|
Değerli okur, iki soru yöneltiyorum sana bu yazımda… Umarım, yanıtlarını kolay bulursun. I) İşte ilk sorum: Aşağıda anlattığım olayların yaşandığı ülke acaba hangi ülkedir? a) Ülkede rejimin emanet edildiği hükümetler, yabancı güçlerle işbirliği içinde, devletin ekonomik ve siyasal bağımsızlığını yok etme yolundadır. Ülkede her türlü değeri ayaklar altına alan vahşi bir ekonomik liberalizmi yerleştirmeye çalışır; yozlaşmaya, kanunsuzluğa, yolsuzluk ve rüşvete göz yumarlar.
Liderler aymazlık ve sapkınlık içinde, kişisel çıkarlar peşindedir; büyüklük hastasıdır, gösteriş ve debdebe yolunu seçmiştir. Köktendinciliğe karşı çağdaşlaşma yanlısı görünürler; ancak tutumları kararsız, tepkileri yumuşaktır. Köktendincilerin güçlerini küçümser, onlara geniş propaganda olanakları sağlarlar. Bizzat kendileri de çıkarları uğruna, dini bir araç olarak kullanmaktan çekinmezler. Ulus yoksulluk ve darlık içinde, ezgin ve bitkindir. Halk korkunç boyutlara ulaşan sosyal adaletsizlik ve yoksulluk karşısında, mânevi bir sığınak olarak camilere, tekkelere, şeriatçı parti ve derneklere koşuşmaya, kurtuluşu kucaklarına atıldıkları dincilerde aramaya başlamıştır. b) Dinciler rejime ve çağdaşlığa karşıdır. İlk hedefleri; halkın ve aydınların hoşnutsuzluğundan yararlanarak, yandaşlarının sayısını artırmak, nihaî hedefleri ise bir din devleti kurmaktır. En etkili stratejileri; demokratik, katılımcı, özgür bir toplumdan yana, ulusal bağımsızlıktan yana görünmektir. Çeşitli avantajlar ve teknikler kullanarak dinsel hareketi, ülke çapında örgütleyip korkunç bir mekanizma hâline getirirler. Özellikle feodal ağaları, esnafı, tüccar ve zanaatkârları yanlarına çekerler; gençliğe, kadınlara ve orduya el uzatırlar. Halkı politik hedefleri yönünde, artık onlar eğitmektedir. Kendilerine gittikçe daha fazla kulak veren halk kitlelerinde, âdil bir düzen yaratılacağı vaadiyle büyük umutlar uyandırırlar. Bu örgütlenme ve yığınlaşma ile birlikte parasal güçleri de artar: Dinsel hareketin kasalarına başlıca bağış ve ticaret yoluyla, artık milyonlarca dolarla ifade edilebilecek fonlar akmaya başlamıştır. c) Aydınlar; çoğunlukla, ülkenin durumunu doğru bir şekilde değerlendirme basiretini gösteremez. Tıpkı hükümetler gibi dincilerin potansiyel gücünü küçümserler. Solcu ve sağcısıyla laikler, bir sürü farklı görüşün kaynaştığı politik İslam'ı derinliğine tanımaz ve incelemezler. Solcu aydınlar dincilerden çok hükümetteki liberallerle ya da geçmişle uğraşırlar. İşbirliği ve ihanetleri korkunç boyutlara varır: Önemli sayı ve güçte demokratlar ve sosyalistler dinci akımlarla dayanışma içine girer. "İlerici din adamları", "reformcu İslâm" gibi kavramların yayılmasında büyük katkıları olur. Sonunda rejime karşı, dincilere destek vermeye ve onlarla ittifak yapmaya yönelirler. Henüz maskelerini çıkarmamış olan İslâmcılarla birlikte, demokrat, özgür ve eşitlikçi bir toplum kuracaklarını sanırlar. Birleşik cephe 1978-79'da halkı ayaklandırır ve rejime ağır bir darbe indirir. İktidarın araçları, ardından devlet hızla dincilerin eline geçer; Bir İslam Cumhuriyeti kuruluverir! Sonra maskeler atılır; artık hesaplaşma, rakipleri alt etme vaktidir: İslamcılar, siyasal zincirin en zayıf halkalarından en güçlülerine doğru, karşıtlarını hızla ortadan kaldırmaya başlar: Rakipler; insan hakları savunucuları, reformcular, laiklikten ve çağdaşlıktan yana kesimler, modern üniversiteler, liberal ve sol partilerdir. Korkunç bir aydın kıyımı başlar. Özellikle sol hareket çok geç uyanır: Sol örgütler tek tek tasfiye edilip militanları vinçlerle asılır. "Devrim"e destek olan, İslam’a uygun yaşayan kadınlar bile "insan yerine konmayan, alınıp-satılan, şeytani, aşağılık yaratıklar" kertesine indirilir. Artık ülkede devleti, dini kullanarak ele geçiren "baskıcı, teokratik ve işkenceci" bir rejim mutlak egemendir[1]. Sorumu tekrar soruyorum ey okur: Bu ülke sence hangi ülkedir? II) İşte ikinci sorum: Aşağıda anlattığım olayların geçtiği ülke hangi ülkedir? Bu ülkede silahlı kuvvetler, yani “ordu, her bakımdan ABD’ye muhtaç olduğu gibi, subayların eğitimi de Amerikan sistemine uydurulmuştu. Subaylar Amerikan kültürü etkisinde yaşıyorlardı. Derken olanlar oldu; iktidar birden el değiştirdi. Yurdun gerçeklerinden kopan, ABD’ye sonsuz güven besleyen ordu ne yapacağını bilemedi. Sonunda, yeni iktidar sahipleri için ‘Onlar da aynı yurdun evlatları’ diyerek uzlaşma yolunu seçtiler. Yeni iktidar bu durumdan yararlanmasını bildi. Yeni rejimin koruyucularını hızla silahlandırdı. Olaylar hızla gelişti. Kurulmakta olan yeni rejimi savunmak üzere ordunun dışında donanımlı bir polis gücü oluşturulmaya başlandı. Bu arada yurdun güvenliği için savaşan ordunun bir askerî başarıya ulaşmasından çekinen yeni yöneticiler, ABD ile gizliden anlaşmalar yaptılar ve yeni silahları yeni rejim koruyucularına vermeye başladılar. Halkın bir bölümü hâlâ orduya güveniyordu; ama iktidar ordunun kapılarını ‘şeffaflık’ diyerek açtı ve subayları aşağılamak için yaygın bir karalama propagandasına girişti. Orduyu zayıf göstermek için halkın gözü önünde subaylar sorguya çekildi. Polis teşkilatı yeni iktidarın ideolojik bekçiliğini yapmak üzere yenilendi; rejimin kurallarına aykırı yaşayanları sindirecek gönüllü birlikler oluşturuldu. Sonunda olan oldu; o yenilmez, güçlü rejim bekçisi ulusal ordu, beş-altı yılda dağılıp gitti ve yeni iktidarın yeni silahlı güçleri rejimin sahibi oldu. İktidar halkın eski büyük imparatorluk hülyalarını fetvalarla canlandırıyor ve sınırların yapay olduğunu, ulusçuluğun bölücülük ve asıl birleştiricinin din olduğunu yayıyor; komşu ülkelerde silahlı isyana yönelecek timler eğitiyordu. Tüm yetki ve güç, rejim muhafızları ordusunu yönetenlere geçti; fetvacılar da bu yöneticilerin kararlarına dinsel gerekçe uyduran makamlara dönüştüler...”[2] Evet, ikinci sorum da yanıt bekliyor değerli okur, ya bu ülke hangi ülkedir? *** Eminim, bulmuşsundur doğru yanıtı. Öyleyse birlikte tekrarlayalım: Her iki sorunun da yanıtı tektir! İran’dır bu ülke… Bu ülke "mollalar yönetimi"ne, din devletine yol alan 1970'ler İran'ıdır! Ancak durup dururken neden sordum bu soruları, hikmeti nedir, soruların yanıtını nasıl yorumlamalı? Asıl anlamlı cevabı, işin bu zor tarafını sana bırakıyorum; elini şakağına dayayıp istediğin kadar düşünebilirsin, sevgili okur!
[1] Cihan Dura, Düşmanı Çağırdılar Satıldık Uyanın, İleri Yayınları, İst., 2005, ss.760-62.[2] Mustafa Yıldırım’dan nakleden Deniz Som, “Hangi Ordu”, Cumhuriyet, 13.1.2010. |