomiye hâkimdi. Ellerinde o zamana kadar görülmemiş genişlikte, büyük ayrıcalıklara sahip bir bürokrasi ve idare mekanizması vardı. Başlıca işleri de savaş yapmaktı. Kaydedilmesi gereken bir diğer özellik de saray ve bürokrasi ile halk arasındaki ekonomik tezat, devletle toplumsal sınıflar arasında baş gösteren ve giderek artan siyasal çelişkidir. Bunun en büyük sonucu 1789 Fransız Devrimi olmuştur. Ancak ondan önce İngiltere’de, sonra da XIX. yüzyılın ortalarına kadar Avrupa kıtasında birçok devrim hareketleri meydana gelmiştir.

B) Burjuvazinin Yükselişi

Yukarda kaydettiğim gelişmelere sahne olan ülkelerin bazılarında ekonomide ve politikada “burjuva sınıfı” dediğimiz yeni bir sınıf güç kazanarak öne geçti. Burjuva sınıfının hâkim duruma gelmesi hep hızlı şekilde ve her ülkede aynı olmamıştır. Eski yapıların devam ettiği İspanya gibi ülkelerde bu sınıf ya hiç gelişememiş ya da siyasal bir güç haline gelememiştir.

Burjuvazinin -bütün zorluklara rağmen- en fazla güç ve üstünlük kazandığı ülke İngiltere olmuştur. Burjuvazi ilk devrim bayrağını İngiltere’de açmıştır. Fransa’da bunun için 100 yıl daha beklemek gerekmiştir. Burjuvazinin üstünlüğünü en kolay kurduğu ülke ise Hollanda olmuştur. Bunu sağlayan faktör “ticarî servetle deniz gücünün el ele vermesi” idi. Her biri bir tüccar yuvası olan Hollanda şehirlerinin, Habsburg hanedanının despotizminden kurtulması; Hollanda’yı dünyanın başta gelen ticaret ve finans burjuvazisinin vatanı haline getirmiştir.

Not etmek gerekir ki adı geçen üç ülke aynı zamanda dünyanın ilk sömürgeci ülkeleri olarak kendilerini gösterdiler, önce Hollanda, ardından İngiltere, sonra Fransa…

Niyazi Berkes şöyle tamamlıyor bu ilginç konuyu: “Kral-Saray-bürokrasi” kompleksi despotizminden kurtulamayan hiçbir ülkede, burjuvazi siyasal üstünlük kuramamıştır. Despotik devlet cihazının yönetimi altındaki toplum sınıfları arasında çıkar çatışmalarının sürdüğü yerlerde burjuva sınıfı devrimsel bir güç de kazanamamıştır. Bütün sınıfların bu rejimlere karşı geldiği yerlerde burjuva sınıfı özellikle sermaye birikimini iyi sağladığı koşulların bulunduğu yerlerde bir devrim akımının öncülüğünü yapabilmiştir.

Son olarak şunu vurgulamak isterim: Batı’nın gerçekleştirdiği küresel altın ve gümüş talanının başlıca ürünü burjuvazidir, kapitalizmdir. Denebilir ki bunlar küresel bir talanın, küresel bir soygunun çocuklarıdır. Bu sebeple günümüzün yoksul Çevre ülkelerinin, Batı’nın bugünkü zenginliğinde hakkı vardır, payı vardır. Çevre ülke iktisatçıları bu olgunun ekonomi politiği üzerinde çalışmalı, onun teori ve politikasını oluşturmayı hedeflemelidir.

www.cihandura.com

 


[i] Niyazi Berkes, Türkiye İktisat Tarihi, Gerçek Yayınevi, İst., 1969, ss. 120-134.

[ii] Ne yazık ki bu küresel talanı, tarih kitaplarımızda çocuklarımıza “coğrafi keşifler” olarak anlatıyor, onlara yalan söylüyoruz, daha doğrusu çocuklarımızı Avrupa’nın yalanlarıyla eğitiyoruz.

[iii] Kaparozlamak: Yolsuzlukla ya da zorla birinin malını, servetini ele geçirmek.

[iv] Batı Avrupa derken şu ülkeler kast edilmektedir: İspanya, Fransa, Hollanda, İngiltere.
Copyright © Prof. Dr. Cihan Dura