ANA SAYFA
Giriş Formu





Kayıp Parola?
Hesabınız yok mu? Kayıt Ol
Ana Menü
Anketler
Abdullah Gül'ün, Cumhurbaşkanlığı görevini tarafsız olarak yerine getirdiğine inanıyor musunuz?
 
AKP hükümetinin Kürt açılımını destekliyor musunuz?
 
Hükümetin Anayasa değişikliği paketini destekliyor musunuz?
 
Kimler Sitede
Şuanda 18 misafir bağlı
İstatistikler
Üyeler: 123
Haberler: 598
Web Bağlantıları: 6
Ziyaretçiler: 337286
Uyarı

BU SİTENİN YAZILARINDAN KAYNAK GÖSTERMEK KOŞULUYLA ALINTI YAPILABİLİR.

*ULUS-DEVLET: KÜRESEL ŞİRKETLERİN HEDEF TAHTASI
Yazar Cihan Dura   
Cuma, 25 Aralık 2009

 

Derin-Merkez’in, dünyayı ele geçirme stratejisi çerçevesinde kullandığı araçlardan biri de kSample Imageirli bilim kapsamında ürettiği küreselleşme ideolojisidir.

Batı’nın (AB ve ABD’nin, Japonya’nın), onların ulusötesi (küresel) şirketlerinin yaşam felsefesi olan Liberalizm; ekonomik faaliyet ve akımların, piyasaların, mal ve -işgücü hariç- faktör hareketlerinin bütün dünyada serbest olmasını, bunların önünde yükselen her türlü engelin kaldırılmasını ister. İşte bu serbestleştirmenin, dünya ölçeğinde, ülkeler arasında gerçekleştirilmesine küreselleşme deniyor.

 

Küreselleşme kapitalizmin dünyaya kendi çıkarları için dayattığı, sömürgeci zihniyetin ürettiği, fetişleştirilmiş bir olgudur. O, Çirkin Batı’nın, Derin-Merkez’in, onun ulus-ötesi şirketlerinin, kendi siyasal, sosyal ve ekonomik kalıplarını bütün dünyaya dayatma aracı ve sürecidir. Küreselleşen, dünya değildir; küreselleşen, Batı emperyalizmidir, Batı talancılığıdır.

Batı’nın (Derin Merkez’in ve Merkez ülkelerinin) mevcut çıkarlarının, o çıkarları sağlayan düzenin muhafazası ve daha da ileriye götürülmesi; açıkladığım küresel serbestleştirmeye, yani “küreselleşme” ideolojisinin ve onun rejiminin kök salmasına bağlıdır. Aksi halde Çirkin Batı çok iyi bilmektedir ki ulus-ötesi şirketleri yaşayamayacak, ekonomik krizler, yokluklar ve çıkmazlar içinde çökecektir.

I) Merkez ülkeler böyle egemen bir konumda iken, dünyanın -Türkiye gibi- diğer ülkeleri, yani Çevre ülkeleri henüz sanayileşememiş, gelişmemiş, savunmasız, sahipsiz olarak, Merkez’in sömürüsüne açık bir durumdadır. Sanayileşme girişimleri “Merit Stratejisi” yoluyla engellenmektedir. Oysa bu ülkelerin durumlarının iyileşmesi, sanayileşmeleri, ilerlemeleri, Batı tarafından dayatılan liberal politikaların aksine, yeni kurulan sanayilerinin dev ulus-ötesi şirketler karşısında koruma altına alınmasına bağlıdır. Bunu sağlamanın olmazsa olmaz koşulu ise Ulus-Devlet yapısının muhafaza edilmesidir! Unutmayalım ki Batı’nın sömürgeci ülkeleri sanayileşmelerini esas itibariyle ulus-devlet zırhı içinde tamamlamışlardır. Görülüyor ki Batı’nın (Derin Merkez ile Merkez ülkelerinin) çıkarlarının gerektirdiği düzenle -Türkiye gibi- az gelişmiş, sanayileşmeleri engellenmiş olan ülkelerin çıkarlarının gerektirdiği düzen arasında bir uyuşmazlık vardır. İki düzen birbiri ile çatışıyor, biri diğerini dışlıyor. Batı tek çözüm yolu olarak şunu görüyor: Çevre ülkelerin “Ulus-Devlet”lerinin planlı bir şekilde zayıflatılması; o ülkelerin devletlerinin, Merkez’in, küresel şirketlerin çıkarlarına hizmet edecek bir kalıba dökülmesi... İşte günümüzde AB ve ABD ile kurulu ilişkiler yoluyla ve iç bedhahların desteğiyle sanayileşmeleri engellenmiş ülkelerde, örneğin Türkiye’de yıllardır, bugünse AKP iktidarında yapılmakta olan budur.

II) Küresel şirketlerin dayattığı dünya düzeni en çarpıcı başarısını Avrupa Birliği girişiminde göstermiştir. Avrupa Birliği’nin, Derin Merkez’in, küresel şirketler aracılığıyla dünyayı ele geçirme projesinin bir uygulaması olduğuna dair kanıtlar vardır. O her üye ülkede yönetici ve paralı bir azınlığı egemen kılma ve sürekli zenginleştirme, buna karşılık halk yığınlarını köleleştirme ve yoksullaştırma projesi olarak görünmektedir. Her alan ve faaliyet, ülke ve dünya ölçeğinde bir mutlu azınlığın lehine düzenlenmektedir. Bunun ilk şartı hep aynıdır: Ulus devletleri önce zayıflatmak, sonra yok etmek!...

Bilindiği gibi Türkiye de düşürülmüştür, Avrupa Birliği tuzağına... Türkiye’yi yöneten politik ve ekonomik kadroların tam üyelik saplantıları, devletimizin ulusallık niteliğini aşındırmanın etkili bir aracı olarak kullanılmıştır, AB eliti tarafından. Türkiye üyelik vaadi aldatmacasıyla istismar edilmiş, tehlikeli ödünler vermek zorunda bırakılmıştır. Ulusal bütünlük bozulmuş, ülke kargaşaya sürüklenmiş, sanayileşme durmuş, tarım çökmüştür. En acısı Türkiye’nin, artık bir ulus-devlet olup olmadığı bile tartışılır hale gelmiştir.

Kısacası, küresel (ulus-ötesi) şirketlerin birinci düşmanı ulus-devlettir. Türkiye de bir ulus-devlet olduğuna göre ona da düşmandırlar. Söz konusu tutumlarını bizzat kendileri çekinmeden, açıkça yıllardır her fırsatta ifade ediyorlar, bunun yadsınmaz kanıtlarını aşağıda sunuyorum; hem de bu alanda oldukça eski, ancak hayli ses getirmiş bir yapıttan[i].

III) Küresel şirketler dünyayı tek bir ekonomik birim olarak görürler. Nihaî hedefleri, üretimi dünya çapında bütünleştirerek kapitalizmin eski rüyası olan Tek-Büyük-Pazar’ı gerçekleştirmektir. Bu kozmopolit projenin karşısında, onlara göre tek bir engel vardır: Geleneksel Milliyetçilik, onun eseri olan Ulus-Devlet!  Dünyanın önde gelen şirket yöneticileri, bir zamanlar Sanayi Devrimi’nin analığını yapmış olan Ulus-Devlet’i artık “küresel gelişme”nin baş engeli olarak görmektedir. Onların “küresel gelişme”den anladıkları da her şeyi ile kendi ellerine geçmiş, yalnızca kendilerinin hükmettiği bir dünyadır.

Küresel şirketlerin yöneticileri küresel planlama bakımından, siyaset adamlarından çok ileride olduklarına inanırlar. Onlara göre ulus-devletlerin modası geçmiştir. Bu devletlerde köklü değişiklikler yapılmadıkça,  bütünleşik bir dünya ekonomisi kurulamaz. Çünkü siyasî yöneticiler birer tutsaktır, mekânın tutsağıdır. Bir ülkede bir belediye başkanı ne kadar küresel proje yaparsa yapsın, meslekî faaliyeti yine de kendi bölgesinde olup bitene bağlı kalacak, onunla sınırlı olacaktır. Ulusal yöneticiler de öyledir, onlar da, aynı sebep yüzünden benzeri bir dar görüşlülük içindedir dâima. Ulusal egemenlik konusunda kıskançtırlar ve ülkelerinde olup bitenler hakkında karar verme yetkisinden vazgeçmek bir yana, onu paylaşmak bile istemezler. Küresel şirket yöneticilerinin ulus-devlet karşısındaki tutumu genel olarak böyle. Şimdi, aynı yöneticilerden bazılarının Ulus-Devlet’e yönelttikleri, düşmanlık duygularını ele veren somut eleştirilere geçiyorum.

-First National City Corporation’ın Başkanı William I. Spencer: Ulus-Devletlerin siyasal sınırları çağdaş siyasetin amaç ve alanını belirlemek için çok dar ve sıkışıktır.

-George Ball: Küresel şirketin plan ve eylemleri, dünyanın siyasal düşüncelerinin çok ilerisindedir. Ulus-Devlet çok eski moda bir düşünce olarak bugünkü karmaşık dünyamıza iyi uymamaktadır.

- Pfizer’in başkanı John J. Powers: Gerçek bir dünya ekonomisi hiç de idealist bir hayal değildir. Kendi teknolojimiz gereği oynamak zorunda olduğumuz bir roldür bu. Bize gerekli olan, küresel şirketin getireceklerini açıklayacak “eylemci düşünürler”dir.

-IBM’den Maisonrouge: Dünyanın politik yapılarının zamanı, tamamen geçmiştir. En azından bir yüzyıldır değişiklik geçirmediklerinden, teknolojik gelişmeyle uyum içinde olmaktan çıkmışlardır. Zamanımızın kritik sorunu, ulus devletlerin bağımsızlığı ile kaynakların küresel ölçüde optimumlaştırılması arasındaki çatışmadır. IBM “yıkılsın sınır duvarları” ilkesini benimser.

-Business International’ın 1967 yılı Araştırma Raporu’ndan: Ulus-devletin zamanı geçmektedir. Yarın, onun gibi özü itibariyle ulusal kalan şirket de anlamını yitirecektir.

- Nixon’un danışmanlarından, Litton Industries’nin eski başkanı Roy Ash: Küresel şirket geleceğin fikridir. Hiçbir şey zamanı gelmiş bir fikri durduramaz. Üzerinde sınır olmayan bir dünya öngörüsü, satılması gereken en önemli bir maldır.

-En büyük dünya şirketlerinden Unilever’in başkanı: Ulus devlet sönüp gitmeyecek, ona olumlu bir rol bulmalı.

-Chase Manhattan Bankası Yönetim Kurulu Başkanı David Rockefeller: Zamanı gelmiş bir fikri kavramaktan âciz kafalarda kıpırdaşan, dev şirketler hakkındaki kuşkuları dağıtacak kitlesel bir kamu ilişkileri kampanyası başlatılmalıdır. Küresel şirketlerin, araya ulus-devletler girmeden dünya üzerinde mal, sermaye ve teknoloji hareketlerinde neden daha özgür olmaları gerektiğini açıklayacak bir “anlayış seferberliği”ne ihtiyaç vardır. Ama böyle bir haçlı seferi kamu ilişkileri alanında yüzyılın kampanyasını gerektirecektir. “Tek Bir Dünya” mantığı birçok kişiye o kadar açık gelmeyebilir. Çünkü 20. Yüzyıl bir milliyetçilik çağıydı. Tarihte başka hiçbir düşünce yoktur ki uğrunda daha çok insan ölmüş olsun. Ulusal kişilik uğruna süregelen savaş, zamanımızın birleştirici siyasal temasıdır. Almanya, İtalya ve Japonya’nın  emperyalist mimarları; kurtuluş hareketlerinin gerilla liderleri Tito, Ho, Castro ve henüz Afrika’yı koloni egemenliğinden kurtarmak için savaşanlar, hep milliyetçiliğin gücüyle beslenmiştir.  

IV) Küresel şirket yöneticilerinin Ulus-Devlet’e yönelttikleri eleştirileri öğrendik. Toparlarsak bu eleştiriler şunlar: Ulus devlet çağdaş siyaset bakımından dar bir birim, eskimiş bir düşüncedir, zamanı geçmiştir, bugünkü dünya ile, teknolojik gelişme ile, iktisadın temel ilkesi olan optimumlaştırma ile uyumsuzdur. Ulus-devlete yeni bir rol biçilmesi gerekmektedir.

Bu eleştirilerin, bence hiçbir kıymeti harbiyesi yoktur, çünkü evrensel değildir, bilimsel değildir. Şu sebeple ki küresel şirket yöneticileri yorumlarını tamamıyla kendi çıkarları açısından yapıyorlar. Örneğin ulus-devleti modası geçmiş saymaları ulus-devlet modeli işlerine gelmediğindendir; “optimumlaştırma”dan anladıkları, ekonomik kaynakların kendi ellerine geçmesi, kendilerinin kullanıp büyük kârlar elde etmeleridir. Türkiye gibi dünyanın kahir çoğunluğunu oluşturan ülkelerin bugünü ve geleceği onları asla ilgilendirmiyor. İsterler ki küresel planlarına, sessiz işgallerine bu ülkeler uysal bir şekilde boyun eğsinler. Tabiî nihaî amaçlarını herkese hoş görünen, insanî, gayet bilimsel kılıflar içinde sunmaktan da geri durmuyorlar. Ne yazıktır ki bu yolda başarısız oldukları da söylenemez; tabiî başlıca yardımcıları olan “kirli bilim”, dağıttıkları para, yoksul ülkelerdeki politikacı, iş adamı, akademisyen ve diğer işbirlikçi kadrolar sayesinde…

-Küresel şirket yöneticileri milliyetçiliğe “insan ölümlerine yol açtığı “ iddiasıyla karşı çıkıyorlar ama, tarihte bu cinayetleri öncelikle bizatihî kendi atalarıdır, sömürgeci Batı’dır. Öyleyse halklarını sömürgeci saldırganlara karşı savunan kahramanların değil, asıl kendi atalarının adlarını saymaları gerekir.

-“Ulus-devletin modası geçti” diyorlar. Hayır, kesinlikle yalandır, bir saptırmacadır bu. Ulus devlet kendileri için geçmiş olabilir; dünyanın büyük çoğunluğunu oluşturan yoksul ülkeler için değil! Türkiye gibi ülkeler için ulus-devlet modeli hâlâ çok moderndir, gereklidir, vazgeçilmezdir. Çünkü Derin-Merkez’in talanlarına karşı en iyi savunma aracı ulus-devlettir.

***

Değerli okur, bugün dünyada ve Türkiye’de olup bitenlere bir de yukarda anlattığım gerçeklerin ışığında bak:

-Neden başta Afrika olmak üzere dünyada, Türkiye’de de açlık ve sefalet giderek artıyor, Ortaçağ cehaleti neden ve nasıl yeniden geri döndürüldü? Yoksul ülkelerde sanayileşme niçin ve nasıl durduruldu?

-ABD, İngiltere,… neden el ele verip Irak’ı işgal ettiler? Neden Afganistan’dalar? Neden önüne gelen, Türkiye’yi, “şunu yap, şunu yapma” emirleri yağdırarak aşağılar oldu?

-Neden ülkemizde birtakım güçler; yıllardır Atatürk’e, Türkiye Cumhuriyeti’ne, “Türk birliğinin çelikleşmiş bir ifadesi” olan ordumuza karşı, tarihte görülmemiş bir saldırı, karalama ve iftira kampanyası başlatmış bulunuyor?

 -Neden AKP iktidarı Türkiye’nin geri kalmışlık, işsizlik, yoksulluk, açlık gibi gerçek sorunları dururken, AB açılımı, PKK açılımı, Ermeni açılımı gibi üçüncü derecedeki sorunlarla uğraşıyor?

-Neden ABD’de, AB ülkelerinde Türkiye’yi parçalanmış gösteren haritalar yayınlanıyor, niçin bir  BOP projesinden söz ediliyor, neden Türkiye’nin başbakanı bu Amerikan projesinin eşbaşkanı?

-Neden AKP hükümeti sıraya giren her ülkeye ödünler vermek zorunda kalıyor? Neden Kıbrıs’ta çözüm Türkiye’nin stratejik çıkarları aleyhine gerçekleşiyor?

-Türkiye neden ve hangi güçlerin enerji koridoru haline getiriliyor?

Eğer küresel şirketlerin, hedef tahtasına neden ulus devletleri koymuş olduğunu iyi anlarsan, ey okur, bu soruların yanıtlarını da kolay verirsin.



[i] Richard J. BARNET ve Ranald E. Müller, Evrensel Soygun: Çokuluslu Şirketlerin Gücü, (Çev. Osman Deniztekin), İstanbul,1976. 
 
Yazı Kategorileri
Son Yazılar
En Çok Okunanlar
Diğerleri
Okuduğum Yazarlardan
Sis Çanı
.
Bestelerim
   
designed by allmambo.com