ANA SAYFA
Giriş Formu





Kayıp Parola?
Hesabınız yok mu? Kayıt Ol
Ana Menü
Anketler
Türkiye Avrupa Birliğine Girmeli mi?
 
Abdullah Gül'ün, Cumhurbaşkanlığı görevini tarafsız olarak yerine getirdiğine inanıyor musunuz?
 
AKP hükümetinin Kürt açılımını destekliyor musunuz?
 
Kimler Sitede
İstatistikler
Üyeler: 89
Haberler: 507
Web Bağlantıları: 6
Ziyaretçiler: 271962
Uyarı

BU SİTENİN YAZILARINDAN KAYNAK GÖSTERMEK KOŞULUYLA ALINTI YAPILABİLİR.

*TÜRK KADININA BİR MESAJ
Yazar Cihan Dura   
Salı, 16 Aralık 2008

SSample Imageultana, El Suud hanedanından bir prensestir. Bir belgesel romanda (Sasson,1995), şeriat boyunduruğundaki Suudi kadınının bir portresini çizer. Bu, gerçekte tüm dünya kadınlarına, dolayısiyle Türk kadınlarına bir uyarı ya da bir imdat mesajıdır.

Mesajına, “sonsuz zenginliğine, modern altyapısına ve en gelişmiş kamu hizmetlerine rağmen, ülkesinin kadın karşısındaki tutumunun, bin yıldır hiç değişmemiş, olduğunu”  belirterek başlıyor. Özgür doğan kadın, bu ülkede görünmez zincirlere vurulmuştur. İtilip kakılan, ikinci sınıf bir vatandaştır. Karanlık çağlardan kalma eski kötü gelenekler arasında, yaşamı bir korku sürecine indirgenmiştir. Kara bir peçenin ardına gömülmüş olarak, ataerkil ve hoşgörüsüz bir toplum tarafından sımsıkı denetlenmektedir. Kendisine dayatılan yaşam kurallarını sorgulayamaz. Çünkü kraliyet ailesinden bile olsa, söz hakkı yoktur.

Toplum, bütünüyle bir erkekler toplumudur. Her şey onlar içindir. Erkeklerin kız değil de bir erkek evlâdı sahibi olmak için, yapmayacakları hiçbir şey yoktur. Çünkü Suudi Arabistan'da, oğlu olmayan bir adam küçümsenir. Kadınlara hükmetmek ve onları yönetmek zorundadır; aksi halde çevresi tarafından aşağılanacaktır. Kadınlar üzerindeki baskıyı, aslında kendi statülerini korumak için sürdürürler. Dişiyi koruma eğilimi, sevgiden değil, erkeklik gururundan kaynaklanır. Ona göre kadın bir eşten çok, bir köledir; yalnızca “erkeğine hizmet etmek, zevkini tatmin etmek ve ona çocuk doğurmak için yaratılmıştır.”

Bir Suudi erkeğinin sözü, aile içinde kanundur. Erkek her zaman haklıdır. Karıları ve çocukları ancak onun izniyle yaşamlarını sürdürebilir. Birden fazla kadınla evlenebilir. Gecelerini sırasıyla paylaştığı karılarını görmeye gitmemeyi, bir cezalandırma yolu olarak kullanır. Karısını gerekli görünce boşayabilir. Kadının, kendi isteğiyle boşanması ise çok zordur. Suudi toplumu, bir evlilik boşanmayla sonuçlanmışsa, her işte olduğu gibi, suçu hep kadına yükler. Bir erkek, karısını veya kızını "uygunsuz davranış" iddiasıyla kamçılanmaya, ölüm cezasına ya da ölünceye değin karanlık bir odada yaşamaya mahkûm edebilir. "Mutavva" denilen din adamları da böyle birini, Peygamber'in emrine gösterdiği bağlılıktan dolayı kutlar.

Erkek çocuklara, en küçük yaşlarından itibaren, "kadınların az değerli" yaratıklar olduğu düşüncesi aşılanır. Onların yerleri evleridir; dünyadaki bütün kötülükler onlardan kaynaklanmıştır. Çocuk, babasının, anne ve ablalarına sergilediği saygısız tutumu görerek büyür. Sonuçta o da ilerde bütün kadınları hor görecektir. Evlendiği kadın da onun gözünde bir eş değil, bir köleden, taşınabilir bir mülkten ibaret olacaktır.

Kadının kişiliği yok edilmiş, toplumsal yaşamdan bütünüyle silinmiştir. Babası ilgilenmez, ağabeyi hor görür, kocası kötü muamele eder. Dünyaya gelen bir kız çocuğu, çevresine yalnız üzüntü ve utanç verir. Erkek çocukların doğumları aile veya kabile kayıtlarına geçerken, kızlar için bu işleme gerek duyulmaz. Ölümleri resmi nüfus kayıtlarına geçirilmez. Söz ve davranışları ciddiye alınmaz, değersiz bulunur.

Kızlar âdet görmeye başlayınca, peçe takmak ve çarşafa bürünmek zorundadır. Artık baba ve ağabeyi dışında herhangi bir erkekle kesinlikle bir arada bulunamaz. Kara peçe ve çarşaf kişiliğini ezer, ruhunu karartır. Zoraki üniformasının altında soluğu kesilir, dünyayı bu kalın perde ardında seçmeye çalışır. Yalnızca gözlerini açıkta bırakabilmek için, dünyaları bile vermeye hazırdır. Tepkisini çarşafların altında giydiği daracık, açık saçık giysilerle gösterir. Yaşantısı sıkıcı ve renksiz, neredeyse bir manastır hayatıdır. Ne gidecek yeri, ne yapacak işi vardır. Yaşamı, beklemekle geçer: Önce evlenmeyi, sonra sırasıyla çocuk doğurmayı, torun sahibi olmayı, sonunda yaşlanmayı bekler. Arka arkaya durmadan doğurur; büyük bir gerilim içinde hep bir erkek çocuk bekler. Çünkü bir erkek evlada karşı duyulan istek konusunda, dünyada hiçbir ulus, Araplarla yarışamaz.

Kadınların çoğu yalnızca Kur'an okumasını ve Peygamber'in sözlerini öğrenir; başka bir eğitim görmez. Toplantılarının biricik konusu erkekler, çocuklar ve cinselliktir. Çok ilkel ve acımasız bir gelenek de kadınların sünnet edilmesidir. Bu korkunç uygulama kadına çok acı çektirir, sağlık ve cinsel yaşam bakımından son derecede kötü sonuçlar doğurur. Başlık parası yoluyla, mal gibi alınıp satılır. Bir kız çocuğu 12-15 yaşlarında, hem de hiç tanımadığı, babasından daha yaşlı bir ihtiyarla evlendirilebilir! Söz kesilse, düğün tarihi kararlaştırılmış olsa bile, bir kızın, evleneceği adamla tanışabilmesi çok enderdir. Müslüman olmayan birine bağlanması günah sayılır ve bunun bedelini en ağır biçimde öder. Ne var ki böyle bir ilişki Müslüman erkeklere serbesttir! 

Bir kadının koca sözünün dışına çıkması olanaklı değildir. Onun ezici egemenliğine kayıtsız koşulsuz boyun eğmekle yükümlüdür. Savunmasızdır, istencini özgürce kullanamaz. Bir yolculuğa bile, ancak erkeğin yazılı izniyle çıkabilir. Biraz açıkça bir giysi giyen kadın ya dövülür, ya da üzerine boya püskürtülür. Nikâhsız cinsel ilişkinin bütün suçu kadının omuzlarına yüklenir. Câmilere bile girmesi yasaklanmıştır. Tanıklığına değer verilmez. Bir erkek çocuk araba kullanabilir, ancak bir kadın kullanamaz. Kadın eğer zeki ise, bu ona ancak mutsuzluk getirir; çünkü aklını hiçbir konuda kullanması mümkün değildir.

Bu ilkel gelenekler kadının psikolojisi üzerinde son derecede olumsuz etkiler yapar. Kadın kişisel özgürlüklerine susamış, nefret ettiği geleneksel baskılardan bıkmış, usanmıştır. Törelere karşı içindeki tiksinti gittikçe kabarır. Aşağı konumundan gizli gizli utanç duyar. Geleceğini hep korkuyla düşünür; çekingen, kararsız, umutsuz ve çâresizdir. Yalnızlığı ve ezilmişliği, onu erkekten korkutur; babadan, ağabeyden, kocadan nefret ettirebilir. Bazen onların iki yüzlü, bencil ve aşağılık olduğunu düşünür. Boşanmanın kadın üzerinde bıraktığı yara derindir: Toplumsal ilişkileri, ruhsal yapısı ve geçinmesi bakımından büyük sarsıntılara uğrar. Kendine destek olacak bir yakını yoksa, sonu gelmiş demektir. Çünkü bekâr bir kadının yalnız yaşaması olanaklı değildir. Özgürlüğün tatlı kokusunu, ancak yurt dışına çıkmışsa duyabilir. Yüzünü açabilme, araba kullanma ve çalışma özgürlüğü gibi en basit özgürlükler bile ona erişilmez bir hayal gibi gelir. Bunlara sahip olan dünya kadınlarına imrenir.

Çevrelerindeki bunca mutsuz kadın arasında, kuşkusuz Arap erkekleri de mutsuzdur. Tatminsizliklerine, ardı ardına yeni kadınlarla evlenerek, metres üstüne metres tutarak çözüm ararlar. Kadınlarla bir araya gelmelerinin engellenmiş olması, onları yabancı kadınlarla ilgilenmeye yöneltir. Bunlar hayat kadınları olabilir; hatta para karşılığında sağladıkları daha on yaşına varmamış kız çocukları, Asyalı hizmetçiler olabilir. Aynı amaçla Tayland'a, Filipinler'e seferler düzenlerler. Ülkede sinema, tiyatro, kulüp, kadınlı-erkekli yemek yenebilecek restoranlar yoktur. Bütün yasaklamalara karşın, alkol ve uyuşturucu boldur. Kimi prensler ya alkol ya da uyuşturucu bağımlısıdır. Soylular kendilerini Peygamber'in öğretisinin üstünde görür. Toplum aşırı bir lüks tutkusuna kapılmıştır. Bir Suudi prensi karıları ve sayısız metresleriyle zevk ve sefa içinde yaşar.

Bununla birlikte Suudi kadını, yüzyıllardır çektiği bütün bu eziyetlere karşın, umutsuz değildir: Çağdaşlaşma ergeç kendi ülkesine de gelecektir. Köktendincilerin bütün direnmelerine karşın, ilkel gelenekler, "kutsal inançlar" da yeniliğe açılacaktır. Kadın; her insanın doğuştan hakkı olan kişisel özgürlüğüne kavuşacak, onurlu bir yaşam sürecek, temel haklarına kavuşacaktır. Dünya birgün Suudi kadınının çilesini duyacak, onun yardımına koşacaktır.

Ey Türk kadını! Senin Türkiye Cumhuriyeti'nde kavuştuğun değerin ve özgürlüklerin binde birini düşünde bile göremeyen Prenses Sultana'nın sana duyurmak istediği çığlık ve mesaj budur. Bunun anlamı üzerinde çok düşün! Dünyada bir tek kadın var mıdır ki gönüllü olarak böyle bir cehennemde yaşasın? Aralarında hiçbir esaslı fark olmadığı halde insanların yarısını toptan yüceltip öbür yarısını toptan aşağılayan, kadının ortak ve kendine özgü yeteneklerini yüzyıllardır insafsızca harcayan bir düzen, tanrısal kaynaklı olabilir mi? Eski Babil, İran, Yahudi, Yunan, Roma törelerinde, Ortaçağ geleneklerinde yer alan, günümüzde birçok uygar ülkeden sürülüp çıkarılan bu saçmalıkları inancına nasıl konu yapabilirsin? Bu acımasız düzenin bir sömürü düzeni, erkek bencilliğinin ve tarihin bir ürünü olduğunu fark etmiyor musun? Anlıyorsun ki senin o tertemiz alnını, güçlü elleriyle, yerlerden kaldırıp göklere yükselten Büyük Aydınlanmacı'ya, Atatürk'e sen, biz erkeklerden çok daha fazla şükran ve minnet borçlusun.

Anlıyorsun ki seni o sömürü ve zulüm düzenine yeniden çekmek isteyenlerin hortladığı şu karanlık dönemde, O’na ve devrimlerine biz bir sahip çıkarsak, sen bin sahip çıkmalısın!

Sen bizden de çok Atatürkçü olmalısın!

Kaynak: Cihan Dura, Atatürk Devrimi Yarım Kaldı, Kayseri, 2000, ss.212-215

 
Yazı Kategorileri
Son Yazılar
En Çok Okunanlar
Diğerleri
Okuduğum Yazarlardan
Sis Çanı
.
Bestelerim
   
designed by allmambo.com